Kitaplardan Alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitaplardan Alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2012 Çarşamba

Herkes birikmiş bizi
seyrediyor.
Dağılın!
Kukla oynatmıyoruz burada.
Acı çekiyoruz...

oğuz atay

2 Ocak 2011 Pazar

Bana bakıp bakıp da acıma öyle,
Dolaşıp bir başıma geziyorsam başı boş
Bu benim kendi itliğim,
Resminin de hesabını gördüm o gün
Sana beddua ettiğimi de nerden çıkardın
Sana duam tutmaz ki bedduam tutsun
Bundan sonra dünya güzeli usulca kulağıma aşk dese,
Ben derim hoşt!

İşte görüyorsun birtanem ortada ne aşk var ne meşk var
İyisi mi anana babana dön sımsıkı sarıl
Aklın ermez senin böyle şeylere
Dedim ya sen bana bakma, e mi?

18 Kasım 2010 Perşembe

elveda

yalnızlık özgürlük kadar kutsal
kutsal her ne demekse
ölüm kokusu biraz kadınca
terden ıslanmış kadın misali
özgür bir kadınla olmak
yalnız bir ölüyle sevişmeye benzer
güneş düşmanın olur
geceye sığınmaktır kurtuluş
gözbebeklerin küçülüp kaybolduğunda
kötü düşlerin özgür prensesi
gümüş bir mermiye saklanmıştır artık
elveda
sonu gelen her şey için

1998

Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99

soğuk kırmızı

kırmızı kazak soğuğu sever
doğasında vardır bu
nasıl ki şehvet
günah ile koyun koyuna yatar
bu da öyle bir şey
zaman hep kısa
son hep aynıdır
yine de denemekten
alamaz kendini insan
yüklemiştir tüm gereksizliklerini
kırmızı soğuk kazağa

1999

Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99

17 Kasım 2010 Çarşamba

İnsan sevdiğini görmediğinde...

Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
“İnandır beni” diyor, “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.”
Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
“İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi” diyor, “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
Graham Greene, “Zor Tercih” isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
“O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'
Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, “keşke ölseydi” diyordu.
Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
Romandan yapılan filmde, “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
- Düşünsene, Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.
Aşk, bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.
Aynen, ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
Ve birisini öyle sevmek.
Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek, ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
Ama Tanrı’ ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
Ben, Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum, ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
Bir gün biri onlara diyecek ki:
- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.


ahmet altan- kristal denizaltı

Kıskanmak ve içimizdeki bıçak

Bıçağı saplayan çıkarsın isteriz.

Kuşkunun yada kaybetme endişesinin hançerini kim içimize sapladıysa, onu oradan çıkarma ve yaramızı iyi etme kudreti de yalnızca ondadır çünkü.

İçimize yerleştiği andan itibaren sivri pençeli bir kuş gibi bizi didikleyen kıskançlığı, insanoğlunun en çözümsüz dertlerinden biri haline getiren de, çareyi o kara kuşu içimize yerleştirip bizi çaresiz bırakanda aramak zorunda kalmamızdır.

O kara kuş sanki boynuna takılı gizli bir iple onu oraya yerleştiren sahibine bağlıdır, o uzaklaştığında kuşun pençeleri dahada keskinleşir, gagası değdiği her yeri dağlayan zehirli bir diken gibidaha derina batar ; sahibine yaklaştıkça vahşeti azalır.

Ve biz acımızı hafifletebilmek için o kara kuşun sahibinin peşinden sürüklenir gideriz. Bütün istediğimiz kuşun sahibine kimsenin dokunmaması, onun kimeye yaklaşmamasıdır. O birinden hoşlandığında veya dokunduğu zaman içimizdeki bıçak kımıldar, kuş canavarlaşır.

Şeytanın yarattığı bir gökkuşağı gibidir kıskançlık. İçinde siyahtan mora doğru her türlü karanlık rengin kıpraştırdığı bir gökkuşağı;
sevdiğin tarafından sevilmediğin endişesinin yarattığı keder, istediğine dokunamamanın getirdiği huzursuzluk yalnızlık duygusu, beğenilmediğine inanmanın yarattığı aşağılanma, bir başkasının sana tercih edildiğini düşünmenin getirdiği eziklik ve öfke, alay edilme korkusu, benliğine olan güvenini kaybetme sonucunda kendini değersiz görme, bir başkasının beğenisine muhtaç olduğunu hissetmenin zavallılığı.

Bütün bu karanlık, bu yok edici duygular demirden bir kapak gibi kapanır üstüne.

Kendini tutsak, kıskandığını özgür görürsün.
Sen kımıldayamazken onun her an başka biriyle oynaştığını hayal edersin.

Şüphelerin bilenir.
Hayaller uydurursun.
Belki de kendini çok aşağılanmış bulduğundan, kendinden intikam almak ister gibi, canını en çok yakacak hayalleri yaratırsın zihninde, onun bir başkasıyla nasıl seviştiğini, neler fısıldadığını, neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar canlandırırsın aklında.

İyi haberlere inanmakta güçlük çekersin, kötü haberlere ise inanmaya hemen hazırsındır.

Kıskançlık başladıktan sonra kuşku keskin güçleriyle öyle bir kemirirki içini, içinde herhangi bir şeye inanabilecek sağlam tek bir yapı bile kalmaz, uçurumlarla dolar zihnin, inanmak istediğin, inanmaktan duyacağın her haber, her bakış, her söz, her gülümseme, aynı kuyruklu yıldızlar gibi , bir anlık ışıkla parladıktan sonra o uçurumlara doğru kayıp yok olur.

Ne gariptir, seni sevindiren o gülümseyişi görüp o sözü duyduktan sonra, o bir anlık sevinci yaşayıp da ardından kaybedince kuşkuların eksileceğine dahada artar, o gülümseyişin seni aldatmak için olduğunu düşünürsün, bu sefer kuşkularına düşmanlık karışır.

Ve bir insanın birini hem sevip hem de ona düşmanlık duyması kadar zor bir duygu ikiliği, inanın az bulunur.

Bu hal, bıçağın artık iyice saplandığı, kuşun kanatlarını açarak çılgınca çırpındığı bir andır.

Bıçağı sokanın bile acıyı yatıştırmakta zorlanacağı bir hal. Yine onun peşindesindir, onun yanında olmak, onu görmek, onun bir başkasına dokunmadığından emin olmak istersin ama, ama artık acı sahibinden bile kopmuş, bozulmuş bir ordu gibi denetimden çıkmıştır. Kıskandığın her kıpırdandığında bıçak derine girer kuş canavarlaşır. Acıyı iliklerine kadar hissedersin. Bu acıdan kurulmak için ölmeyi ve öldürmeyi bile düşünürsün. Othello, böyle bir durumdayken karısının değil de düşamanının sözlerine inanır, o iri ve siyah elleriyle okşamaya kıyamadığı o beyaz boynu sıkar.

Shekespeare, bir insanın içinde sevdiğinden kuşkulanmak için ekilecek kötü tohum bekleyen uğursuz bir toprak olduğunu anlatır piyesinde. O tohumun nasıl büyüdüğünü, kıskançlığın her duygudan daha büyük ve daha geniş bir ağaç haline gelip bütün duyguları gölgesiyle örtebileceğini gösterir. Artık her baktığında, eskiden sevgiyi, neşeyi, sevinci gördüğün yerlerde ihaneti ve aşağılanmayı görürsün. Birisini istemenin ağır bir zincir gibi bütün ruhuna dolandığını, seni güçsüzleştirdiğini, seni senden çaldığını hissedersin. Bir yandan zinciri biraz gevşetsin, bıçağını biraz çeksin diye yalvarır, bir yandan da seni yakıştıracak her sözü kıskandıracak bir tuzak gibi görürsün. Çırpınmaya başlarsın. Acıklı ve zavallı bir çırpınıştır bu. Sesin değişir, bakışların değişir, konuşman değişir. Daha önceleri seni güldüren bir şaka şmdi yaralayan bir alay olarak çarpar kulaklarına. Öfkelenirsin, kabalaşırsın; çaresizliğin acıklı çirkinliği yerleşir davranışlarına. Sevilecek yanlarını kaybedersin. Artık iyileşmek bile değildir istediğin, zaten iyileşbileceğine olan inancını da elden kaçırmışsındır, istediğin kıskandığının canını acıtmak, onu cezalandırmak, senin çektiğini onunda çekmesini sağlamaktır. Ama bunu pek başaramassın... Onun ne canını yakmayı başarabilirsin, ne onu güldürmeyi başarabilirsin. Sıkılır ve sıkarsın... Acı dayanılmaz hale geldiğinde, bir gün kendini aniden kurtulmuş, özgürleşmiş, iyileşmiş hissedersin; yalancı bir duygudur bu, sevinçle sarılırsın ama, ama aynı kabuslarda olduğu gibi sarıldığın o sevincin kısa bir sürede ellerinin arasında bir kedere dönüştüğünü farkedersin. Bu kısa sevincin ardından gelen sarsıntı ise büyük bir şaşkınlık yaratır. Ama bu sarsıntı iyileşmenin ilk işaretidir. Altında ezildiğin, seni sen yapan ve ruhsal mimarini ayakta tutan bütün sutunları birer birer kırıp çökerten o acılara, şüphelere, aşağılanmalara daha fazla dayanamayan varlığın, neredeyse senden bağımsız bir şekilde hayvansı bir içgüdüyle kurtulmak için silkinmeye başlamıştır.

Kurtuluş anları daha sık yaşanır olur. Ancak kıskançlıktan ve acıdan kurtulurken sevgidende kurtulduğunu, sevdiğine duyduğun sevginin azaldığını başladığını hissedersin ki, buda başka bir acı yaratır, çünkü insan birini severken onu sevmekten vazgeçme ihtimalini düşünmeye bile tahamül edemez. Üstelik ortada kapanmamış bir hesap vardır. Sen acı çekmişsindir; sevdiğini sevmekten, kıskandığını kıskanmaktan vazgeçtiğinde çektiğin acının intikamındanda vazgeçeceksin demektir. Hayat gariptir, kıskançlık yeni başladığında cılgınca kurtulmak ve sevmekten vazgeçmek istediğinde değil de, kurtulma duygusunun seni üzdüğü, vazgeçmek ihtimalinin seni tedirgin ettiğinde vazgeçmeye başlarsın. Bir macera bitmektedir.

Bir zaman sonra tümüyle kurtulur ve özgürleşirsin. Ama bir vakitler köle olduğunu gösteren o damga vurulmuştur ruhuna. Sapı kırık bir bıçak, ölü bir kuş iskeleti kalır içinde. Bıçağı sokan çıkarır çünkü; o çıkarmadıkça, keskinliğini kaybetmişte olsa o bıcak orada durur. Bazı sabahlar için titreyerek, özleyerek, özlemle ve kederle uaynırsın; o bıçağın ruhuna saplandığı anki ateşi hissedersin içinde ama o ateş yüzünde tuhaf bir gülümseme bırakarak çabuk söner. Bıçağı sokanın çıkarmadığı, kapanmamış bir hesabı taşıdığını hatırlarsın sadece...


ahmet altan - kristal denizaltı

18 Aralık 2009 Cuma

İlk flörtünün "Dancing" kapısında onu yüzüstü bırakarak başka bir kızla çıktığı zamanlardandı yüzündeki bağışlamasız hüzün. Uzak bakışlarındaki derin küskünlük, meydan okuyan bir umarsızlığa dönüşmüştü zamanla.

Her acıyı ciklet çiğneyerek karşılayan ve bir omuz silkmesiyle geçiştiren kızlardan biri olmuştu sonunda.

Başka türlü ayakta ve hayatta kalınamayacağını öğrenmişti çünkü.

murathan mungan - üç aynalı kırk oda 'dan

14 Aralık 2009 Pazartesi

Tanrının, öfkeli bir vaktinde yarattığı bir cinstik biz, yaptıklarımızın intikamını kendimizden kendimiz alıyorduk, rüyalarımızla, ani hatırlayışlarımızla, pişmanlıklarımızla kendimizi bıçaklıyor, yaralıyor, kanatıyorduk...
Bir kadın, bir erkek...

Nice aşk yitirdim ben.

Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle agulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip, gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkarıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklarında, boyunlarında, adanmış topraklarda dolaşan sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onla yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.

Kızıl bir kor gibi örslerine bıraktığım ruhumu bazen sert darbelerle, bazen yumuşak dokunuşlarla şekillendiren, benden bir başka ben yaratan, onun herşeyi, babası, oğlu, kardeşi, kocası, sevgilisi olduğum, onu herşeyim yaptığım, varlığıyla herşeyin tadını, kokusunu, görüntüsünü değiştiren, sıradan bir çok davranışı, olağanüstü maceralara dönüştürüp, olağanüstü maceraları olağanlaştıran kadınlar.

Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.

Kendi hayatını hayatından çıkartmayı, kendi tanrıçanın mabedinden uzaklaşmayı, bir kadını öldürüp kendi cinayetinle ölmeyi biliyorum.

Niye öldürdüm onları?

Onlar beni niye öldürdüler?

Neden hayatlarımıza, içlerinde yaralı bir ölü taşıyan yabancılar olarak devam etmek zorunda kaldık?

Onları benden, beni onlardan alan neydi?

İki yabancıdan, hengisinin nerede bitip hangisinin nerede başladığı anlaşılamayan tek bir varlık yaratıp, tek bir varlığı parçalayıp ondan iki kederli yabancı çıkartan korkunç büyünün büyücüsü kimdi?

ahmet altan - içimizde bir yer

4 Aralık 2009 Cuma

arabesk

aragon : mutlu aşk yoktur demiş.
salak adam sen hiç bir türkü aşık olurken gördün mü ?

misal ;
dünya piyasası kırizde
reel ekonomi
reel olmayan ekonomi
ve sadece ekonomi
iflas etmiş ,
bir türk panikler mi sanıyorsun ?

adamım ben kırk yaşında
çizgisiz takım elbise giyen
üstelik fena bıyıklı adamların
ömürlerinde en az bir şiir yazdığı ülkede doğdum !
işsizdiler...
ki onlar el kadar bebelerin önünde
müthiş göbekleri ve ciddiyetsizlikleriyle
tüm dünyaya baş kaldırdılarda sen görmedin.

aşk varsa
ki var !
buydu işte.


dün, tüm lanet olası olasılık hesapları
gider-gelir dengesi üzerine sövdülerde
bugün mutluydular.
bir minik bakış onlara gülüvermesin
önlerine bir tas bol sulu kapuska konuvermesin
onlar bir gurbete düşmesinler ki...
gör bak sen tüm ahali , hısım akraba
bayram sabahlarını.

onlar en olmayacak kişileri hep en olmayacak zamanlarda sevdiler
esmerdiler ve hep kötü giyindiler...
nasırlaşmış ellerinde iki demet çiçek yoksa
ki hiç olmadı
sen romantizm öldü diye ağıt yaktın
ölsün be !

tek taş pırlantalarınız yerin dibine batsın
sıfır beden gudubet hatunlarınız yakınsında yakınsın

çünkü siz kariyer konuşup
çoçuk doğuramayan kadınlara sulanırken
kaybettiniz aşkı !

müthiş kibrinizden ve sağlıklı bedenlerinizden
ibaret diye nasıl olsa dünya...

yetmedi işte
arzularınız hiç bitmedi
uzun ünvanlarınız bile söndüremedi ateşinizi
bayım yanıldınız...
siz hep yalnız kaldınız

tanrının lanetini ikiz kulelerde aramayın bayım - yanılırsınız.

Kadir Kılıçaslan - Entel Abiler Koğuşu'ndan
incinik ve zarif bazı şeyleri özleyen biri olarak
sessizliğin lanetine uğramak
sonra kaba-saba bir adamdan adres sormak ihtimali
fena halde yoruyordu abi beni


kadir kılıçaslan - entel abiler koğuşu'ndan

22 Kasım 2009 Pazar

biz, birbirimize sıkıca sarılıp, hissettiklerimizin aşk olduğuna kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. İrademizi kullanmıyoruz çünkü bir şeyi veya kişiyi seçersek diğerini kaybedeceğimizden korkuyoruz ve kendimizi şansımızı deneyemeyecek kadar güvensiz hissediyoruz. Birey içe dönmeye zorlanmaktadır; kimlik sorununun yeni bir biçimine saplanıp kalmıştır:
Kim-olduğumu-bilsem-bile-bir-önemim-yok.

aşk ve irade - rollo may


Çocuk insanlar arasında

SIDDARTHA TÜCCAR KAMASVAMİ’NİN evine gitti, buranın bir zengin konağı olduğu belliydi; kendisini kapıda bir uşak karşıladı, duvarları boydan boya halılarla kaplanmış uzun solanlardan geçip daha geniş bir bölmeye girdiler, evin efendisini burada beklemesi gerektiği söylenildi.

Çok geçmedi, Kamasvami içeri girdi, tez canlı, esnek düşünceli, yönetmesi kolay bir adama benziyordu, saçları iyiden iyiye kırlaşmıştı, zeka ve tedbirlilik bakışlarından okunuyordu, ihtiraslı dudakları vardı. Bey ve konuk birbirlerini dostça selamladılar.

“Bana” diye söze başladı tüccar, “sizin Brahman, bilgin bir kişi olduğunuz, bir tüccarın yanında iş aradığınızı söylediler. İş aradığına göre, herhalde sıkıntıya düşmüş olmalısın?”

“Hayır” dedi Siddartha, “sıkıntıya düşmedim, ben hiçbir zaman sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki ben Samanaların yanından geliyorum, onlardan biriydim, yanlarında yıllarımı geçirdim.”

“Samanaların oradan geliyorsan, nasıl olur da sıkıntı nedir bilmezsin? Samanaların malı mülkü olmaz ki!”

“Malı mülkü olmayan benim” dedi Siddartha, “eğer onu kastediyorsan” diye ekledi. “Elbette malım mülküm olmayacak. Ben öyle istedim. O bakımdan sıkıntıya düşmüş sayılmam.”

“Malın mülkün olmadığına göre neyle yaşamayı düşünüyorsun?”

“Onu daha düşünmedim efendim. Üç yıldır malsız mülksüz yaşıyorum, ama yine de şimdiye kadar, neyle yaşayacağım diye bir şey düşünmedim.”

“Demek ki başkasının malından mülkünden geçinmişsin.”

“İhtimal verilebilir. Tüccar da başkasının malından mülkünden geçiniyor.”

“Doğru söz. Ama sadece kendisine düşen payı alır, onu da bedava değil, tabii, karşılığında malını vererek alıyor.”

“Eylemlerimizdeki durum da bunu gösteriyor. Herkes alıyor, herkes veriyor, hayat böyle."

“Ama bir dakika: Malın mülkün yoksa ne vereceksin?”

“Herkes neyi varsa onu verir. Savaşçı gücünü, tüccar malını, öğretmen bilgisin, köylü pirincini, balıkçı balığını verir.”

“Çok güzel. Peki senin verecek olduğun ne? Öğrendiğin ne, ne yapabilirsin, ne becerirsin?”

“Ben düşünmesini beceririm, beklemesini, oruç tutmasını beceririm.”

“Hepsi bu kadar!”

“Galiba bu kadar!”

“Peki neye yarıyor? Örneğin oruç tutmak –ne işe yarar?”

“Çok işe yarar, efendim. Bir insanın yiyecek bir şeyi yoksa, yapacağı en akıllıca iş oruç tutmaktır. Örneğin, Siddartha oruç tutmasını öğrenmemiş olsaydı, bugün ya senin yanında ya da başka bir yerde herhangi bir işi kabullenmek zorunda kalacaktı, açlık onu zorlayacaktı çünkü. Ama Siddartha’ya gelince, o rahatça bekleyebilir, sabırsızlık, sıkıntı diye bir şey tanımaz, açlığın pençesine düşse bile gülmesini, bütün bunlara gülmesini bilir. İşte oruç tutmak bunun için iyidir, beyefendi.”

“Haklısın, Saman. Bir dakika bekler misin?”

Kamasvami dışarı çıktı ve elinde bir kâğıt tomarı ile geri döndü. Tomarı konuğuna uzatarak “bunu okuyabilir misin?” dedi.

Siddartha üzerinde bir satın alma anlaşması yazılı olan belgeleri gözden geçirdi ve okumaya başladı.

“Mükemmel” dedi Kamasvami “Lütfen, şöyle kâğıdın üzerine bir şeyler yazar mısın?” Kâğıt ve bir kalem uzattı. Siddartha yazdı ve kâğıdı geri verdi…

Kamasvami okudu: “Yazmak iyidir, düşünmek daha iyidir, zekâ üstündür, sabır daha üstündür.”

herman hesse - siddartha

2 Eylül 2009 Çarşamba

gidiş geliş

O giderken ne yapacağınızı bilirsiniz… Kara gün dostlarınızı arar, yaşamınızı alkol buğulu geyiklere gömer, on bin kitap, yüz bin film izlemeye çalışırsınız… Öğrenciyseniz, okulun en kazık dersine, durduk yere niye kafayı takıp,nasıl tek vuruşta o dersi haklayabildiğinize kimse –kendiniz dahil- hiçbir anlam yükleyemez… Deli gibi halı sahada top koşturanlar, çeşitli kurslara yazılanlar, kibritten ev, şişe içinde gemi, marangozluk yapanlar, balık tutmaya kalkışanlar bile olur… Bu unutmaya çalışmanın hüzünlü bir deliliğidir… Onunla birlikte kendinizi de unutmaya çalışırsınız aslında… Kendinize ”Yaşam devam ediyor,geçip gidecek.“ dersiniz… Unutur musunuz peki?Bu zamanla ilgili bir şeydir… Parmağına çekiç vurmuş bir insanın, elini deli gibi sallayıp zıplaması, söz konusu acıyı asla geçirmez…Gittiğini boş verelim şimdilik… Ben geleceği günü anımsıyorum… Asıl çekici o gün vurdum parmağıma… Duvara yağlı boya resim asmaya kalkıştım. Resmi severdi… Onu etkilemek istiyordum… Olduğumdan başka görünmek istemiyordum… Ama gerçekten, odam benden izleri asla taşımazdı… Kitaplarımı, kasetlerimi boş karton kutulara yığar, bir tek benim bilebileceğim yerlere koyardım… Onların dışında çek yat, televizyon, masa falan işte…En baba kitaplarımı bulup ortalığa serpiştirdim… Çalmam gerekir diye bağlamalarımı,gitarımı akord edip,çekiç vurduğum parmağı 45 dakika kadar emdim, duvara astığım resme tükürdüm sonra… Acayip canım yanıyordu… Buzdolabının buzluğundan bir parça et çıkarıp parmağıma bağladım… Zonklaması biraz azalmıştı…Aslında başlangıçta iyi niyetliydim… Sadece odam benden izler taşısın istiyordum… Sonra annemlerin oturma odasındaki hayvani müzik setini kendi odama nasıl soktuğumu, Fıratlara telefon edip evlerindeki mor, lila ve fuşya renkli köşe yastıklarını niye ödünç istediğimi bilmiyorum… O gün çıkıp beş saat Gitanes sigarası aradıktan sonra, kendime Zippo çakmak almam da bir muammadır…Aniden geldi… Elini sıkıp onu öperken, avcuna, az önce parmağıma sardığım et parçasını bırakmışım… Gözünden yaş gelinceye kadar güldü… Ama zaten her şey komikti… O oda benim değildi,o herif ben değildim… Allahtan manyak mavi gözleri epey derine bakardı,onca şeyin arasında beni de gördü…O ilk gelişinden sonraki gidişinde, ardından, oturduğu yerlere oturdum… Kamera gibi bakmaya çalıştım… Yastıkları görmüş müydü, müzik setinin yeri iyi miydi? O inanılmaz zarifliğiyle attığı adımlardan attım, durduğu yerlerde durdum, onun gibi bakabildiğimi sanarak baktım, durdum…Bunlar işte… Her geliş gidişte bir seri anlamsız hareketi tekrarlarsınız…Unuturken, sinemaya gidersiniz, öyküler okursunuz, gülersiniz, gözleriniz dolar… “Gerçekten başından geçti mi? “ diye sorarsınız öykücülere, oysa ”Anlatılan sizin hikayenizdir” hep…Birileri avcunuza kalbini bırakır [ eline vermek diye buna denir işte..], derin mavi bakmayı bilmiyorsanız, göremezsiniz…

[--] * benim eklemem

orjin: atilla atalay

ebekulak

Orda duruyor.. Nasıl olsa göz göze gelicez… Ama ilk hareket ondan gelmeli,bekliycem.. Kahretsin, yine çok güzel, çok.. Aklıma tüküreyim nasıl da terkediştik Yasemin’le… Okulun kantinindeydik galiba, “sen” dedi, “Hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya aşık olursun” … “Sana ne kızım gönlümün kahyası mısın” gibisinden laflar geveledim… “Köpek gibi geri dönersin ama” dedi.. O lafı demeseydi, hemen ertesi gün dönerdim belki.. Ne o, ne de ben dönmedik ve üç yıl sular seller gibi geçip gitti…

Olanca güzelliğiyle orda oturuyor… Beni gördüğünü biliyorum… Yanına gidip “merhaba” desem çok büyük bir taviz sayılmaz herhalde.. Yanındayım… İlk darbeyi “şişmanlamışsın” diyerek indirdim… Karşı saldırı anında geldi, beni öldüren gülümseyişiyle “senin de saçlar gidiyo galiba” dedi… Arada boşluk bırakmadan “Gamzeni naaptın?” diye sordum. “Yanağında gamzen vardı, aldırttın galiba… Ya da fondötenlerin altında kalmış, gözükmüyor”.. Kıvılcımlar saçarak; “Hayatımda suratıma fondöten sürmedim ben” dedi. Güzel, sinirlendi.. Yumuşatmalıyım.. “O zaman gül bakalım, gamzen yerinde mi görelim” …Hemencecik güldü… Yavru kedi mi yuttum, içimi ne tırmalıyor? Niye kalbim küt küt atıyor ki? Bir gülüşte böyle olursam, sonrası napar beni… “Sahilde yürüyelim mi, banklara otururuz” dedi… İşte zafer! Belli ki o yavru kediden Yasemin de yutmuş… Yürüyoruz… Saatine baktı “İki saat sonra Özkan işten çıkar” dedi… Özkan ha.. Demek Özkan… Kasten ismini yanlış söyleyerek, “Ne iş yapıyo bu Öztan?” dedim.. “Reklamcı” diye yanıtladı… “Ben tanıyo muyum bu Özcan’ı”… Durdu, kızdı ama belli etmiyor… “”Tanımazsın, Özkan Boğaziçi’nden” .. Demek Özkan Boğaziçi’nden … İyi..Aferin Özkan’a .. Bravo yani… Eşşooleşşek Özkan.. İbibik.. Badem… Bakışlarımdan düşüncelerimi okumasın diye denizi seyrediyorum… “Senin Minö napıyo?” diye sordu… “Minö” ne demek be kızım… Benim taktiğimi kullanıyor… Ben ısrarla “ipimde diil” muamelesi çekerek herifin adını yanlış söyledim ya… O da benimkinin adını tahrif ediyor… Mine yerine Minö.. Pes yani.. Bari Emine falan de be kızım… Yuh yani… Feci dalga geçti kaltak benle… “Gitti,Amerika’da” dedim…

Çay bahçesindeyiz… O da ne? Yasemin’le şarkımız çalıyor… “Arap saçı” … Ha ha ha… Şimdi bittin işte kızım … Hele bi şarkının “orası” gelsin… “gönlüm söz dinlemiyor, sevdiğimi ver diyor,kim görse şu halimi bir daha sevme diyor…ah aşk yüzünden arap saçına döndüm,çöz beni arap saçı, çivi çiviyi söker, budur bunun ilacı…”

Peki bana nooluyo lan? Şarkıyı dinlememek için içimden “Gün doğdu hep uyandık, siperlere dayandık” marşını tekrar ediyorum… O da kafasını çantasına daldırıp “bişeyler arıyormuş” rolü kesiyor…

Şarkı yüzünden iki tarafta da zaiyat yok… Bravo, direncine hayranım bu kızın… “Gitmeliyim” dedi… Giiit.. “Kal” mı diycem sanıyosun… “İyi” dedim… “Sen bilirsin” …Git,git…Özkan bekliyodur…Yürrü… Son bıçağı sapladım: “Kilo vermeye çalış.. Özton’a benden selam”…

Usulca kalkıp masadan uzaklaştı… Ardından bakıyomuş gibi olmamak için, masa örtüsündeki kırmızı kareleri saymaya karar verdim…Bir.. Beş,..On… Allahım… Ebekulak… Beykoz’da dolaşırken… Tam dört yıl önce yerde bulup ona vermiştim… Kocaman bir salyangoz kabuğu… “Bizim köyde bunlara ebekulak derler… Yağmurdan sonra çimenlerin üstünde bür sürü olur.. Çocuklar avucuna alıp şarkı söyler… Al , senin olsun, beni hatırlarsın”… Şimdi o ebekulak iki kırmızı karenin arasında öylece duruyor… Şarkı sırasında çantasını karıştırıyordu… O zaman koymuş olmalı… Silah olarak ebekulak çekeceğini hesaba katmamıştım…

İçimdeki yavru kedi debelendi… Diyememeklerle geçen ömrüme bir de “Yasemiiiiinnn” sözcüğü eklendi… Yüz kırmızı kare… Bin kırmızı kare…

atilla atalay

1 Eylül 2009 Salı

seslerim

gözlerini gözlerime dikmiş… kaçırıyorum, yine buluyor… “sen, sen bana dokunuyorsun” dedi… “yüreğimde bir yerleri acıtıyorsun, ama anlatılmaz güzellikte bir şey.”tanrım, bir şey olsa… aygaz kamyonu filan geçse … aniden ceviz iriliğinde dolu yağmaya başlasa… bu romantik ortamın içine etse… ne oldu bu kıza, neler söylüyor…

“iyi ki varsın… iyi ki… neye benziyo biliyor musun? eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyayla boyanmıştı.. o boya tabakasındaki küçücük bir delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben… hele baharda, öyle güzel gözüküyordu ki… işte seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi.”işi şamataya boğmalıyım, yoksa fena olucak… bu havada hayatta dolu yağmaz… aygaz kamyonu filan geçiceği de yok… kız resmen yerli film replikleri atıyor… hayır, ben ters adamım, inanıveririm, dökülürüm, aşık olurum, betonlara çakılırım, asıl benim canım yanar… yerli film… evet… yerli film… ordan sıçmalı muhabbete…en ayhan ışık sesimi kullanarak, hınzır bir ifadeyle, ona belgin doruk muamelesi çektim… misilleme olarak yeşilçam öykülerinin değişmez repliğini attım…“bırak bu lafları, kaç para istiyosun onu söyle… onbin, yirmibin?..”esprime güldü.. güzel.. ardı arkasına zincirler, konuyu dağıtırım… gülmesi bitince, “bu da senin numaran” dedi… “zırhın delinsin istemiyorsun… hesapta hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun… aslında, sana göre hayat o kadar ciddi ve acıklı ki… böyle bir numaraya gerek yok… koyver gitsin kendini.” gözlerime anne anne bakıyor… “güzel olduğunuz kadar küstahsınız da bayan” dedim, ayhan ışık sesimle…dedim, ama mümkün değil… saatlerce bana inanılmaz sevgi sözcükleri sıraladı…ben ise ona yerli filmlerin değişmez repliklerinden attım durdum… sırasıyla necdet tosun, sami hazinses, cilalı ibo, turist ömer, ediz hun… hatta bir ara ayağa kalkıp “ayy-gaaz” diye bile bağırdım…sözünü ettiği yağlıboyadaki küçük delikten zırhımı açmasına asla izin vermedim… yıkılmadım, yavşamadım, kendimi asla açmadım… erkeklik gururuma değmesindi yağlıboya…“korkacak bir şey yok” dedi… “ben sana ne yapabilirim ki?”“çok şey” dedim… “çok şey” derken kendi sesimi kullandığımı fark ettim. hemen kendimi toparlayıp ediz hun, ayhan ışık, figüran osman, erdal inönü sesleriyle ayrı ayrı üç kez “çok şey” demeye çalıştım… ama üçünde de kendi sesim çıktı…sonra… sonra, yine yerli filmlerdeki gibi takvim yaprakları uçuştu… ben onu hiç aramadım… bir gün aklıma fena düştü, aradım… aslında aramadım… telefon açtım.o, “alo… alo” dedi, ben sustum… aniden, “susarken bile ayhan ışık taklidi yapıyorsun” dedi… anlamıştı… aslında belki de tek sorun, gerçekten anlamasıydı…“ne fena diil mi?” diye sürdürdü… “insan hep çok sevilsin diye uğraşır… sevilince de ödü patlar…” sustum… “belki de sen haklısın, o zırh ne kadar kalın olursa, o kadar iyi… artık arama, olur mu?” dedi. “ve sakın üzülme… o öyle nalet bir zırh ki; sen bile içerden delemezsin.”yine sessizlik… derken, belgin doruk gibi son cümlesini söyledi… “hesapta kendini koruyordun ama yine acı çekiyorsun… boşver… ne diyorlardı… gençsin, unutursun.”genç miydim, unutur muydum?.. telefonu kapadım… sokağın köşesinden, yırtınarak bir aygaz kamyonu geçip gitti…"

atilla atalay

29 Haziran 2009 Pazartesi

Kusursuz Dünya

Kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen, duy sesimi:
Bizleri, deli ve gezgin ruhları gözeten aziz kader, duy sesimi:
Kusursuz bir soyun ortasında duruyorum, en kusurlu olan ben, ki eksiğim çoktur.
Bir insanlık karmaşası, yolunu şaşırmış nesneler bulutu olan ben, sonlanmış dünyalar arasında gezer dururum - kusursuz insanlar arasında, ki yasaları sağlam, aşayiş berkemaldir. ki onların düşünceleri münasip, rüyaları muntazamdır. hayalleri defterde kayıtlıdır. Onların erdemi, ey Tanrı, ölçülüdür, biçilidir. Erdeme veya günaha uğramayıp da alacakaranlıkta dolanan sayısız şeyin bile defterde kaydı tutulur, saklanır. burada, günler ve geceler mevsimlere ayrılır ve şaşmaz kesinlikle yönetilir.
Yemenin, içmenin, uykunun, örtünmenin ve daha sonra tasalanmanın, hepsinin bir zamanı vardır. çalışmak, oynamak, meşk'etmek, raks'etmek ve sonra uzanmak, bunların da zamanı bellidir. filancayı düşünmek, falancayı derinden hissetmek, sonra düşünmeyi, hissetmeyi kesmek, bunların da zamanı ayrıdır. filanca yıldızın falanca ufukta yükselmesinden anlaşılır. komşular güler yüzle aldatılır. zerafetle hediyeler bahşedilir.övgüde ve sövgüde ihtiyatlı olunur; tek bir kelime bile yeter ruhu yıkmaya, bedeni tutuşturup kül etmek için bir nefes yeter. günün sonunda, bütün işler yapılıp bitirilince, eller güzelce yıkanır.sevmek, önceden kurulmuş bir düzene uyar. hoşça vakit geçirmenin usulü bellidir. tanrılara tapınmanın usulü vardır, iblislerin tuzağı maharetle savuşturulur. sonra bunların hepsi unutulur gider, bellek bütünüyle saf dışı kalmış gibi. hoşlanmanın gerekçesi olmalıdır, ince elenip sık dokunur. mutluluk tatlı tatlı yudumlanır, acılara asaletle katlanılır. sonra bardak boşaltılır, ertesi günün getirecekleri yeniden doldurabilsin diye.
bütün bu şeyler, ey Tanrı, basiretle yoğrulur, kararlılıkla doğrulur, selametle büyütülür, yasalar marifetiyle düzenlenir, akıl ile yönlendirilir, sonra da - yine önceden belirlenmiş usule göre - katl' ve defnedilir. bunların insan ruhu içindeki sessiz kabirleri bile, işaretli, numaralıdır.
burası kusursuz bir dünyadır, tastamam mükemmel bir dünya. aşkın mucizelerle dolu bir dünya, tanrının bahçesindeki en olgun meyve, kainatın temeli.

fakat, benim burda ne işim var ey Tanrı? emeline varamamış tutkunun yemyeşil tohumu olan ben, ne batıya ne doğuya koşmayan deli fırtına, yanmış kül olmuş bir gezegenin şaşkın parçası olan ben? duy sesimi, ey kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen! cevap ver:
neden buradayım?!

Halil Cibran ( khalil gibran)

Bir düş müydü?

Onu delice sevmiştim!

İnsan neden sever? İnsan neden sever? Ne tuhaf insanın dünyada sadece tek varlığı görmesi, zihninde sadece tek bir düşünce, kalbinde tek bir tutku ve dudaklarında tek bir isim olması. Sürekli olarak üste çıkan, bir pınardaki su gibi ruhun derinliklerinden dudaklara yükselen bir isim, insanın durmadan tekrarladığı, aralıksız, her yerde, bir dua gibi fısıldadığı bir isim.

Size hikayemizi anlatacağım, çünkü sevdanın her zaman aynı olan bir hikayesi vardır. Onunla karşılaştım ve onun yumuşaklığıyla, okşamalarıyla, kollarının arasında, onun sözleriyle yaşamaya başladım; ondan gelen her şeyle öylesine sarılıp sarmalanmış, bağlanmış ve soğnulmuştum ki artık yaşlı dünyamızda gece mi gündüz mü olduğuna, ya da canlı veya ölü olup olmadığıma aldırmıyordum.

Sonra öldü. Nasıl mı? Bilmiyorum; artık hiçbir şey bilmiyorum. Ama bir akşam eve sırılsıklam geldi, çünkü şiddetli bir yağmur yağıyordu ve ertesi gün öksürmeye başladı, bir hafta sonra yatağa düştü. Ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum, ama doktorlar geldi; yazdılar ve gittiler. İlaçlar alındı ve bir takım kadınlar bunları ona içirdi. Elleri ateşliydi, alnı yanıyordu, gözleri parlak ve üzgündü. Onunla konuştuğumda bana yanıt verdi, ama ne dediğini hatırlamıyorum. Her şeyi unuttum, her şeyi, her şeyi! Öldü o, öldü ve ben onun ince, zayıf iç çekişini çok iyi hatırlıyorum. Hemşire; “Ah! dedi ve anladım, anladım.

Artık hiçbir şey bilmiyordum, hiçbir şey. “Eşiniz mi?” diyen bir papaz gördüm ve bana sanki onu aşağılıyormuş gibi geldi. Öldüğü için artık hiç kimsenin bunu söylemeye hakkı yoktu ve papazı geri çevirdim. Çok nazik ve şefkatli bir başkası geldi ve benimle onun hakkında konuştuğunda gözyaşlarına boğuldum.

Cenaze hakkında bana danıştılar, ama dediklerinin hiçbirini hatırlamıyorum, tabutu ve onu tabutun içine çivilerlerken çekicin sesini anımsadığım halde.

Gömüldü! Gömüldü! O! O bir çukura! Birileri geldi… kadın arkadaşlar. Bir bahane uydurup kaçtım. Koştum, sokaklarda yürüdüm, eve gittim ve ertesi gün bir yolculuğa çıktım.

Dün Paris’e döndüm ve odamı yeniden gördüğümde –odamızı, yatağımızı, mobilyalarımızı, ölümden sonra bir insanın yaşamından geriye kalan ne varsa her şeyi- öylesine vahşi bir keder saldırısına uğradım ki, pencereyi açıp kendimi sokağa fırlatasım geldi. Bu eşyalar arasında, onu içine almış ve korumuş olan, fark edilemez çatlaklar arasında onun, derisinin ve nefesinin binlerce atomunu bulunduran duvarlar arasında daha fazla duramazdım. Dışarı çıkmak için şapkamı aldım ve tam kapıya yaklaşırken, her gün dışarı çıkarken kendine baştan aşağı bakabilmek, ufak çizmelerinden bonesine kadar, tuvaletinin iyi görünüp görünmediğini, yerinde ve güzel olup olmadığını görmek için oraya koyduğu büyük aynanın önünden geçtim.

O kadar sık yansıdığı aynanın hemen önünde durdum … o kadar sık, o kadar sık ki, onun yansıması içine işlemiş olmalıydı. Gözlerim onu tamamen içeren ve onu benim kadar, benim tutkulu bakışlarım kadar sahiplenen aynaya –o düz, derin, boş cama- takılmış halde, titreyerek duruyordu. Sanki o aynaya aşık gibi hissettim kendimi. Dokundum, soğuktu. Ah, hatıralar! Keder verici ayna, yanan ayna… insanların böyle işkence çekmesine neden olduğu için korkunç ayna! Ne mutlu kalbi içindeki her şeyi unutan, ondan önce geçen her şeyi, orada kendine bakmış veya muhabbetinde, sevdasında yansımış her şeyi unutmuş olan kişiye. Nasıl da acı çekiyorum!

Bunu bilmeden, bunu istemeden çıktım ve mezarlığa gittim. Onun sade mezarını buldum, üzerinde şu sözler yazılı beyaz bir mermer haç:

Sevdi, sevildi ve öldü.

Orada, aşağıda, çürümüş! Ne korkunç! Alnımı toprağa yaslayıp ağladım ve orada uzun bir süre durdum, uzun bir süre. Sonra havanın karardığını gördüm ve tuhaf, delice bir istek, ümitsiz bir aşığın isteği kavradı beni. Geceyi, son geceyi, mezarının üzerinde ağlayarak geçirmek istedim. Ama görülür ve çıkartılırdım. Nasıl ayarlayacaktım? Kurnazlaştım ve o ölüler kentinde dolaşmaya başladım. Yürüdüm de yürüdüm. Ne kadar da küçük bu kent, diğeriyle, içinde yaşadığımız şehirle karşılaştırıldığında. Yine de ölüler sayıca yaşayanlardan ne kadar fazla. Aynı zamanda gün ışığını gören, pınarlardan su ve bağlardan şarap içen, ovalardan ekmek yiyen dört kuşak için yüksek evlere, geniş caddelere ve daha fazla yere ihtiyacımız var.

Ama ölülerin bütün kuşakları için, bize kadar inmiş olan o insanlık merdiveni için, neredeyse hiçbir şeye gerek yok, neredeyse hiçbir şeye! Toprak onları alır ve unutuluş onları yok eder. Elveda!

Aniden mezarlığın sonunda, en eski kısmında uzun zamandır ölü olanların toprakla karıştığı, haçların kendilerinin çürümüş olduğu, muhtemelen yarın yeni gelenlerin konacağı kısımda olduğumu anladım. Bakımsız güller, güçlü ve siyah selvilerle doluydu. İnsan etiyle beslenen, umutsuz ve güzel bir bahçe.

Yalnızdım, yapayalnız. Böylece yeşil bir ağacın altına çömeldim ve kendimi kalın ve koyu renkli dalların arasında tamamen gizledim. Gemisi batmış birinin bir kalasa tutunması gibi, bir ağaç gövdesine sarılarak bekledim.

Hava bir hayli karardığında sığınağımı terk ettim ve o ölü insanlarla dolu toprakta yumuşak, yavaş ve sessizce yürüdüm. Uzun bir süre etrafta dolandım, ama onun mezarını yeniden bulamadım. Kollarımı uzatıp, ellerim, ayaklarım, dizlerim, göğsüm ve hatta başımla mezarlara çarparak, onunkini bulamadan ilerledim. Yolunu arayan kör bir adam gibi el yordamıyla yürüdüm; taşlara, haçlara, demir çitlere, madeni çelenklere ve solmuş çiçek demetlerine dokundum! İsimleri, parmaklarımı harflerin üzerinde gezdirerek okudum. Ne gece! Ne gece! Onu yeniden bulamıyordum.

Ay yoktu. Ne gece! İki mezar arasındaki o dar yollarda dehşet verici şekilde ürkmüştüm. Mezarlar! Mezarlar! Mezarlar! Sadece mezarlar! Sağımda, solumda, önümde, çevremde, her yerde mezar vardı. Birinin üzerine oturdum, çünkü daha fazla yürüyemeyecektim; dizlerime öylesine güçsüzdü. Kalbimin atışını duyabiliyordum… ve başka bir şey daha duydum. Ne? Şaşırtıcı, isimsiz bir ses. Zifiri gecede mi, yoksa giz dolu toprakta, insan cesetleriyle tohumlanmış toprakta mıydı? Etrafıma bakındım, ama orada ne kadar kaldığımı söyleyemem; dehşet, soğuk ve korkuyla donup kalmıştım, bağırmaya hazır, ölmeye hazır bir şekilde.

Üzerinde oturduğum mermer parçası kıpırdıyormuş gibi geldi bana. Kesinlikle kıpırdıyordu, yukarı kaldırılıyordu sanki. Yandaki mezarın üzerine sıçradım ve gördüm, evet, kesinlikle daha demin terk ettiğim taşın yukarı kalktığını gördüm. Sonra ölü ortaya çıktı, çıplak bir iskelet, eğik sırtıyla taşı yukarı itiyordu. Hava zifiri karanlık olduğu halde onu oldukça net gördüm. Hacın üzerinde şöyle yazıyordu;

Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant yatmaktadır. Ailesini severdi, nazik ve saygıdeğerdi ve Tanrı’nın lütfuyla öldü.

Ölü adam da mezar taşına yazılmış olanları okudu; sonra yoldan bir taş aldı, küçük, sivri bir taş ve harfleri dikkatle kazımaya başladı. Bunları yavaşça yok etti ve gözlerindeki boşluklarla kazınmış oldukları yere baktı. Sonra, bir zamanlar işaret parmağı olan kemiğin ucuyla, oğlanların fosforlu bir kibritin ucuyla duvarlara çizdikleri satırlar gibi parlayan harflerle şunları yazdı;

Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant istirahat etmektedir. Zalimliğiyle babasının ölümünü çabuklaştırdı, çünkü mirasına konmak istiyordu, karısına işkence etti, çocuklarına acı çektirdi, komşularını aldattı, soyabildiği herkesi soydu ve sefil bir şekilde öldü.

Ölü adam yazmayı bitirince, yaptıklarına bakarak kıpırdamadan durdu. Arkama dönünce bütün mezarların açılmış, içlerinden ölü bedenlerin çıkmış olduğunu ve hepsinin mezar taşlarına akrabaları tarafından yazılmış satırları yok ederek, bunların yerine gerçekleri yazdığını gördüm. Hepsinin komşularına acı çektiren, kötü niyetli, namussuz, iki yüzlü, yalancı, çapkın, belalı, kıskanç insanlar olduklarını, çalmış, dolandırmış, her türlü onur kırıcı, her türlü iğrenç hareketi yapmış olduklarını gördüm. O iyi babaların, o sadık eşlerin, o fedakar oğulların,o iffetli kızların, o dürüst tüccarların, ulaşılamaz denilen o erkek ve kadınların hepsi aynı anda, ebedi ikametgahlarının sınırında, yaşarken herkesin haberdar olduğu veya habersizmiş gibi gözüktüğü gerçeği, korkunç ve kutsal gerçeği yazıyorlardı.

Onun da mezar taşına bir şeyler yazmış olması gerektiğini düşündüm; artık hiç korku duymadan, yarı açık tabutlar arasında, cesetler ve iskeletler arasında koşarak, hemen bulacağımdan emin şekilde, ona doğru gittim. Hemen tanıdım onu, sarılmış kumaşla kaplı yüzünü görmeden de; ve kısa bir süre önce;

Sevdi, sevildi ve öldü

kelimelerini okuduğum mezar taşında, şimdi şunları gördüm;

sevgilisini aldatmak için bir gün yağmurda dışarı çıktığında üşüttü ve öldü.

Görünüşe göre beni, sabahleyin, mezarın üzerinde baygın yatarken bulmuşlar.

Guy de Maupassant

17 Nisan 2009 Cuma

Vahşi Zevkler

SAVAŞ hakkında;

...bugün değilse bile yarın gerçekleşecek olan insan kırımına hepimiz çağrılacağız.

Yahudilerin, Yunanlıların, Romalıların kendi bağımsızlıklarını, insanları kırarak korumaları, öteki halkları egemenlikleri altına almaları anlaşılır bir şeydir, çünkü bu ulusların herbiri kendisinin Tanrı'nın sevgili, iyi ve seçilmiş halkı olduğuna kesin olarak inanıyordu, öteki halklar ise filistinli ya da barbardılar.

Ortaçağ insanları hatta geçen yy.'ın sonunda, bu yy'ın başında yaşamış insanlar da yine aynı inancı taşımış olabilirler. Ama bizler, tüm kışkırtmalara rağmen buna inanamayız.

Tolstoy- Vahşi Zevkler kitabının giriş kısmından

28 Şubat 2009 Cumartesi

A. Alvarez - İntihar / Kan Dökücü Tanrı kitabının önsöz'ünden

Okuldayken her zaman şakayla karışık intihardan söz eden, üstü başı dağınık, çok tatlı bir fizik hocamız vardı. Kocaman kafasını çevreleyen yumuşak, gri bukleleri, yüzünden hiç eksilmeyen tatlı bir gülümsemesi ve kırmızı geniş yüzüyle ufak tefek bir adamdı. Okuldaki diğer hocaların aksine, Cambridge'de tezini pekiyi dereceyle verdiği söylenirdi. Bir gün ders sonunda, boğazını kesmeye karar veren birinin torbayı kafasına geçirirken çok dikkatli olması gerektiğini, yoksa arkasında kötü bir pislik bırakabileceğini söyledi.
Sonra zil çaldı, hep birlikte öğle yemeğine çıktık. Fizik hocası bisikletle evine gitti, başını bir torbaya soktu ve boğazını kesti. Pek fazla pislik yoktu. Korkunç etkilenmiştim.