Kadınlar toplu tecavüze uğrayarak, işkence görerek, öldürülerek, evlat ve eş acısı çekerek savaşların en iğrenç uygulamalarına maruz kalıyor, en onulmaz acılarıyla karşılaşıyorlar.
Savaşlardaki toplu tecavüz olaylarını konu alan araştırmalarda, kitlesel tecavüzün, çoğunlukla askeri üstünlük sağlamış tarafın, saldırgan ırkçı dürtülerle zaferlerini ilan etmenin ve karşı tarafı aşağılamanın bir ifadesi olarak gerçekleştirildiği belirtiliyor.
Bosna'da ki savaşa vicdani retçilerle birlikte direnen ve kadınlar icin kurulan SOS hattında çalışan Stasa Zajovic, Türk insan haklari savucularına aktardığı gözlemlerinde, Sırp askerlerinin yalnızca Müslüman ve Hırvat kadınlarına değil, Sırp kadınlarına da tecavüz ettiklerini belirtti. Zajovic'in anlattıklarından bir bölum özetle şöyle:
"Sırplar önce 'düşmanlarının' kadınlarına tecavüz ettiler. Bu yetmeyince kendi milletinin kadınlarına yöneldiler. Ancak, tecavüzü sadece askerler yapmadı; Sırp ve Müslüman komşular kavga bile etmeden yıllarca birlikte yaşarken, Sırp ordusunun zafer haberleri gelmeye başlayınca, sivil erkekler de komşuları olan Müslüman kadınların evlerine zorla girip tecavüz ediyorlardı."
bkz: Comfort women
27 Ağustos 2008 Çarşamba
25 Ağustos 2008 Pazartesi
Rock müziğin 7 hali
yaşıyor musun?
takmaya çalışırken kuyruğunu
birlikte yaptığımız şeytan uçurtmasının
görürdüm çırpınırdı ufacık kalbin.
hatırımdan bile geçmezdi
sana duyduklarımı söylemek.
acaba hala yaşıyor musun?
~Orhan Veli
birlikte yaptığımız şeytan uçurtmasının
görürdüm çırpınırdı ufacık kalbin.
hatırımdan bile geçmezdi
sana duyduklarımı söylemek.
acaba hala yaşıyor musun?
~Orhan Veli
12. sone
Saatler, ben saydıkça geçiyor da peşpeşe,
Nurlu gün, bakıyorum, çirkin geceye göçmüş;
Görüyorum soluyor, yaşlanıyor menekşe,
Kapkara büklümleri kaplıyor apak gümüş.
Yapraksız, çıplak kalmış ulu ağaçlar işte:
Sürüleri sıcaktan korurlardı eskiden.
Yeşil yaz ekiniydi:şimdi devrilmiş de,
Aksakal, salkım saçak, şu arabada giden.
Düşünmeden edemem senin güzelliğini:
Sen de çökersin vaktin yıkıp geçtikleriyle,
Çünkü tatlı ve güzel, her şey harcar kendini,
Yetişen tazeleri görüp koşar ecele.
Kimse karşı koyamaz Zamanın tırpanına,
Kendi soyun direnir O kıyarken canına
Nurlu gün, bakıyorum, çirkin geceye göçmüş;
Görüyorum soluyor, yaşlanıyor menekşe,
Kapkara büklümleri kaplıyor apak gümüş.
Yapraksız, çıplak kalmış ulu ağaçlar işte:
Sürüleri sıcaktan korurlardı eskiden.
Yeşil yaz ekiniydi:şimdi devrilmiş de,
Aksakal, salkım saçak, şu arabada giden.
Düşünmeden edemem senin güzelliğini:
Sen de çökersin vaktin yıkıp geçtikleriyle,
Çünkü tatlı ve güzel, her şey harcar kendini,
Yetişen tazeleri görüp koşar ecele.
Kimse karşı koyamaz Zamanın tırpanına,
Kendi soyun direnir O kıyarken canına
24 Ağustos 2008 Pazar
23 Ağustos 2008 Cumartesi
özgürlük için büyük bir gün
duvarın yıkıldığı gün
attılar kilitleri yere
ve bardaklarımızı kaldırarak,
bir çığlık kopardık gelen özgürlük için
duvarın yıkıldığı gün
aptallar gemisi sonunda oturdu karaya
vaatler aydınlattı geceyi,
uçan kağıt güvercinler gibi
yanımdan ayrıldığını düşledim
hiçbir sıcaklık, gurur bile kalmadı
ve ihtiyacın olduğu halde bana
çok açıktı hiçbir şey yapamayacağım senin için
şimdi yaşam değerini yitiriyor günden güne
dostlar ve komşular çekip gittikçe
ve bir değişim var, pişmanlık duyulsa bile,
geri döndürülemez
şimdi sınırlar yer değiştiriyor
çöl kumları gibi
uluslar yıkarlarken kanlanmış ellerini
sadakatten, tarihten, tonlarında grinin
davulların sesine uyandım
müzik çaldı, sabah güneşi içeri aktı
döndüm ve baktım sana
ve artakalan acının dışında her şey kayıp gitti
kayıp gitti...
Pink Floyd ~ A great day for freedom
attılar kilitleri yere
ve bardaklarımızı kaldırarak,
bir çığlık kopardık gelen özgürlük için
duvarın yıkıldığı gün
aptallar gemisi sonunda oturdu karaya
vaatler aydınlattı geceyi,
uçan kağıt güvercinler gibi
yanımdan ayrıldığını düşledim
hiçbir sıcaklık, gurur bile kalmadı
ve ihtiyacın olduğu halde bana
çok açıktı hiçbir şey yapamayacağım senin için
şimdi yaşam değerini yitiriyor günden güne
dostlar ve komşular çekip gittikçe
ve bir değişim var, pişmanlık duyulsa bile,
geri döndürülemez
şimdi sınırlar yer değiştiriyor
çöl kumları gibi
uluslar yıkarlarken kanlanmış ellerini
sadakatten, tarihten, tonlarında grinin
davulların sesine uyandım
müzik çaldı, sabah güneşi içeri aktı
döndüm ve baktım sana
ve artakalan acının dışında her şey kayıp gitti
kayıp gitti...
Pink Floyd ~ A great day for freedom
gece bitkilerinden
gece bitkilerinden korkuyorum,
hayır, geceleri bitkilerden!
gizlenirken vurulmuş ulaklara ağıttır
bana açtığın her telefon.
iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla değebilen
iki kol.
an ki fıskiyesi sonsuzluğun
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
~Cemal Süreya
hayır, geceleri bitkilerden!
gizlenirken vurulmuş ulaklara ağıttır
bana açtığın her telefon.
iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla değebilen
iki kol.
an ki fıskiyesi sonsuzluğun
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
~Cemal Süreya
11. sone
Gençliğin günden güne kalırken gerilerde
Bir yavru yaratırsan alsın diye yerini,
Dinçken hayat verirsen o körpe can ilerde
Senden göçen gençliğe varıp yaşatır seni.
Böyle sürecek akıl, güzellik ve başarı;
Yoksa cinnet, yaşlanmak, çürümek yer altında:
Hiç kimse düşünmese gelecek kuşakları,
İnsanlık sona erip giderdi üç batında.
Dünya çoğaltmak için doğmayanlarla dolu,
Kaknem, kakavan, kaba: kısırlıktan bitsinler;
Yaradan vermiş sana en iyiyi, en bolu,
Bu cömert armağana cömertçe karşılık ver.
Seni kendine mühür yapmış, bunu böyle bil:
Sen de eşler yap diye, ölüp git diye değil.
Bir yavru yaratırsan alsın diye yerini,
Dinçken hayat verirsen o körpe can ilerde
Senden göçen gençliğe varıp yaşatır seni.
Böyle sürecek akıl, güzellik ve başarı;
Yoksa cinnet, yaşlanmak, çürümek yer altında:
Hiç kimse düşünmese gelecek kuşakları,
İnsanlık sona erip giderdi üç batında.
Dünya çoğaltmak için doğmayanlarla dolu,
Kaknem, kakavan, kaba: kısırlıktan bitsinler;
Yaradan vermiş sana en iyiyi, en bolu,
Bu cömert armağana cömertçe karşılık ver.
Seni kendine mühür yapmış, bunu böyle bil:
Sen de eşler yap diye, ölüp git diye değil.
22 Ağustos 2008 Cuma
ayak takımı
yunan’dan gelmiş,
aç öğrenmeye
heykel okuyormuş st martin’de
orada ilişti zaten gözüme
o deyince, ‘pederim bol paralı’
rom soyledim ben de kolalı
‘pek güzel’ dedi önce
ekledi 30 saniye geçince:
‘ayak takımı gibi yaşamak istiyorum,
onlar gibi davranmak,
onlarla yatmak istiyorum,
seninle mesela’
ne yapabilirdim ki
dedim, ‘bakarız çaresine’
oradan doğruca süpermarkete
lafa girmek icap etti
dedim, ‘farz et ki çulsuzun tekisin’
dedi, ‘fena halde komiksin’
dedim, ‘ya? neden kimse gülmüyor o zaman?
’‘emin misin ayak takımı gibi yaşamak istediğinden
onların gördüğünü görmek
onlarla yatmak istediğinden
benim gibi ayak takımının hasıyla mesela’
anlamadı ama
elimi tuttu ve gülümsedi bana
dükkan üstü bir ev tut
kazıt saçlarını ve bir iş bul
cigara tüttür, bilardo oyna
farzet ki hiç gitmedin okula
ama anlamazsın yine de
gece yatağa uzanıp da
duvardaki hamamböceğini gördüğünde
bir telefon cici babaya
hızır gibi yetişir o anında
olamazsın asla ayak takımı gibi
yapamazsın onların yaptığını
kaybedemezsin onlar gibi
göremezsin asla kayarken hayatını
ve dans et, iç, sikiş
yok çünkü başka yapacak iş
katıl ayak takımının şarkısına
katıl belki anlarsın
katıl katıla katıla gülmelerine
güldükleri sen olsan da
senin salaklıkların olsa da
çünkü cool olduğunu sanıyorsun zavallılığın
pinekleyen uyuz bir köpek gibi
diş göstermeden ısırırlar seni
dikkat et, yiyip bitirirler secereni
çünkü, nefret eder herkes bir turistten
hele de hayatın bir şaka olduğunu düşüneninden
evet evet, banyoda üstünden kazıyacaksın
ucuz pas lekesini
ve hiç anlamayacaksın nasıldır
yaşamak bir hayatı
hiçbir anlamı olmadan
kontrol edemeden
gidecek bir yer olmadan
şaşırtıyor seni böylelerin var olması
ve yanarken böylesine parlaması
ama anlamıyorsun yine de
dükkan üstü bir ev tut
kazıt saçlarını ve bir iş bul
cigara tüttür, bilardo oyna
farzet ki hiç gitmedin okula
ama anlamazsın yine de
gece yatağa uzanıp da
duvardaki hamamböceğini gördüğünde
bir telefon cici babaya
hızır gibi yetişir o anında
olamazsın asla ayak takımı gibi
yapamazsın onların yaptığını
kaybedemezsin onlar gibi
göremezsin asla kayarken hayatını
ve dans et, iç, sikiş
yok çünkü başka yapacak iş
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
aa-aa-ah la la la la... evveeeet.
Pulp ~ Common people
aç öğrenmeye
heykel okuyormuş st martin’de
orada ilişti zaten gözüme
o deyince, ‘pederim bol paralı’
rom soyledim ben de kolalı
‘pek güzel’ dedi önce
ekledi 30 saniye geçince:
‘ayak takımı gibi yaşamak istiyorum,
onlar gibi davranmak,
onlarla yatmak istiyorum,
seninle mesela’
ne yapabilirdim ki
dedim, ‘bakarız çaresine’
oradan doğruca süpermarkete
lafa girmek icap etti
dedim, ‘farz et ki çulsuzun tekisin’
dedi, ‘fena halde komiksin’
dedim, ‘ya? neden kimse gülmüyor o zaman?
’‘emin misin ayak takımı gibi yaşamak istediğinden
onların gördüğünü görmek
onlarla yatmak istediğinden
benim gibi ayak takımının hasıyla mesela’
anlamadı ama
elimi tuttu ve gülümsedi bana
dükkan üstü bir ev tut
kazıt saçlarını ve bir iş bul
cigara tüttür, bilardo oyna
farzet ki hiç gitmedin okula
ama anlamazsın yine de
gece yatağa uzanıp da
duvardaki hamamböceğini gördüğünde
bir telefon cici babaya
hızır gibi yetişir o anında
olamazsın asla ayak takımı gibi
yapamazsın onların yaptığını
kaybedemezsin onlar gibi
göremezsin asla kayarken hayatını
ve dans et, iç, sikiş
yok çünkü başka yapacak iş
katıl ayak takımının şarkısına
katıl belki anlarsın
katıl katıla katıla gülmelerine
güldükleri sen olsan da
senin salaklıkların olsa da
çünkü cool olduğunu sanıyorsun zavallılığın
pinekleyen uyuz bir köpek gibi
diş göstermeden ısırırlar seni
dikkat et, yiyip bitirirler secereni
çünkü, nefret eder herkes bir turistten
hele de hayatın bir şaka olduğunu düşüneninden
evet evet, banyoda üstünden kazıyacaksın
ucuz pas lekesini
ve hiç anlamayacaksın nasıldır
yaşamak bir hayatı
hiçbir anlamı olmadan
kontrol edemeden
gidecek bir yer olmadan
şaşırtıyor seni böylelerin var olması
ve yanarken böylesine parlaması
ama anlamıyorsun yine de
dükkan üstü bir ev tut
kazıt saçlarını ve bir iş bul
cigara tüttür, bilardo oyna
farzet ki hiç gitmedin okula
ama anlamazsın yine de
gece yatağa uzanıp da
duvardaki hamamböceğini gördüğünde
bir telefon cici babaya
hızır gibi yetişir o anında
olamazsın asla ayak takımı gibi
yapamazsın onların yaptığını
kaybedemezsin onlar gibi
göremezsin asla kayarken hayatını
ve dans et, iç, sikiş
yok çünkü başka yapacak iş
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
senin gibi ayak takımından biriyle olmak istiyorum
aa-aa-ah la la la la... evveeeet.
Pulp ~ Common people
salo ya da sodomun 120 günü

Yönetmen: Pier Paolo Pasolini
Senaryo yazarı: Pier Paolo Pasolini
Uyarlama: Marquis de Sade Les 120 journées de Sodome ou l'école du libertinage(roman)
Oyuncular: Paolo Bonacelli, Giorgio Cataldi, Umberto Paolo Quintavalle, Aldo Valletti
Yapım yılı: 1975
Film gösterime girdiği tarihten bu yana içerdiği görsel şiddet ve sadizmin dozu nedeni ile hep tartışma yaratmış ve bugüne kadar yapılmış en rahatsız edici film olarak nitelendirilmiştir. Birçok ülkede gösterilmesi bugün bile yasaktır. Film gösterime girmeden kısa bir süre önce yönetmeni Pasolini sevgilisi tarafından öldürülmüştür..
Filmde 2.Dünya Savaşı'nın son günlerinde Faşist İtalya'da çöküşün eşiğindeki dört varlıklı seçkin ailenin, genç kız ve erkekleri şatolarında tutsak ederek 120 gün boyunca onlara fiziksel, ruhsal ve cinsel işkence uygulamaları anlatılmaktadır.
**
+18 yaş sınırı koymak istiyorum aksi halde filmi izledikten sonra hayatınızda hiç bir şey eskisi gibi olmayabilir.
tehlikeli oyunlar

"sokağa nasıl çıkılacağını bilmem mesela. bende hayat bilgisi zayıf albayım. bilge bunları bilir, bu bakımdan akıllıdır, birlikte olabilseydik insanlık çok yararlanacaktı bundan. yazık oldu.
şimdi yanımda olsaydı böyle üşümezdim albayım; beni bir arabaya bindirirdi hemen. ben bunlara çabuk karar veremem albayım. kararsızlığımla yanımdakilerin canını sıkarım.
hava da çok soğudu albayım, eve dönmek istiyorum. biliyor musunuz, bilge beni evde bekliyormuş gibi geliyor bana. yoksa eve dönmek istemiyorum. beni bekleyen yalnızlığı ve karanlığı istemiyorum. bilgeden akıllı olduğum halde neden bu duruma düştüm acaba? neden herkes benden kaçıyor albayım? yaşamasını bilmiyorum da ondan mı?
bir dakika albayım karşıdan birileri geçiyor. kadını bilgeye benzettim; peki yanındaki erkek kim? değilmiş.."
oğuz atay
21 Ağustos 2008 Perşembe
buhran
çok fazla
çok az
ya da çok geç
çok şişman
çok zayıf
ya da çok kötü
kahkaha
ya da gözyaşı
ya da kusursuz
kayıtsızlık
nefret edenler
sevenler
ellerindeki şarap şişelerini sallayarak
önlerine çıkanları süngüleyip
kadınların ırzına geçen ordular
ya da ucuz bir pansiyon odasında
Marilyn Monroe'nun fotoğrafıyla yaşayan bir ihtiyar
o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
onu saatin kollarının ağır hareketlerinde
bile görebilirsiniz.
o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
onu Vegas'ta, Baltimore'da ya da Münih'te
yanıp sönen neon ışıklarında görebilirsiniz.
insanlar yorgun,
hayat tarafından cezalandırılmış,
ya sevgiyle ya da sevgisizlikle
sakatlanmış.
yeni hükümetlere ihtiyacımız yok
yeni devrimlere ihtiyacımız yok
yeni kadınlara ihtiyacımız yok
yeni yollara ihtiyacımız yok
şevkate ihtiyacımız var.
müşfik davranmıyoruz
birbirimize.
müşfik davranmıyoruz.
korkuyoruz.
nefretin gücü simgelediğini
sanıyoruz.
cezalandırmanın
sevgi olduğunu.
daha az sahte bir eğitim bize gereken
daha az kural
daha az polis
ve daha iyi öğretmenler.
bir odada
bir başına acı çeken
öpülmemiş
dokunulmamış
bir başına bitki sulayan
olsa da çalmayacak
bir telefondan yoksun
insanın dehşetini unutuyoruz.
müşfik davranmıyoruz birbirimize
müşfik davranmıyoruz birbirimize
müşfik davranmıyoruz birbirimize
boncuklar sallanır, bulutlar örter
köpekler gül bahçesine işer
bir çocuğun kafasını koparır cani
dondurma külahından bir ısırık alır gibi
okyanus bir gelip
bir giderken
anlamsız bir ayın esaretinde.
müşfik davranmıyor insanlar birbirine.
Charles Bukowski
çok az
ya da çok geç
çok şişman
çok zayıf
ya da çok kötü
kahkaha
ya da gözyaşı
ya da kusursuz
kayıtsızlık
nefret edenler
sevenler
ellerindeki şarap şişelerini sallayarak
önlerine çıkanları süngüleyip
kadınların ırzına geçen ordular
ya da ucuz bir pansiyon odasında
Marilyn Monroe'nun fotoğrafıyla yaşayan bir ihtiyar
o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
onu saatin kollarının ağır hareketlerinde
bile görebilirsiniz.
o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
onu Vegas'ta, Baltimore'da ya da Münih'te
yanıp sönen neon ışıklarında görebilirsiniz.
insanlar yorgun,
hayat tarafından cezalandırılmış,
ya sevgiyle ya da sevgisizlikle
sakatlanmış.
yeni hükümetlere ihtiyacımız yok
yeni devrimlere ihtiyacımız yok
yeni kadınlara ihtiyacımız yok
yeni yollara ihtiyacımız yok
şevkate ihtiyacımız var.
müşfik davranmıyoruz
birbirimize.
müşfik davranmıyoruz.
korkuyoruz.
nefretin gücü simgelediğini
sanıyoruz.
cezalandırmanın
sevgi olduğunu.
daha az sahte bir eğitim bize gereken
daha az kural
daha az polis
ve daha iyi öğretmenler.
bir odada
bir başına acı çeken
öpülmemiş
dokunulmamış
bir başına bitki sulayan
olsa da çalmayacak
bir telefondan yoksun
insanın dehşetini unutuyoruz.
müşfik davranmıyoruz birbirimize
müşfik davranmıyoruz birbirimize
müşfik davranmıyoruz birbirimize
boncuklar sallanır, bulutlar örter
köpekler gül bahçesine işer
bir çocuğun kafasını koparır cani
dondurma külahından bir ısırık alır gibi
okyanus bir gelip
bir giderken
anlamsız bir ayın esaretinde.
müşfik davranmıyor insanlar birbirine.
Charles Bukowski
20 Ağustos 2008 Çarşamba
Earl Leonard Nelson

(Goril Katil)
“Bana haksızlık edenleri affediyorum”
Namı diğer Goril Katil, Amerikan suç kayıtlarında tarihi bir yeri vardır. Yirminci yüzyılın ilk seri katiliydi. 1926 Şubatında, onu ülkenin bir ucundan diğer ucuna ve oradan da Kanada’ya götürecek on sekiz aylık çılgın bir yolculuğa çıkmıştı. Yol boyunca en az 22 kadını öldürmüştür. Bu elli yıl boyunca kırılamayacak feci bir rekordu.
Nelson henüz bir bebekken ailesi frengiden öldüğünden onu annesinin ailesi büyütmüştü. İçine kapanık tuhaf bir çocuktu. Okula tertemiz kıyafetlerle gider ve paramparça elbiseleriyle bir serseri gibi dönerdi. Bisikletiyle gezerken bir troleybüsün çarpması neticesi kafasına ağır bir darbe aldığında hareketleri iyice tuhaflaştı.
Ergenlik döneminin daha başındayken San Francisco’nun Barbary sahilindeki genelevlerin ve barların müdavimi olmuştu. Ufak tefek hırsızlıklar da yapıyordu. 1915 yılında 18 yaşına yeni girdiğinde hırsızlıktan tutuklanıp iki yıl cezaevinde kaldı. Hapisten çıktığında Amerika 1.Dünya Savaşına girmişti. Earl, Donanmaya yazılmıştı ancak yatağına yatıp vahiy kitabının büyük canavarlarından bahsetmekten başka bir şey yapmadığından bir akıl hastanesine yatırıldı ve savaş bitene kadar orada kaldı.
1919 yılı içerisinde 22 yaşındayken salıverilen Nelson 60 yaşında hiç evlenmemiş bir kadınla tanışıp evlendi ve onun hayatını bir cehenneme çevirdi. Karısının kendisini terk etmesinden 2 ay sonra 12 yaşında bir kız çocuğuna saldırdı ve yakalanarak akıl hastanesine yatırıldı. 1925 yılında buradan çıkınca Ölümcül kariyerine başladı.
San Francisco’dan başlayarak Pasifik sahilinden Seatle’a gitti ve daha sonra doğuya yöneldi. Başlangıçta bulvar gazeteleri ona “Karanlık Boğucu” adını taktılar. Daha sonra “Goril Katil” diye anılmaya başladı. Bu lakap görünüşü nedeniyle değil (aslında çok alelade bir görünümü vardı), daha çok suçlarının vahşiliği nedeniyle takılmıştı. Hedeflerini çoğunlukla gazetelere kiralık oda ilanları veren orta yaşlı veya daha yaşlı kadınlardı. Nelson –istediği zaman çok nazik olabilirdi- evlerine gidip odayı görmek istiyordu. Kurbanlarıyla yalnız kalınca Jekyll/Hyde benzeri bir dönüşüme uğruyordu.
Tipik olarak, kadınları gırtlaklarını sıkarak boğuyor, sonra tecavüz ediyor ve ardından da cesetleri tuhaf yerlere saklıyordu. Kurbanlarından biri, tavan arasındaki bir sandığa konulmuştu. Kimileri de bodrumda kazanın arkasına atılmışlardı. Son kurbanını da dua etmek üzere diz çöken kocası yatağın altında bulmuştu.
Bir düzine şehirde polis alarmdayken, Nelson Kanada’ya geçip cesetlerle dolu yolun sonuna geldi. İki kişiyi daha öldürdükten sonra, Manitoba’da yakalandı. Hapisten kaçmayı başararak büyük bir paniğe ve muazzam bir insan avı başlatılmasına neden oldu. On iki saat sonra tekrar yakalanmıştı bu defa kaçamamak üzere. Birkaç ay sonra Nelson darağacına gönderildi. Son sözleri; “Bana haksızlık edenleri affediyorum” olmuştur.
kısa kısa

* Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, nükleer teknoloji kullanarak kenelerin kökünü kazıyacakmış. Kenelere tek tek uygun dozda radyasyon verilip kısırlaştırılması sağlanacak. Ne kadar dahiyanece. Şimdi hocam bu radyasyon kenenin pipisine mi verilicek? Ya buna bağışıklık kazanırda beni öldürmeyen şey güçlendirir diye nağralar atarak ormanda önüne gelen börtü böceği sikip sikip çoğaltırsa ne olacak?
Hem bi kere Aton Enerjisi Kurumu ne ola? Ben beklerdim ki bu konu yüksek mevkilere aksettirilmesin, Tarım ve Köyişleri bakanlığı, Orman bakanlığı vs hallediversin. :)
* Resimdeki kene değil lan ıstakoz. korkmayın
* Aston Martin, 2.3 milyon dolar fiyatla "Dünyanın en pahalı aracı" ünvanını Bugatti Veyron'dan kapmış. Bi kere ben Bugatti Veyron'a araba demem! Cristiano Ronaldo bile ondan hızlı kaçıyor. (Bkz: ronaldo vs bugatti)Şimdi Aston Martin fan klap açsam da desem ki hafta sonu boğaz turu yapalım, çırçır da piknik yapalım? Hangisi gelecek, ancak taşaklarını tartarlar. Vw Kamlumbağa fan klap öyle mi baba? (bkz: vosfest) Ne kadar çok para o kadar az ruh.
19 Ağustos 2008 Salı
Sokrates'in Savunması

Siz Atina erkekleri, belki de sözlerimin yeterli olmadığını; sizleri ikna edebileceğim sözlerden imtina edişimin davayı kaybetmeme yol açtığını düşünüyorsunuz. Hiç de öyle değil.
Bir yoksunluktan ötürü yenildim, ama bu sözlerin yetersizliği değil, arsızlığın, küstahlığın ve terbizyesizliğin yetersizliğiydi ve ağlayarak, sızlayarak, yakınarak, şikayet ederek ve başka bir çok şey yaparak,onuruma yakışmadığını inandığım şeyleri söyleyerek başkalarından duymaya alışkın olduğunuz, duymaktan hoşlanacağınız şeyleri dile getirmeye razı olmayışımdan ötürü oluşan eksiklikti.
Ayrıca ne daha önce durumumun vehametine bakıp özgür bir erkeğe yakışamayacak şekilde davranmam gerektiğine inandım, ne de şimdi kendimi böyle savunmuş olmaktan pişmanlık duyuyorum; bu tarz savunmayla ölümüme yol açmayı, öteki tarz savunmayla yaşamaya yeğ tutuyorum.
Çünkü ne mahkemenin karşısında, ne savaşta, ne de başka bir yerde insan kendini ölünden kaçmak için her şeyi yapacak duruma getirmemeli. Muharebelerde sık sık,silahlarını atıp kendini kovalayanlara yalvarıp yakaranların canlarını kurtardıkları görülmüştür ve hiç bir eylemden ve sözden kaçınmamayı göze aldıktan sonra her türlü tehlikeden ve ölümden kurtulmanın başka bir yolu bulunmaktadır. Ancak, siz erkekler, zor olan, ölümden kaçınmak değildir; bundan çok daha zor olan, kötülükten kaçınabilmektir, çünkü o, ölümden çok daha hızlı koşar.
Ve şimdi yavaşlamış ve yaşlanmışken, daha yavaş olan tehlike bana yetişti; (benden) daha güçlü ve çevik olan davacılarıma ise hızlı olanı, kötülük yetişti. Ve şimdi çekip gidiyoruz artık: ben sizlerce ölüm cezasına çarptırılarak, sizler ise doğruluk tarafından alçaklık ve adaletsizlikten suçlu bulunarak. Ve ben, aynen sizler gibi (ama farklı nedenlerle), bu hükümden memnunum. Bu böyle sonuçlanmalıydı ve böylesinin iyi olduğuna inanıyourum.
Şimdi size, beni ölüme mahkum etmiş olan sizlere, bir kehanette bulunup bundan sonra ne olacağını bildirmek istiyorum; malum, ben insanların kehanette en yakın oldukları konuma erişmiş bulunuyorum: yani ölüme. Dolayısıyla beni ölüme havale etmiş olan sizleri, ben ölür ölmez, tanrı inandırsın ki, bana verdiğinizden çok daha sert olan bir ceza bekliyor. Bundan sonra hayatınızı yönlendirişinizin hesabını vermekten kurtulacağınızı sandığınız için böyle davrandınız; ama umduğunuzdan bambaşka şeyler gelecek başınıza diyorum size; sizden hesap soracak olan ve şimdiye kadar öne çıkmalarına engel olduğum için hiç bir şey fark etmediğiniz çok kimse gelecek.
Ve ne kadar gençseler o kadar inatçı ve ısrarcı olacaklar ve sizler buna çok daha fazla öfkeleneceksiniz. Doğru yaşamadığınız için insanları öldürerek suçlanmaları önleyebileceğinize inanıyorsanız, yanlış hüküm veriyorsunuz demektir; çünkü bu tarz bir temizlenme gerçekleşmesi tamamen imkansız bir temizlenmedir ve güzel değildir; daha güzel ve kolayı, başkalarını rahatsız etmeyen ve mümkün olduğu kadar iyi olacak şekilde kendini yükselten temizlenmedir. İşte beni mahkum etmiş olan sizlere önceden söyleyeceklerim bunlardır ve sizlere veda ediyorum.
Platon (Eflatun)
aysel git başımdan
aysel git başımdan ben sana göre değilim
olümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim
ya ölmek ustalığını kazanırsın
ya korku biriktirmek yetisini
acılarım iyice bol gelir sana
sevincim bir türlü tutmaz sevincini
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına
aykırı bir yolcuyum dünya geniş
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
sakın başka bir şey getirme aklına
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan seni seviyorum
Attila İlhan
olümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim
ya ölmek ustalığını kazanırsın
ya korku biriktirmek yetisini
acılarım iyice bol gelir sana
sevincim bir türlü tutmaz sevincini
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına
aykırı bir yolcuyum dünya geniş
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
sakın başka bir şey getirme aklına
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan seni seviyorum
Attila İlhan
18 Ağustos 2008 Pazartesi
Acıklı bir manzara değil mi?
...
Hareketsiz durup kendime gelmeye çalışırken o soğuk el bileğimi kavradı, huysuzca salladı ve o çirkin sesi tekrar duydum:
"Kalk! Sana kalk demedim mi?"
"Kimsin sen?" diye sordum.
"Yaşadığım yerde adım yoktur." diye karşılık verdio ses kederle. "Ölümlüydüm, ama şimdi iblisim. Acımasızdım, ama şimdi merhametliyim. Titrediğimi hissediyorsun. Konuşurken dişlerim takırdıyor, ama gecenin -sonsuz gecenin soğuğundan değil. Bu korkunç, dayanılmaz bir şey. Sen nasıl rahat uyuyabiliyorsun? Oysa ızdırap çığlıkları yüzünden benim gözüme uyku girmiyor; dayanamıyorum bu görüntülere. Kalk haydi! Dışarı, geceye çıkalım. Sana mezarları göstereyim. Acıklı bir manzara değil mi? Bak!"
Baktım. Göremediğim ve hala bileğimi tutan kişi bütün mezarların kapaklarının açılmasını sağlamıştı. Her mezardan, çürümüş tüm cesetlerden hafif bir fosfor ışığı yayılıyordu. Böylece mezarların içini tamamen görebiliyordum. Solucanlarla birlikte keder ve sükunet içinde uyuyan o kefenli gövdeleri görüyordum. Ama ah! Gerçekten uyuyanlar öyle azdı ki. Milyonlarcası aslında uyumuyor, büyük bir çabayla kıpırdamaya çalışıyordu. Ortalığa genel ve acıklı bir huzursuzluk havası egemendi. O sayısız mezarın içinden, gömülenlerin giysilerinin iç karartıcı hışırtıları geliyordu. Sakince yatanlardan da birçoğunun mezara kaskatı konulduktan sonra, rahatsız pozisyonlarını az ya da çok değiştirmiş olduklarını gördüm. Bakarken o sesi tekrar işittim:
"Ah! Acıklı bir manzara değil mi, değil mi?" Ama verecek karşılık bulmama fırsat kalmadan, o kişi bileğimi bıraktı, fosfor ışıkları söndü, mezarların kapakları birden çarparak kapandı ve içlerinden çığlıkları yükseldi: "Ah Tanrım! Çok acıklı bir manzara değil mi, değil mi?"
...
(Edgar Allan Poe)
a new machine
ben her zaman burada olacağım
ben her zaman bu gözlerin ardından dışarı bakacağım
yalnızca bir ömür boyu
yalnızca bir ömür boyu
yalnızca bir ömür boyu
Pink Floyd - A new machine
bir çiçek
bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
bir yanlışı düzeltircesine açmış;
gelmiş ta ağzımın kenarında
konuşur durur.
bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
güverteleri uçtan uca orman;
aldım çiçeğimi şurama bastım,
bastım ki yalnızlığımmış.
bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
~Cemal Süreya
bir yanlışı düzeltircesine açmış;
gelmiş ta ağzımın kenarında
konuşur durur.
bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
güverteleri uçtan uca orman;
aldım çiçeğimi şurama bastım,
bastım ki yalnızlığımmış.
bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
~Cemal Süreya
Genç Werther’in Acıları
"yaşamanın bir rüyadan, bir hayalden başka bir şey olmadığını düşünen ilk kişi ben değilim. fakat bu düşünce bir gölge gibi peşimi bırakmıyor. insanların kuvvetleri ve yetenekleri öylesine sınırlı, öylesine küçük bir alan kaplıyor ki ellerinden çok az şey geliyor. dikkat edelim; bütün uğraşmalarımız, bütün çabalarımız yalnız geçimimizi sağlamak ve yaşamak için. yani şu zavallı varlığımızı devam ettirmekten başka bir amacı olmayan ihtiyaçlarımızı karşılamak için didinip duruyoruz. huzurlu olduğumuz zamanlarda bile bu huzur kadere rıza gösterişimizden ileri geliyor.
bizler aynen zindanların duvarlarına gönül ferahlatan, güzel resimler çizen mahkumlara benziyoruz. bunları düşündükçe aklım duruyor. kendime, kendi içime dönüyorum ve orada bir dünya buluyorum. fakat bu dünyada hayat ve hareketten daha çok anlamlı sezişler ve karanlık istekler var. böyle zamanlarda her şey karşımda hiçleşiyor ve ben gülümsüyorum. ne zaman böyle dalsam ve derin derin düşünmeye başlasam daha da derinlere iniyorum. "
~Johann Wolfgang Von Goethe
bizler aynen zindanların duvarlarına gönül ferahlatan, güzel resimler çizen mahkumlara benziyoruz. bunları düşündükçe aklım duruyor. kendime, kendi içime dönüyorum ve orada bir dünya buluyorum. fakat bu dünyada hayat ve hareketten daha çok anlamlı sezişler ve karanlık istekler var. böyle zamanlarda her şey karşımda hiçleşiyor ve ben gülümsüyorum. ne zaman böyle dalsam ve derin derin düşünmeye başlasam daha da derinlere iniyorum. "
~Johann Wolfgang Von Goethe
17 Ağustos 2008 Pazar
şiirin deniz kıyısındaki sesi
kısa kısa

* Obi-Wan Kenobi : Bugün öğrendim ki bu adam efsane Star Wars karakterlerinden biri, Skywalker'ların özel hocasıymış. Bense onu NBA'de oynayan bi oyuncu sanıyordum.
* Bu sıralar fazlası ile değersiz olan zamanımı ntv spor football tycoon oynayarak harcıyorum. Çok basit bi oyun hatta kızlar bile oynayabilir. ft.ntvspor.net adresinden online olarak oynanıyor. Oyuna başlamadan önce gugıldan football tycoon taktikleri diye biraz araştırma yapmanızı öneririm. Sonra teknik direktör puanım ne çabuk bitti diye ağlarsınız.
* Havaalanlarında her yıl 800 binden fazla dizüstü bilgisayar unutuluyormuş. Haftada 900 adetle Londra Heathrow birinciymiş. Baba bize ekmek çıkardı orada. Viktor Navorski edası ile takılırdık oralarda. Bkz: The Terminal
konumlandırmalar
- Piyangoda büyük ikramiyenin bana çıktığını duymuş
muydun?
- Hayır, duymamıştım! Harika... Çok sevindim.
- Önce kocaman bir ev alacağım. Hep isterdim. Sonra
düşlerimdeki o üstü açık arabayı. On güne kadar da Pasifik
adalarına tatile gidiyorum. En büyük özlemimdi. Ha, bu arada
sevdiğim o kızla, düşlerimin prensesiyle evlendim.
- Yine de mutsuz görünüyorsun..
- Düşlerimi satın aldım, ondandır! Biliyor musun, düş
kurmanın sınırsız hovardalığı hiçbir zenginlikle karşılaştırılamaz.
Bilmeni istedim.
Ahmet önel
muydun?
- Hayır, duymamıştım! Harika... Çok sevindim.
- Önce kocaman bir ev alacağım. Hep isterdim. Sonra
düşlerimdeki o üstü açık arabayı. On güne kadar da Pasifik
adalarına tatile gidiyorum. En büyük özlemimdi. Ha, bu arada
sevdiğim o kızla, düşlerimin prensesiyle evlendim.
- Yine de mutsuz görünüyorsun..
- Düşlerimi satın aldım, ondandır! Biliyor musun, düş
kurmanın sınırsız hovardalığı hiçbir zenginlikle karşılaştırılamaz.
Bilmeni istedim.
Ahmet önel
gulag takımadası

stalin konuşmasını yapıyor,
konuşmanın bitmesiyle birlikte bir alkış tufanı kopuyor
alkışlar kesilmiyor bir türlü
kesilmiyor çünkü kimse ilk olmak istemiyor herkes feci halde korkuyor
sonra yaşlı bir adam dayanamıyor, elleri yoruluyor, kesiyor alkışı
ertesi gün adam infaz ediliyor..
aleksandir soljenitsin
a new machine
ben her zaman buradaydım
ben her zaman bu gözlerin ardından dışarıya baktım
sanki bir ömürden daha uzun sürmüş gibi
sanki bir ömürden daha uzun sürmüş gibi
bazen usanırım bu bekleyişten
bazen usanırım burada olmaktan
bu böyle mi oldu her zaman
hiç farklı olabilir miydi peki?
sen hiç usanır mısın bu bekleyişten?
sen hiç usanır mısın orada olmaktan?
kaygılanma, hiç kimse yaşamaz sonsuza dek
hiç kimse yaşamaz sonsuza dek.
Pink Floyd ~ A new machine
ben her zaman bu gözlerin ardından dışarıya baktım
sanki bir ömürden daha uzun sürmüş gibi
sanki bir ömürden daha uzun sürmüş gibi
bazen usanırım bu bekleyişten
bazen usanırım burada olmaktan
bu böyle mi oldu her zaman
hiç farklı olabilir miydi peki?
sen hiç usanır mısın bu bekleyişten?
sen hiç usanır mısın orada olmaktan?
kaygılanma, hiç kimse yaşamaz sonsuza dek
hiç kimse yaşamaz sonsuza dek.
Pink Floyd ~ A new machine
15 Ağustos 2008 Cuma
comfort women
''Askerleri eğlendiriyorlardı''
'Comfort women', yani 'rahatlatan kadınlar' II. Dünya Savaşı sırasında Japonların fuhuşa zorladıkları Asyalı kadınlara verdikleri isim.
Savaşan askerleri eğlendirmek için fuhuş yaptırılan kadınlar, Asya'daki cephelerde açılan genelevlerde çalıştırılıyordu. Uygulamayla, işgal ettikleri bölgelerde kadınlara tecavüz etmelerini mümkün olduğunca önlemek için askerlerin cinsel ihtiyaçlarını bu şekilde gidermeleri amaçlanmıştı.
Kayıtlardan, II. Dünya Savaşı sırasında çok yaygın olan bu uygulamanın II. Dünya Savaşı'ndan önce de Japon ordusu tarafından yapıldığı anlaşılıyor. Önceleri 'profesyonel' Japon fahişeler cephelere götürüldü, ancak bu kadınların birçoğunun hastalıklı olduğu ve hastalıkların askerler arasında hızla yayıldığı görülünce, 'sıradan' kadınlar kaçırılıp fuhuşa zorlanmaya başlandı. Tarihçiler, çoğu çocuk yaşta, 80 bin ile 200 bin kadının bu şekilde fuhuşa zorlandığını tahmin ediyor.
'Comfort women'ların yüzde 80'ini Koreliler oluşturuyordu, fakat Çinli, Tayvanlı, Endonezyalı ve Filipinli kadınlar da seks kölesi olarak çalıştırıldı.
***
'Comfort women'ların yaşadığı dramı konu alan bi film izlemiştim yıllar önce trt1' de, şimdi ismini bile hatırlamıyorum. Nette biraz araştırdım içinde Comfort Women geçen tek film ''A Cry For Justice'' ancak film hakkında hiç bi kaynak bulamadım.
Toplama kamplarındaki kadınlar ölesiye şartlar altında ve öylesine işkencelere maruz kalıyorlardı ki bir çok kadın yaşamını devam ettirebilmek, ilaçlarını düzenli olarak alabilmek, belki yaşıyordur umudu ile ailelerine kavuşabilmek için rahatlatıcı kadın olmayı -aslında bir kere ölmektense her gün ölmeyi- kabul ediyorlardı.
piece of my heart

oh, hadi, hadi, hadi, hadi!
seni dünyadaki tek kız gibi hissetirmedim mi -evet!
sana bir erkeğin verebileceği hemen her şeyi vermedim mi?
canım, biliyosun verdim!
ve her seferinde kendime yeterince çektirdiğimi söylüyorum,
ama sana göstereceğim bebeğim, bazen sert olabilirim.
hadi gel, gel, gel, gel ve al,
al onu!
kalbimin bir parçasını daha al, bebeğim!
oh, oh, kır onu!
kalbimin bir parçasını daha kır, bebeğim, evet.
oh, oh, al onu!
kalbimin bir parçasını daha al, bebeğim,
biliyosun, mutlu olacaksan feda olsun,
evet, gerçekten...
yine dışardasın, çok güzelsin,
ama bebeğim kalbinin derinliklerinde biliyorsun ki bu doğru değil,
asla, asla, asla, asla, asla, asla beni gece ağlarken işitme,
bebeğim ben her an ağlıyorum!
ve her seferinde kendime artık bu ağrıya dayanamadığımı söylüyorum,
ama beni ilk kollarına aldığında, senin için bir kez daha söyleyeceğim şarkımı.
diyeceğim ki, hadi, hadi, hadi, hadi, gel ve al!
al onu!
kalbimin bir parçasını daha al, bebeğim.
oh, oh, kır onu!
kalbimin bir parçasını daha kır, sevdiğim, evet.
oh, oh, al onu!
kalbimin bir parçasını daha al, bebeğim,
biliyorsun aşkım, mutlu olacaksan feda olsun...
~Janis Joplin
Youtube'ye erişemeyen 15 yaşındaki C.Ö. 'nün Telekomünikasyon İletişim Daire Başkanlığı önünde laptop fırlatma eyleminin ardından (fena sallıyorum) bilinçli site sahipleride kişisel web sitelerini ve bloglarını "kapatarak" protestoya destek veriyorlar.
***
Kampanyanın anasayfası haline gelen anafikir.com "Bu siteye erişim kendi kararıyla engellenmiştir," sözleriyle açılıyor. Meşum ve meşhur site kapatılma duyurusunu çağrıştıran bu cümle aslında bir link. Linkin yönlendirdiği sayfada, internet sitesi sahiplerinin kendi ana sayfa kodlarının başına ekleyerek sitelerini "kapatabileceği" ve anafikir.com'un "ortak sansür simülasyonu"na yönlendirebileceği kısa bir kod bulunuyor. Altında ise deneye katılan web sitelerinin adresleri listeleniyor.
14 Ağustos 2008 Perşembe
Hücum ve Polemik
"İnsan başını sıçan kafasından ayıran tek hassa... Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir!
Kollarımız, kuvveti nasıl sinir cümlemizde bulursa, herhangi bir dünya görüşü de, sinir cümlesini fikir öfkesinde ele geçirir. Fikir öfkesi, düşünüş tarzlarının asabî cihazı, manivelâsı, icra müessiridir. Zihin onun sayesinde dinamizmaya kavuşur, yıldırımlaşır, kudrete erer, cansız bir ölçü kalıbı olmaktan kurtulur. Tek kelimeyle fikir öfkesi, kıymet hükümlerimizin hamle ve irade kaynağı... Onsuz fikir, duvarda veya sandıkta, evde veya dükkânda, kalabalıkta veya tenhada, ikide bir ötmekten başka hikmeti olmayan aptal bir guguklu saattir.
Fakat öfkesiz fikir ne kadar acıklı bir manzaraysa, fikirsiz öfke de o nisbette merhamete lâyık bir levha... Ruhî teessürlerini herhangi bir görüş sistemine irca edemeden, rasgele bağıran çağıran, kıran döken, tepinen dövünen bünyelere, haklı olarak hasta der, geçeriz. Harikulâde muvazene, öfkesiz fikirle fikirsiz öfkenin arasında yerini bulan, müşterek bir akıl ve sinir nakiliyetinde...
Bazı kalemlerdeki öfke edası bir takım hantal mizaçların hoşuna gitmiyor. Onlar, ifadede itidal, ruhta rükûdet taraflısı... Böylelerine acımak lâzım. Zira onlar, görülmesi kolay olan öfkeyi görüyorlar da, görülmesi kolay olmayan fikri görmüyorlar. Böylelerine, suyu içilip tanesi bırakılan hoşaf misalini mi hatırlatmalı?... "
(5 Mayıs 1944)
Necip Fazıl Kısakürek
Kollarımız, kuvveti nasıl sinir cümlemizde bulursa, herhangi bir dünya görüşü de, sinir cümlesini fikir öfkesinde ele geçirir. Fikir öfkesi, düşünüş tarzlarının asabî cihazı, manivelâsı, icra müessiridir. Zihin onun sayesinde dinamizmaya kavuşur, yıldırımlaşır, kudrete erer, cansız bir ölçü kalıbı olmaktan kurtulur. Tek kelimeyle fikir öfkesi, kıymet hükümlerimizin hamle ve irade kaynağı... Onsuz fikir, duvarda veya sandıkta, evde veya dükkânda, kalabalıkta veya tenhada, ikide bir ötmekten başka hikmeti olmayan aptal bir guguklu saattir.
Fakat öfkesiz fikir ne kadar acıklı bir manzaraysa, fikirsiz öfke de o nisbette merhamete lâyık bir levha... Ruhî teessürlerini herhangi bir görüş sistemine irca edemeden, rasgele bağıran çağıran, kıran döken, tepinen dövünen bünyelere, haklı olarak hasta der, geçeriz. Harikulâde muvazene, öfkesiz fikirle fikirsiz öfkenin arasında yerini bulan, müşterek bir akıl ve sinir nakiliyetinde...
Bazı kalemlerdeki öfke edası bir takım hantal mizaçların hoşuna gitmiyor. Onlar, ifadede itidal, ruhta rükûdet taraflısı... Böylelerine acımak lâzım. Zira onlar, görülmesi kolay olan öfkeyi görüyorlar da, görülmesi kolay olmayan fikri görmüyorlar. Böylelerine, suyu içilip tanesi bırakılan hoşaf misalini mi hatırlatmalı?... "
(5 Mayıs 1944)
Necip Fazıl Kısakürek
Albert Desalvo
Boston Strangler
1931 -1973
"Ben mi? Ben kadınlara zarar vermem. Ben kadınları severim."
İşe cinsel tacizle başladı. Manken ajansına Model arıyormuş gibi kapı kapı dolaşıp kadınların beden ölçüsünü alır ve bu sırada vücutlarına dokunduğu kadılara cinsel taciz yapıyordu. Bu yüzden kısa bir hapis dönemi geçirmiş ve çıktığında tecavüzcülüğe terfi etmiştir.1960’ların başında New Englan’da yüzlerce kadına saldırdı. Bu sırada yeşil işçi kıyafetleriyle dolaştığı için kendisine ‘Yeşil Adam’ deniyordu.
1962’de lakabı artık ‘Boston Canisi’ idi. O artık 18 ayda 13 kadını vahşice öldüren tatlı dilli bir sadistti. Onun vahşiliği daha çocukluk yıllarında ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir köpek yavrusunu bir kediyle aynı sandığa kapatır ve kedinin, köpeğin gözlerini çıkarmasından zevk alırdı.
Ordudayken evlendi. En vahşi cinayetleri işlediği sırada bile normal bir koca ve baba gibi görünmeyi başarabiliyordu. Onun şeytani bir libidosu vardı. Günde en az 6 kez Seks yapmak istiyordu.
İlk cinayetlerinde tamirci olarak gittiği evlerde tatlı diliyle kandırdığı orta yaşlı kadınları hedef aldı. Onlar tecavüz edip boğduktan sonra, vücutlarını kesiyor, cinsel organlarına şişe ve benzeri maddeler sokuyor ve boğmakta kullandığı naylon kadın çoraplarıyla çenelerinin altına bir çeşit fiyonk yapıyordu. Bu bir çeşit imzaydı.1962’den sonra genç kadınlara yöneldi ve daha da vahşi bir hal aldı. Bir kadını yirmi kez bıçaklıyor, diğerini ise yatağın başucuna dayıyor, boynuna pembe bir fiyonk, cinsel organına süpürge sopası sokuyor ve sol ayağının dibine bir yeni yıl kartı bırakıyordu.
Yakalanma sebebi de ilginç doğrusu. Yine böyle bir kadını evde sıkıştırıp ellerini ayaklarını bağlamış ve eğer ses çıkarırsa onu öldüreceğini söyleyerek tehdit etmiş. Fakat bir süre sonra onu çözüp özür dilemiş ve oradan kaçmış, kadın polisi aramış ve bu vesileyle de yakalanmış duygusal katilimiz.
De Salvo Boston Canisi Cinayetlerinden değil, Yeşil Adam Tecavüzlerinden yakalandı. Eyalet akıl hastanesinde yatarken arkadaşlarına kadınları nasıl boğduğunu anlatmaya başladığında gerçek anlaşıldı. Ancak Boston Canisi cinayetlerinden ceza almadı. Maharetli avukatı F.Lee Bailey onu cinayet suçlamalarından kurtarmayı başarmıştı. Tecavüzlerden ömür boyu hapis cezası aldı. Kasım 1973’te bir mahkum tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
Hakkında Kitap: The Boston Stranger, 1967, Gerold Frank
13 Ağustos 2008 Çarşamba
10. sone
Yazık! hem kıyasıya harcıyorsun kendini,
Hem gönlün yeltenmiyor hiç kimseyi sevmeye.
Biliyorsun, saymakla bitmez sevenler seni,
Ama besbelli sen aşk duymuyorsun kimseye.
Öldüren bir nefrettir yüreğindeki şeytan:
Hiç umurunda değil kazsan kendi kuyunu,
Çekinmezsin güzelim canevini yıkmaktan
Onarmak olmalıyken asıl amacın onu.
Sen tutum değiştir de cayayım düşüncemden,
Yumuşak bir sevgi koy nefret yerine bir yol;
Göründüğün gibi ol: cömert, sıcak, sevecen;
Hiç değilse kendine yumuşak yürekli ol.
Aşkım uğruna bir ‘sen’ daha yarat kendine:
Güzellik onda veya sende yaşasın yine.
Hem gönlün yeltenmiyor hiç kimseyi sevmeye.
Biliyorsun, saymakla bitmez sevenler seni,
Ama besbelli sen aşk duymuyorsun kimseye.
Öldüren bir nefrettir yüreğindeki şeytan:
Hiç umurunda değil kazsan kendi kuyunu,
Çekinmezsin güzelim canevini yıkmaktan
Onarmak olmalıyken asıl amacın onu.
Sen tutum değiştir de cayayım düşüncemden,
Yumuşak bir sevgi koy nefret yerine bir yol;
Göründüğün gibi ol: cömert, sıcak, sevecen;
Hiç değilse kendine yumuşak yürekli ol.
Aşkım uğruna bir ‘sen’ daha yarat kendine:
Güzellik onda veya sende yaşasın yine.
pia
ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutsam pia'nın
ölsem eksizsiz ölürdüm...
~Attila İlhan
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutsam pia'nın
ölsem eksizsiz ölürdüm...
~Attila İlhan
yenileme
zor değildir
kötü bir şiiri yırtıp atmak.
bir zamanlar
iyi olan
ama artık
uyuşturucunun pençesinde
mahvolmuş,
katı ve bölük pörçük
bir şeye dönüşmüş kadından
kurtulmak
çok daha zordur.
nereye gitti
ve neden?
zor değildir
kötü bir şiiri yırtıp atmak
daha iyisini yazabilirsin
muhtemelen.
ama bir insan mahvolduğunda
her zaman bir nedeni var mıdır?
elbette, elbette,
elbette.
ama acısı
hep aynıdır
ve şaka
ölülerin ölmekte olanlara
ölüm dağıttığı
bu kentin
ya da herhangi
bir kentin
en iğrenç şakalarından
biridir.
~Charles Bukowski
kötü bir şiiri yırtıp atmak.
bir zamanlar
iyi olan
ama artık
uyuşturucunun pençesinde
mahvolmuş,
katı ve bölük pörçük
bir şeye dönüşmüş kadından
kurtulmak
çok daha zordur.
nereye gitti
ve neden?
zor değildir
kötü bir şiiri yırtıp atmak
daha iyisini yazabilirsin
muhtemelen.
ama bir insan mahvolduğunda
her zaman bir nedeni var mıdır?
elbette, elbette,
elbette.
ama acısı
hep aynıdır
ve şaka
ölülerin ölmekte olanlara
ölüm dağıttığı
bu kentin
ya da herhangi
bir kentin
en iğrenç şakalarından
biridir.
~Charles Bukowski
12 Ağustos 2008 Salı
Raven

evvel zaman önce ürkünç bir gecede,
eski kitaplardaki yitik hikmeti,
düşünüyordum güçsüz ve bitkin.
başım öne düşmüş, uyumak üzereyken,
nazik vuruşlarla kapı çaldı birden.
"bir misafir" dedim, çalıyor kapımı
"bir misafir, başkası değil."
açık seçik hatırımda, bir aralık günüydü,
yerde bir hayalet gibi şöminenin ışığı.
çaresiz sabahı istedim, kitaplardan diledim
ıstırabın bitişini lenore'u kaybetmenin ıstırabı.
meleklerin lenore dediği o bakire,
nurlu ve eşsiz,
artık ebediyyen isimsiz.
ipeksi mor perdelerin süzgün hışırtısıyla,
garip bir dehşet kapladı, hiç yaşamadığım.
yineleyip durdum yatıştırmak için kalbimi,
"odamın kapısında bekleyen kişi bir misafir,
odamın kapısındaki gecikmiş bir misafir,
başkası değil."
canlandım birdenbire,
daha fazla beklemeden,"bayım" dedim ya da "bayan", affınızı diliyorum.
gerçek şu ki uyukluyordum, usulca kapıya vurdunuz,
usulca geldiniz, kapıma dokundunuz.
emin olamadım işittiğimden.
sonra ardına kadar açtım kapıyı,
karanlıktı, sadece karanlık.
merak ve endişeyle baktım karanlığa uzun uzun,
hiçbir faninin cüret edemediği hayaller içinde.
sessizlik bozulmadı, ne de bir işaret karanlıktan,
orada tek kelime lenore idi, fısıldadığım.
ve karanlıktan yankılandı bir mırıltı:
"lenore,"
sadece bu, başka bir şey değil.
ruhum alevler içinde döndüm odama,
ardından yine bir tıkırtı, daha da şiddetli.
"eminim" dedim "birşeyler var penceremde,"
gidip ne olduğuna bakayım, gizem çözülsün,
kalbim sükun bulsun, bu gizem çözülsün.
rüzgardır, başka bir şey değil.
tam kepengi açacakken, kanat şakırtılarıyla
heybetli bir kuzgun belirdi, kutsal günlerden kalma
hiçbir şey söylemedi, ne bekledi ne durdu
bir saygın kişi edasıyla, kapının üstüne tünedi,
oda kapımın üzerinde, bir pallas büstüne tünedi,
tünedi ve oturdu, sadece bu
cezbederek, takındığı ağır ve şiddetli tavırlarıyla
üzgün ruhumu gülümsetti, çehresi bu siyah kuşun
"sorgucun kırpılmış olsa da" dedim "değilsin namert,
karanlık kıyılardan gelen, korkunç ve gaddar kuzgun.
söyle nedir, cehennemi gecenin kıyılarındaki saygın ismin"
dedi kuzgun "hiçbir zaman"
şaştım bu hantal kuşun konuşmasına böyle açık,
pek anlamlı, pek ilgili olmasa da söylediği;
çünkü hiçbir şanslı insan yoktur, ki biliriz hepimiz
oda kapısının üzerine tünemiş bir kuşla karşılaşsın
kapının üstündeki büste tünemiş bir kuş ya da canavar,
adı "hiçbir zaman" olsun
tek bir söz söyledi o dingin büstteki kuzgun
taştı sanki bütün ruhu o tek kelimeden
ne bir söz ekledi, ne bir tüyü kımıldadı
acıyla mırıldandım:
"diğerleri uçup gittiler, sabah o da terkedecek beni, umutlarım gibi"
dedi kuş "hiçbir zaman"
irkildim tam yerinde söylenen bu sözle,
"şüphesiz" dedim "bu söz, tek sermayesi,
üzgün bir sahipten miras, zalim belaların
şarkıları tek bir nakarata düşünceye dek kovaladığı
umutsuz ve hüzünlü bir ağıt gibi tekrarlanan"
"asla---hiçbir zaman"
kuzgun beni hala cezbedip gülümsetirken,
yöneldim koltuğa, kapının, büstün ve kuşun önündeki
gömülürken koltuğuma, düşünüyordum
eski zamanlardan kalma bu uğursuz kuşun
bu gaddar, hantal, korkunç, ve kasvetli kuşun
neydi kastettiği, derken "hiçbir zaman"
tahmin yürütmeye koyuldum, tek ses etmeden
ateşli gözleriyle sinemi dağlayan kuşa
devam ettim düşünmeye, uzatıp başımı
lambanın aydınlattığı kadife yastığın üzerine
lambanın gözlerini diktiği kadife ve mor yastık ki
ah, "hiçbir zaman" yaslanamayacak o!
sonra görünmez bir tütsünün kokusuyla ağırlaştı hava
yüce meleklerin ayak sesleri çınladı tüylü zeminde.
"ey sefil" diye haykırdım "bir ferahlık verdi sana tanrın;
lenore'un hatıralarından kurtulasın diye bir ilaç,
iç bu iksiri kana kana ve sil lenore'u aklından
"dedi kuzgun "hiçbir zaman"
"kahin" dedim "şeytani birşey!
kahin yine de, kuş ya da iblis;
kışkırtıcı mıydı yoksa bir fırtına mı seni bu sahile atan
kimsesiz ama gözüpek bu afsunlu çöl toprağında
bu perili evde bana gerçeği söyle, yalvarıyorum
var mı günahların ilacı? söyle bana söyle, yalvarıyorum"
dedi kuzgun "hiçbir zaman"
"kahin" dedim "şeytani birşey!
kahin yine de, kuş ya da iblis;
üstümüzde kıvrılan gökler ve yücelttiğimiz tanrı adına
söyle bu hüzünlü ruh, uzaktaki cennette, sarılabilecek mi
meleklerin lenore adını verdiği kutsal bir bakireye
meleklerin lenore dediği o eşsiz, nurlu bakireye
dedi kuzgun "hiçbir zaman"
"bu söz ayrılık imimiz olsun ey kuş, ya da iblis;
dön artık fırtınaya, ve cehennemi kıyılara,
söylediğin yalana nişan tek tüy bırakma.
yalnızlığıma dokunma, terket o büstü,
çek gaganı kalbimden, çek suretini kapımdan"
dedi kuzgun "hiçbir zaman"
uçmuyor kuzgun, oturuyor orada, hala orada
oda kapımın üzerindeki o süzgün büstte
rüya gören bir iblisin bakışı gözlerinde
gölgesi akıyor zemine yüksekteki lambadan
ve bu gölgeden, yerde uzanmış yatan,
yükselecek mi ruhum?
"hiçbir zaman"
~Edgar Allan Poe
9. sone
Bir dulun gözleri yaş dökmesin diye mi sen
Tüketip duruyorsun kendini tek başına?
Ah! ardında hiç çocuk bırakmadan ölürsen
Dünya, dul kalmış kadın gibi yas tutar sana.
Senden dul kaldığında, yaş kurumaz gözünde,
Çünkü senin benzerin gelmeyecek ardından;
Ne var ki başka her dul, çocuğunun yüzünde
Kocasını görür de yeni güç alır ondan.
Savurganların yazık ettiği varlık, ancak
Yer değiştirir, dünya ondan yine zevk alır,
Ama harcanıp giden güzellik son bulacak,
Kullanmadan saklanıp ortadan kalkacaktır.
Kim kendine karşı bu cinayeti işlerse
O insanın gönlünde aşk bulamaz hiç kimse .
Tüketip duruyorsun kendini tek başına?
Ah! ardında hiç çocuk bırakmadan ölürsen
Dünya, dul kalmış kadın gibi yas tutar sana.
Senden dul kaldığında, yaş kurumaz gözünde,
Çünkü senin benzerin gelmeyecek ardından;
Ne var ki başka her dul, çocuğunun yüzünde
Kocasını görür de yeni güç alır ondan.
Savurganların yazık ettiği varlık, ancak
Yer değiştirir, dünya ondan yine zevk alır,
Ama harcanıp giden güzellik son bulacak,
Kullanmadan saklanıp ortadan kalkacaktır.
Kim kendine karşı bu cinayeti işlerse
O insanın gönlünde aşk bulamaz hiç kimse .
11 Ağustos 2008 Pazartesi
10 Ağustos 2008 Pazar
gecede ayak sesleri
her zaman
ayak seslerini duyarız gecede yaklaşan,
ve kapı sırra kadem basar odamızdan,
her zaman,
bulutlar gibi süzülüp giden.
her gece yatağından
senin mavi gölgen mi onu uzaklara götüren?
senin gözlerin ülkelerdir ve ayak sesleri geliyor,
sardı bedenimi kolların
ayak sesleri, ayak sesleri
ah şahrazad
gölgeler niçin kurtuluşumu resmeder?
gelir ayak sesleri girmez içeri.
bir ağaç ol,
görebileyim gölgeni.
bir ay ol,
görebileyim gölgeni.
bir hançer ol,
görebileyim gölgeni gölgemde,
küller içinde bir gül.
her zaman,
ayak seslerini duyarım gecede yaklaşan,
ve sen yerim olursun sürgündeki,
zindanım olursun.
öldürmeye çalış beni
ilk ve son olsun
yaklaşan ayak seslerinle
öldürme beni.
~Mahmud Derviş
ayak seslerini duyarız gecede yaklaşan,
ve kapı sırra kadem basar odamızdan,
her zaman,
bulutlar gibi süzülüp giden.
her gece yatağından
senin mavi gölgen mi onu uzaklara götüren?
senin gözlerin ülkelerdir ve ayak sesleri geliyor,
sardı bedenimi kolların
ayak sesleri, ayak sesleri
ah şahrazad
gölgeler niçin kurtuluşumu resmeder?
gelir ayak sesleri girmez içeri.
bir ağaç ol,
görebileyim gölgeni.
bir ay ol,
görebileyim gölgeni.
bir hançer ol,
görebileyim gölgeni gölgemde,
küller içinde bir gül.
her zaman,
ayak seslerini duyarım gecede yaklaşan,
ve sen yerim olursun sürgündeki,
zindanım olursun.
öldürmeye çalış beni
ilk ve son olsun
yaklaşan ayak seslerinle
öldürme beni.
~Mahmud Derviş
iyi geceler ay

kapıda bir çivi,
keten masa örtüsünün üstünde bir bardak
yerde yemek kırıntıları var
ve televizyon açık
ve her zaman silahlarımla uyurum
sen olmadığın zamanlar
yatağın yanında bir bıçak
ve elimde telefon var
yerde köpek
ve komidinin üstünde biraz para
tek başımayken duruyor rüyalar
ve dayanamıyorum
ne yapmalıyım, küçük bir bebeksem
ve ışıklar sönerse, ve belki
ve rüzgar birden homurdanmaya başlar
kapının dışında, beni eve kadar takip eder
öyleyse, iyi geceler ay
ben güneşi istiyorum
eğer yakında doğmazsa
bitebilir işim
hayır, o kadar çabuk değil,
ben söyleyene kadar
iyi geceler ay
havuzda bir köpekbalığı var
ve ağaçta bir cadı
yaşlı deli bir komşu, ve beni izliyor
koridorda yaklaşan güçlü ve gürültülü ayak sesleri var
yatağın altında bir şey vardı
şimdi çitin arkasında
pencere pervazında büyük siyah bir karga oturuyor
ve bir şey duvarın diğer tarafında duvarı tırmalıyor
ne yapmalıyım, küçük bir bebeksem
ve ışıklar sönerse, ve belki
ve rüzgar birden homurdanmaya başlar
kapının dışında, beni eve kadar takip eder
öyleyse, iyi geceler ay
ben güneşi istiyorum
eğer yakında doğmazsa
bitebilir işim
hayır, o kadar çabuk değil,
ben söyleyene kadar
iyi geceler ay
iyi geceler ay
sen çok yükseklerdesin
beni nasıl kurtarabilirsin
karanlık geldiği zaman buraya
karanlık geldiği zaman buraya
beni götürmek için
uyanıklığın ağzından
yataga yatırıp yüzümü öptüğü
ve elimi yediği zaman
ne yapmalıyım, küçük bir bebeksem
ve ışıklar sönerse, ve belki
ve rüzgar birden homurdanmaya başlar
kapının dışında, beni eve kadar takip eder
öyleyse, iyi geceler ay
ben güneşi istiyorum
eğer yakında doğmazsa
bitebilir işim
hayır, o kadar çabuk değil,
ben söyleyene kadar
iyi geceler ay
iyi geceler ay
iyi geceler ay
~Shivaree - Goodnight moon
8. sone
Sen ki müziksin, müzik dinlerken hüznün niye?
Tatlılar kavga etmez; sevinç, sevinçle coşar.
Sana zevk vermeyene katlanırsın ne diye?
Can sıkanı bağrına basmakta ne anlam var?
Birbirine eş olan hoş seslerin uyumu
Yine de kulağına sıkıntı mı veriyor?
Bil ki âhengin sana tatlı bir sitemi bu:
“Parçaları dinleyip tümü unuttun,” diyor.
Dinle, iyi bir koca gibi, tek bir tel nasıl
Yaratırsa eşiyle birlikte hoş ,bir ezgi,
Baba, çocuk ve mutlu ana, yapıyor fasıl:
Kulakları okşuyor tek bir sesin ahengi.
O sözsüz şarkı sanki tek bir ağızdan sana
“Değerin olmaz, “ diyor, “yaşarsan tek başına.”
Tatlılar kavga etmez; sevinç, sevinçle coşar.
Sana zevk vermeyene katlanırsın ne diye?
Can sıkanı bağrına basmakta ne anlam var?
Birbirine eş olan hoş seslerin uyumu
Yine de kulağına sıkıntı mı veriyor?
Bil ki âhengin sana tatlı bir sitemi bu:
“Parçaları dinleyip tümü unuttun,” diyor.
Dinle, iyi bir koca gibi, tek bir tel nasıl
Yaratırsa eşiyle birlikte hoş ,bir ezgi,
Baba, çocuk ve mutlu ana, yapıyor fasıl:
Kulakları okşuyor tek bir sesin ahengi.
O sözsüz şarkı sanki tek bir ağızdan sana
“Değerin olmaz, “ diyor, “yaşarsan tek başına.”
9 Ağustos 2008 Cumartesi
kaldırımlar
başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri:
onun taşı erimiş, senin kafatasında.
ikinizinde ne eş ne arkadaşınız var;
sükut gibi münzevi, çığlık gibi hürsünüz.
dünyada taşınacak bir kuru başınız var ;
onu da hangi diyar olsa götürürsünüz.
yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
ne senin anladığın kadar, kaldırımları...
~Necip Fazıl Kısakürek
etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri:
onun taşı erimiş, senin kafatasında.
ikinizinde ne eş ne arkadaşınız var;
sükut gibi münzevi, çığlık gibi hürsünüz.
dünyada taşınacak bir kuru başınız var ;
onu da hangi diyar olsa götürürsünüz.
yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
ne senin anladığın kadar, kaldırımları...
~Necip Fazıl Kısakürek
yaşamaya dair
diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
~Nazım Hikmet Ran
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
~Nazım Hikmet Ran
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






