kitap tanıtımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap tanıtımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2009 Pazar

Benim hüzünlü orospularım - Gabriel Garcia Marquez’in Romanına Pedofili Suçlaması!



Gabriel Garcia Marquez'in romanı '' Benim Hüzünlü Orospularım'' 'dan uyarlanan filmin geçen ay başlayacak çekimleri, fahişelik karşıtı bir grup yüzünden ertelendi.

Grup, filmin çocuk yaşta fahişeliği teşfik ettiğini iddia ediyor.

Roman 90. yaş gününde kendine hiç alışılmamış bir hediye vermeye kalkışan yaşlı bir gazetecinin serüvenini anlatıyor. Adam, bir genelev patroniçesini arıyor ve hiç el değmemiş genç bir kızla beraber olmak istediğini söylüyor. Gazetecinin 14 yaşındaki Delgadina'ya olan aşkı ve geçmiş anılarına geri dönüşünü, içsel çekişmelerini yansıtır. Delgadina ismini eski bir ispanyol romanından etkilenerek kendisi koyar. Kızın güzelliği ve saflığı karşısında sadece onu seyretmek zorunda kalan ve yaşının ağırlığını hisseden hüzünlü bir adamdır.

Romandan alıntılar

''Delgadina, ruhum benim.'' diye yalvardım O'na özlemle. ''Delgadina.'' Kız sıkıntılı homurtuyla bacaklarımdan kurtuldu, bana sırtını dönerek kabuğunun içindeki bir salyangoz gibi kıvrıldı. İçine kediotu katılmış o içecek benim içinde, onun için de pek etkili olsa gerekti, çünkü hiçbir şey olmadı ne O'na, ne de bana. Ama umrumda değildi. O'nu uyandırmanın ne yararı var ki diye sordum kendi kendime, böylesine aşağılanmış ve hüzünlü, bir kefal gibi soğuk hissederken kendimi.

27 Ocak 2009 Salı

özgürlük paylaşılmaz

zavallı sevgilim benim.bilsen sana ne kadar acıyorum. bir iki yalanla, yapaylığınla gerçek yüzünü saklayıp,sonradan öldürücü bir böcek halini aldığın için sana acıyorum.
ben...nereye kadar...dayanırım...hiç..bilmiyorum...
---
milyonlarca insanın içinde koca hiçlik olmanın duygusun bulmaya çalışıyorum.annemin benim için yaptığı bok çeyizleri, kadınların sahiplerini düşünüyorum.
---
mesleğimi sevmiyorum.hayatımın sonuna kadar bu sıçtığımın mesleğini sürdürmek istemiyorum.
---
tüm filmlerin, tüm salak dergilerin canı cehenneme...yalancılar...
---
bir sembol, bir eşya, anlamsız bir ad olmayı zamanla kabullenmek..
---
hiçbir erkek ayaklarıma kapanacak kadar alçalamazdı.
---
kadın olman seni erkeklerden farklı kılmaz.
---
hâlâ öğrenemedin mi? burası cennet değil, dünya. Dünyada yalan söylenir, kalp kırılır ve bencil olunur.
bencillik mi istiyorlar?
ben size bencilliği gösteririm.
---
siz hazır yemeklerin özgürlük koktuğunu da bilmezsiniz.
---
hormon kurbanı
---
fatalist herif
---
özgürlük paylaşılmaz.
---
Kucakla beni sevgilim, öp, haydi!
Durma, beklersen aşk biter.
---
oya şeneldir- çünkü onlar kadın adlı kitaptan sevdiğim cümleler
kitap fazla feminist olarak nitelendirilsede, gerçekleri anlatıyor,çok yazık ki dünya kitapta anlatılanlarla çepe çevre sarılmış durumda,okumanızı tavsiye ediyorum, özellikle evlenmeyi düşünen tipler okusun, ben şahsen evliliği asla düşünmeyen biri olarak(arada bi sevgi ölçme aracı olarak bu bi evlenme teklifimi gibi boktan espiriler yapsamda), bi kere daha ne kadar doğru karar verdiğimi anladım, çünkü anlatılanlar gerçek, salt feminist yaklaşımlar değiller

24 Ocak 2009 Cumartesi

Cenin ve Ceset

Piraye Şengel'in Cenin ve Ceset kitabından ruhuma sızanlar ( alıntılar)

ölüm gerekli bir şey kızım... sıkıldım her şeyden artık. ama isteyince de ölünmüyor ki...
---------------

X, günümüzde tıp biliminin ömrü uzatmakla birlikte bakıma muhtaç yaşlıları da arttırdığını düşünüyordu bu sırada. Belki yaşam uzamıştı, ama sürüne sürüne yaşıyordu çoğu. Bazıları da uzun süre yatalak yaşatılıyorlardı. Modern tıp denilen şey her şeyin doğasını değiştirmişti.
--------------

Neyse! Dert etme, benden kurtulmak istersen zehirleyiverirsin olur biter. İnsanlar eskiden birbirlerini zehirlerlerdi kızım... Birini yok etmek isterseniz en dertsiz olanıdır.
--------------

İnsan olmak istediği şeyi önce hayal etmeliydi.
--------------

İnsanoğlu aslında adi bir yaratıktır.İnsanın kötülük yapamadığı sadece iki hali vardır: Cenin ve Ceset hali. Çünkü isteselerde kötülük yapamazlar.
--------------

Kadının ruhundan sızan bir şey var sanki... Bakışlarına bir film senaryosu yazılır.
--------------

Küçük hikayeler insanın kalbini, büyük hikayeler beynini çarpar.
--------------

Antigone'den;

'' Hayır, hayır! Sizinki hesap kitap dünyasının dürüstlüğü! Benimki ise...
--------------

O, yaşamdan çok ölüme ait.
-------------

Küçümsediğiniz, sinir olduğunuz insanlar, aslında sizsiniz. Çünkü siz biz yok, hepimiz biriz.
------------

İkili ilişkileri beceremiyordu bir türlü. Aslında becermekte istemiyordu. Umrunda bile değildi. Özgürlüğünü engelleyecek hiçbir şeye tahammülü yoktu.
Sorumluluk almak, aşık olmak ya da ''el konulmak'' asla istemediği şeylerdi. Zor da olsa böyle yaşamaktan hoşlanıyordu.
-------------

homongolos: kadın düşmanı
-------------

Aşk, insanın saplantılı bir şekilde başkasını düşünmesiyle kendinden uzaklaşması hali değil miydi?
-------------

Bana doğru gibi gelen hiçbir şey yok ki aynı zamanda yanlışmış gibi gelmesin. Hiçbir şey için ahkam kesmemi bekleme benden, çünkü bende herkes gibi hiçbir şey bilmiyorum.
-------------

Aslında bu ülkenin sorunu ne biliyor musun? Herkesin ilk aklına geleni beğenip sanki 'simya sıçmış' gibi kıymetli sanması. Biraz daha derin bakmayı öğrenmemiz gerekiyor bence.
-------------

Hayat bir keçiboynuzunu kemirmeye benziyordu. Ağzının biraz tatlanması için kocaman bir şeyi kemiriyordun.
-------------

Zeki ve ölümlü bir yaratıktan daha trajik ne olabilir ki?
-------------

güzel konuşan janti adamlar...
--------------

İnsan sadece emeği ile değerli değildir, kendi başına değerlidir bana göre. Ama şimdi işkoliklerle doldu ortalık. Yavaşlık tedavülden kalktı artık. Hep hareket isteniyor insanlardan. Çünkü hareket etmiyorsan çalışmıyorsun anlamına geliyor. Şirketlerdeki hayat bana göre gayri insani. Bu, büyük saçmalıktır. Üç kuruşa insanların bütün zamanını çalıyorlar. Kimliğini yaptığı işle açıklıyor zavallılar.
--------------

Geçmişteki Hristiyanların 7 günahı artık bugün sevaba dönüşmüş durumda. Bu insanların ilişkilerine, ev hayatlarına da yansıyor doğal olarak. Sadakat yok, uzun vade yok, sevdiklerine zaman yok, gelecek korkusu var! Çok mutsuzlar... Oysa insan derin ilişkilere ihtiyaç duyan bir varlıktır. Eğer bu kapitalizm denen vahşi şey uygarlaşmazsa büyük zaiyatlar verilecek dostum!
--------------

Herkes kendi hayatını yaşar, ne olur olsun başkasının hayatını yaşamak istemem.
-------------

Sakatlara, ruh hastalarına, eşcinsellere, sefih insanlara ve uyuşturucu kullananlara zaafı vardı. Ucube insanları seven biriydi. Kendi güzeldi ama ruhu ucubeydi.
--------------

halinde tavrında koyu bir yanlızlık vardı. kırık döküktü sanki kanatları.
--------------

İnsanlar var olduklarını ispatlamak için afra tafra yapıp duruyorlar. Buradayım, ben güzelim, ben bilirim, ben şuyum, ben buyum... Komik! Hem de çok. Hiçbir şey değiliz aslında. Ne yazık ki bunu öğrenmek çok zaman alır.
--------------

Her kim olursa olsun anılar olmayınca bir şey ifade etmiyor...
--------------

Hayat ona taleplerini sıfıra indirmeyi öğretmişti bir süredir...
-------------

Geceye ait her heyi çok seviyordu. Sokak lambalarını, kedileri, dolmuş taşmış çöp kutularını, arada bir sessizce geçip giden arabaları.
-------------

ayak üstü yalanlar
-------------------------------------------------------------------------------------------------

şu sıralar Türk yazarlara sardım. Kaliteli yapıtlarla karşılaşmak beni çok mutlu ediyor. Önce Nevra Bucak, şimdide Piraye Şengel. çok mutluyum eheh. Yaşasın Edebiyat!!! :p

23 Ocak 2009 Cuma

Kafka'nın freudyen öyküsü

Franz Kafka'nın kendi kendisini yargıladığı ve ölüme mahkum ettiği otobiyografik analiz niteliğindeki 'Yargı' öyküsü üzerine...

Kafka, 1912 sonbaharında yazdığı 'Yargı' öyküsünde 'baba - oğul' ilişkisini kendi biyografisi üzerinde işlemiş ve yansıtmıştır.

Kafka'nın 20. yüzyılın başlarında gelişmeye başlayan hemen hemen tüm genç kuşak insanları gibi babasıyla hep sorunları olmuştur. Bunu otobiyografik bir dışavurumla en açık bir biçimde 'Yargı'da anlatmış, kendisini yeniden yaratmıştır. Öykü çok kısa bir özetlemeyle belki şöyle toparlanabilir:

Genç iş adamı Georg Bendemann, güzel bir ilkbahar mevsiminin bir pazar günü görece aydınlık ve insana umut veren çalışma odasına oturmuş Petersburg'da yaşayan sanal bir eski çocukluk arkadaşına mektup yazar, ve 'oyunsu bir yavaşlıkla' mektup kağıdını zarfa koymaya çalışır... Arkadaşı yıllar önce evinden kaçıp Rusya'ya gitmiş, bir mağazada çalışmakta, ama işleri ve diğer arkadaşlık ilişkileri pek de başarılı gitmemekte, oldukça yalnız bir yaşam sürdürmektedir... Kısaca (kaçmış ama) başarısız (da) bir yaşamı olmuştur. Kendisinin işleri ise oldukça iyi gitmektedir. İki yıl kadar önce annesini kaybetmelerinden sonra (eşinin desteğini de yitiren) babası iyice çökmüş, şimdi mağazanın oldukca karanlık ve geri plandaki bir odasında bütün gününü eski gazeteleri okumakla geçirmektedir.. Zaman zaman mağazanın işlerine katılsa da, yönetimin önemli bölümünü çoktan Georg'a devretmesi gerekimiştir. Georg da bu arada nişanlanmış, zaten mektubu da bu eski arkadaşını düğününe davet etmek için yazmıştır... Ancak bu uzaktaki arkadaşından nişanlısının bile pek haberi yoktur.

Georg, yazdığı mektubu cebine sokarken, uzun koridorun sonundaki babasının karanlık odasına girmek ve bu mektuptan onu haberdar etmek gereksinmesi duyar. Babasına Petersburg'da yaşayan arkadaşına yazdığı mektubu gösterir. Babası şaşırır. Ve hatta "senin Petersburg'da arkadaşın var mıydı?" diye sorar. Georg, "evet" diye yanıtlar ve bu konuda bilgiler vermeye çalışır... Sonra da babasının yorgun göründüğünü, dinlenmeye gereksinimi olduğunu söyler... Soyunmasına yardım etmek ister... Babasını kollarına alıp yatağına taşır. Kendi elleriyle babasının üzerini örter... Yorganı omuzlarının hayli üzerine değin çeker. Ayrıca, ayaklarının bile yorganla gereği gibi örtünüp örtünmediğini kontrol eder.

'Ben ölmüş değilim'
Ama tam da bu an'da babası birden yorganı büyük bir güçle üzerinden atar; "Üstümü örtmek istiyorsun hayırsız çocuğum, ama henüz örtülmüş (ve de ölmüş) değilim" diye bağırır... Ve dev gibi bir görünümle yattığı yerden ayağa kalkar. "Sen babanı altettiğini sanıyorsun ama .... baksana sen bana ... sakın yanılmayasın ben hâlâ senden daha güçlüyüm..." der... Öfkesini ve bağırmasının sürdüren baba, oğluna "Seni şimdi suda boğularak ölmeye mahkum ediyorum"... diye kesin 'Yargı'sını açıklar.

Georg, kendisini babasının odasından kovulmuş hissedip dışar çıkar, koşarak ilerideki köprünün korkuluklarına varır, sıçrayıp arkasına geçer... Ve son sözleri olarak "sevgili anneciğim, sevgili babacığım! Doğrusu ben her zaman sizleri çok sevdim!" diyerek kendisini aşağıya suya bırakır. "O sıra köprü üzerinde yoğun bir trafik vardır..." Dostu Kurt Wolff'un söylediğine göre, "en sevdiğim çalışmam" dediği bu öyküde Kafka tam da Freud'un 'Totem ve Tabu'sunun ilk bölümünün İmago dergisinde yayımlanmaya başladığı günlerde kendi kendisinin bir tür otopsisini (otobiyografik analizini) yapmaya, bedensel ruhsal konumunu sorgulamaya, tanımaya tanıtmaya çalışmış.. Daha somut söylersek 'Yargı' öyküsü Kafka'nın Kafka olmasını sağlamış. Sonra da 1919 yılında yazdığı 'Babama Mektup'da bu durum daha da pekişmiştir.

Bu öyküde oğul/Georg, olasılıkla Kafka'nın kendi çocukluk özlemlerini dile getiren uzaklara giden kendi başına bir yaşam kuran, sanal arkadaşını (hiç olmazsa mektup yazarak) anımsayıp iç döktüğü özbenliğidir. Gerçek (reel) oğul, mağazanın yönetimini eline almak üzereyken gene de içinden bir türlü atamadığı bu düşüncelerini babasına anlatmak gereksinimi duyar, düşlerinde olsun duyumsadığı 'suçunu' itiraf etmek, mektubu göstermek bahanesiyle odasına girer... Yorgun, halsiz ve neredeyse ölmek üzere babası onun bu tür 'başkaldıran nitelikteki' düşlerine bile öfkelenir... Birden ayağa kalkar, ve oğulu ölüme mahkum eder...

Oğul bir an biraz itiraz edecek bir şeyler düşünür; kendisine bildirilen 'Yargı'dan ve onun buna uygun hareket etme kararı alışından, kısası yaptığı işten orgazm olacak ölçüde haz duyarak, kendisine söylenenleri yapar. Koşarak gidip kendisini köprüden aşağıya atar... Burada babaya karşı duyulan güç/sevgi ambivalanz duyguları öfke/homoseksüel bağlantıları alacakaranlık bir ortamda çok örtük(müş gibi) olmalarına karşın olabildiğince açık sergilenir. Öykünün son cümlesi çok anlamlıdır, Georg kendisini suya atarken köprünün üzerinde yoğun bir trafiğin olduğu yazılır. (Almancası : "...ging über die Brücke ein geradezu unendlicher Verkehr" şeklindedir. 'Verkehr', Almancada hem iletişim, trafik hem de cinsel ilişki, haz, doyum için sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Kafka bunu (babaya karşı duyduğu homoseksüel duyguyu vurgulamak için) özellikle kullanmış... Ayrıca Max Brod'a öykü tamamlandığı, son cümlesi yazıldığı an'da yoğun bir cinsel boşalma duygusu (ejakülasyon) içinde olduğunu söylemiştir...

Oğul babasını yatağa yatırıp üzerini yorganla iyice örttüğü, kapadığı an'da (bile) baba, insanüstü tanrısal bir güçle ayağa kalkabilmiş... Oğul da büyük bir çaresizlik içinde kendileri hakkında verilmiş ölüm 'Yargı'sını (ilktoplumlara özgü bir tür 'Voodoo ayinlerine' benzer davranışlarla) uygulamıştır... 'Yargı' öyküsünün ardından Birinci Dünya Savaşının başlamasının arifesinde, 1914 yılının Temmuz ayının sonlarında (en geç) Ağustos ayının başlarında Kafka artık insanın 'meta suçunu', insanın 'dünyaya geldiği an'da zaten varoluşsal suçlu olduğu konusunu tartışacağı 'Dava'yı yazmaya başlamıştır... Bu durum yeni yüzyılın insanının otorite karşısında hiçbir itiraz etme gücünde olamayışının bir tür kanıtını (da) dile getirir.

Otobiyografik bir hesaplaşma

Öyküde babasının birden ayağa kalkması Kafka'da büyük bir suçluluk duygusu uyandırır... Nereden gelir bu suçluluk duygusu? Bilemeyiz. Günlüğünde bunun otobiyografik bir hesaplaşma olduğunu yazar... Kafka burada (belki de) kendi durumundan, babası ile olan ilişkilerinden (süper - ego karşısında duyulan varoluşsal bir suç/acı çekme ve de aynı zamanda haz duygusundan) kalkarak 'insanlığın durumunu' (Conditio humana') anlatır. Freud da ileriki yıllarda sıklık, ama özellikle de 1930 yılında yazacağı 'Kültür İçinde Huzursuzluk' yapıtında böylesi 'yazgısı kaçınılmaz olan suçluluk duygusunun' altını çizer. Bu belki de Goethe'nin de vurguladığı, Prometheus'lara özgü/benzer bir suçluluk duygusudur. Ama belki de Kafka'nın inkârı çok daha ileri düzeylerdedir... Yapıtlarda kimi zaman aşılması olanaksız kapalı bir dünya gözlenmez. İnsanlar, insan olmanın aşılması zor hatta çok kez olanaksız yasallıklarını, tıkanan kanallarını aşmaya çalışırlar, içlerinde hep bir umut vardır ama sürekli olarak kapalı kapılara çarpılır. Sonunda suç ve günahın (dahi) söz konusu edilemediği, sadece 'yoksama ve tahribin' bulunduğu bir dünya ile karşılaşılır... Freud'un 'inkarları kendi başkaldırısını çok aşan' ve bir anlamda yurttaşı sayılabilen Bohemyalı, Yahudi yazar Franz Kafka'dan haberdar olmadığını düşünmek oldukça zordur, ama ne yapıtlarında ne de mektuplaşmalarında Kafka'dan söz ettiği görülmez. Bu tavır da olsa olsa 'insanlığın durumu' ile açıklanabilir.

1 Ocak 2009 Perşembe

madam bovary

madam bovary'i yazarken münzevi bir çıldırı yaşayan Flaubert, başını kitabından kaldırıp mektup yazdığı nadir aralardan birinde, yazma sürecini bakınız şöyle anlatmış:

'' İşimi gözüdönmüş sapkın bir aşkla seviyorum.bir derviş karnını dalayan kıl gömleğini nasıl severse.kendimi çok fazla düzüşmüş bir adam gibi hissediyorum, aynı kendinden geçmişlik, aynı dermansızlık.. ''

24 Kasım 2008 Pazartesi

Vadi'nin derin şifreli kitabı



Kurtlar Vadisi, "derin bir oyunu" mu bozuyor? Erdoğan operasyonu kitabı neyin nesi, kim yazdı? İlginç şifreler var.

Bir dizi ve o dizide işlenen bir kitap... Yazarları çok önemli 2 sima. Bu kitap "derin bir oyunu" bozmak için mi yayınlandı? Kurtlar Vadisi'nin misyonu ne? Tutkun Akbaş'dan ilginç bir analiz...

Kurtlar Vadisi Türkiye'nin, stratejik yol haritasına dair "vizyon çizen" neredeyse tek "think-tank merkezi" işlevi görüyor bu dizi. Stratejik araştırma merkezleri ne iş yapar sizce? Senaryo yazar. 10, 20 ve hata 30 yıl sonrasını görür, "projeksiyon" yapar. Türkiye'de de think-tank'lerin yerine bu işleri Kurtlar Vadisi yapar oldu!

En son izlediğimiz 44. bölümde önümüze konan mesajı izlediniz. Şifrenin adı, "Erdoğan Operasyonu." İskender Büyük'ün elinden düşürmediği bu kitaba salt bir "kitap reklamı" olarak bakanlar, Kurtlar Vadisi'ndeki en önemli "anahtar kelime"yi ya da "password"u ıskalamış demektir.

Nedir peki bu "Erdoğan Operasyonu" kitabının esbab-ı mucibesi?



Şifreler şifreleri doğuruyor, gelin hep birlikte bunun perde arkasına bir göz atalım. "Erdoğan Operasyonu" kitabı birkaç ay evvel piyasaya çıktı. Kim bastı? Timaş Yayınları. Hem "muhafazakar" hem de "demokrat" bir yayınevi. Tıpkı AKP'nin kendini tanımladığı "muhafazakar demokrat" kimlik gibi...


Kitabı kim yazdı?


İki isim. İkisi de çok önemli isim. Biri eski MİT mensubu Mahir Kaynak. Diğeri Kurtlar Vadisi yapımcılarıyla aynı dergahtan feyz alan, "ağabey" Ömer Lütfi Mete.

Kitapta ne anlatılıyor?


Aslında Kurtlar Vadisi'nin yapmaya çalıştığı şeyin ta kendisi anlatılıyor… "Misyon" aynı. Ortada bir senaryo var. Artık küresel dünyada psikolojik savaş diye bir kavram varsa savaşın silahları da senaryolar oldu. İşte Ömer Lütfi Mete ile Mahir Kaynak da bir senaryo üzerinden bu kitabı yazdılar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yapılacak bir darbe girişiminden söz ediyor kitap.


Gelin önce bu kitaptaki senaryolara biraz daha yakından bakalım.


Kurtlar Vadisi ekibinin çok önemsediği Ömer Lütfi Mete'nin Mahir Kaynak'la ortak yazdığı kitapta, "Türkiye'ye, özellikle dış politika alanında yön tayin etme amaçlı bir operasyon uygulandığı" tezinin üzerinden olası ihtimaller sıralanıyor Bunlardan en dikkat çekeni, "Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin tasfiyesi" iddiası. İşte kitaptaki senaryolardan birkaçı:


SENARYO 1- Bugün iki düşman gibi görünen ABD ve Rusya perde arkasında yeni bir denge politikası kurmak için anlaştılar. Türkiye'nin bu yeni düzende hangi safta yer alacağını konuşmamız lazım. Çünkü bu yeni süreç,Türkiye'de büyük dönüşümlere sebep olacak.


TASFİYE- Yeni süreçte Erdoğan ve ekibi tasfiye edilecek fakat yine bu partideki bir grup isim iktidara gelecektir. Yeni lider orduyla kavga etmeyen, eşinin başı açık ama başörtüsünü serbest bırakacak, Kürt değil ama Kürtlerle çatışmayan biri olacak…


SENARYO 2- Gül ve Erdoğan arasındaki ayrılık, Türkiye'nin stratejik müttefikinin hangi güç olacağı konusundaki görüş farklılığından kaynaklanıyor. Meselâ Gül, İngiltere ile ittifak kurmak isterken, Erdoğan ABD'yi tercih ediyor olabilir. İngiltere Kraliçesi'nin ziyaretini böyle değerlendirmek gerekir.


GÜL'ÜN ADAMI GELEBİLİR- Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle, aslında başbakan olmasının önüne geçmek istediler. Şimdi süreç tersinden işliyor. Bu kez iktidara, Gül'ün uyguladığı politikaları takip edecek bir isim geçebilir… Yeni sezonla birlikte Kurtlar Vadisi, Türkiye'de yaşanan "yapısal dönüşümü" işliyor. Artık dizinin odağında bu değişimin yarattığı çatışma ve yansımaları var. Devlete yön vermeye çalışan uluslararası ve özellikle de ABD-İsrail bağlantılı derin bir yapı ile bunu yok etmeye "adanmış" başka bir derin yapının savaşı…






Peki Kurtlar Vadisi bu operasyonun neresinde?


En önemlisi Kurtlar Vadisi'nde devlet ortada yok! Hiç de olmadı. Devlet Polat Alemdar'ın ta kendisi çünkü! Şifre çözücü izleyici işte bu yüzden ısrarla Polat Alemdar'ın nerde durduğuna odaklandı. Türkiye'nin "de facto" gerçekliği düşünülürse, Kurtlar Vadisi bir "oyunbozan" rolüne mi soyundu? Birilerinin oyunu bozulacak? Kurtlar Vadisi yeni bir "darbeyi" önleyecek anlaşılan. Bize de, "Umarız demokrasi kazanır" demekten gayri bir söz söylemek düşmüyor bu durumda...



***:alıntıdır.

15 Kasım 2008 Cumartesi

John Fante



John Fante (1909-1983), İtalyan kökenli, üç çocuklu, yoksul bir ailenin üyesi olarak 1909 yılında, ABD’de Colorado’da doğdu. Çocukluğu, yoksulluğa ve İtalyan-Katolik ayrımcılığa karşı mücadele ile geçti. Annesi takıntılı bir dindardı; babası ise geçici işlerde çalışan başına buyruk biriydi. Üç erkek kardeşin en büyüğü olarak, aile içerisindeki duygusal dalgalanmalardan nasibini çokça aldı.

Fante’nin babası başka bir kadın için ailesini terk ettiğinde bu olay, aile için bir dönüm noktası olmuştur. Anne Fante, sinir krizlerine yenik düşüp yaşamını depresyonlarla kurulu bir dünyanın içinde geçirmiştir. Bu olay, küçük yaşta Fante’yi derinden etkilemiş; toplumsal anlamda umursamazlığı genel tavır olarak benimsemesine neden olmuştur. John Fante’nin romanlarında toplumsal anlamda bir tavırdan çok bireysel bir yaşam karşıtlığı görülmesinin temelinde de bu umursamazlığın ve içe dönüklüğün etkisi vardır. Çocukluk ve ilk gençlik dönemini Bahara Kadar Bekle Bandini’de olanca açıklığıyla anlatmaktadır.

Birçok yazar gibi Fante de kendi değişken egosunu yaratmış bir yazardır. Eserlerinin baş kişisi Arturo Bandini, ki kendi yaşamıyla özdeşleştirdiği bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır, Güneydoğu Kaliforniya kasabalarında, ağır koşullara sahip düşük ücretli işlerde çalışarak hayatta kalmaya çalışan, İtalyan-Amerikan arada kalmışlığını fikirleri ve davranışlarıyla çokça belli eden, kızgın bir gençtir. Kendi tabiriyle, her şeyin içine tükürür.

Colorado Üniversitesi’ni yarım bırakıp yazmak için 1929’da Los Angeles’e geldiğinde Fante işe televizyon yazarlığı ile başlamış ve bu işi “İsa’nın krallığındaki en iğrenç iş” olarak tanımlamıştır. Full of Life, Something for a Lonely Man, Walk on the Wild Side film yapılmış senaryolarından bazılarıdır.

1932´de ilk kısa öyküsü The American Mercury´de yayınlanmıştır. Bunun devamında, The Atlantic Monthly, Esquire, Harper´s Bazaar gibi dergilerde öyküleri çıkmıştır.

İlk romanı Los Angeles’e Giden yol’u 1936’da yayınevlerine basılması için götürse de olumlu bir yanıt alamamış, ancak ikinci denemede romanı Bahara Kadar Bekle Bandini’yi 1938 yılında yayımlatmayı başarmıştır. İki önemli dergide bu romanı yılın en iyi romanlarından biri olarak lanse edilmiştir.

Romanları, Bahara Kadar Bekle Bandini, Los Angeles’e giden Yol, Toza Sor, Bunker Tepesi Düşleri, otobiyografik ve işlenmemiş düz yazının bir birleşimidir. Tüm bu romanlar, yaşamından kesitleri barındırmaktadır.

Fante’nin Edebiyat çevresi tarafından yeniden keşfedilmesinde ve fanatik bir hayran kitlesi kazanmasında, 1980’lerde Bukowski tarafından yapıtlarının tekrar basılması için başlattığı kampanyanın büyük bir etkisi olmuştur. Bukowski 1979’da John Fante üzerine yazdığı yazıda ona hayranlığını açıkça belli etmiştir. Bu yazının Bukowski severleri John Fante’ye yakınlaştırdığı da bir gerçektir.

Şöyle yazmıştır Bukowski:
“Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Bir kaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyorlardı, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla içiçe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi… Kütüphane kartım vardı. Kitabı alıp odama götürdüm, yatağıma uzandım, okumaya başladım ve çok geçmeden farklı bir üslup geliştirmiş biri ile karşı karşıya olduğumu biliyordum. Kitabın adı "Toza Sor" yazarı ise John Fante´ydi. Fante´nin yazarlığıma ömür boyu sürecek bir etkisi olacaktı.

1955’ten itibaren şeker hastası olan Fante, 1978 yılında hastalığının artmasıyla körlüğe yakalandı; son romanı Bunker Tepesi Düşleri’ni eşi ile birlikte tamamladı.

Fante, 8 Mayıs 1983’te 74 yaşında Los Angeles’te öldü.

***: Fante, bukowski'nin her fırsatta övdüğü, övmekte de haksız olmadığı, iyi bi yazar, benzetmeleri insanı gerçekten etkiliyor. Bütün bu yorumları tek bi kitabını okuyarak yapıyor olmam belki saçma ve erkenden olucak ama yapıyorum işte. - Üzümün Kardeşliği- iyi kitap, bi ara vakit bulursanız okuyun

24 Eylül 2008 Çarşamba

Otomatik Portakal


Otomatik Portakal eleştirel bir roman. Ahlaki davranıştan ve erdemden yoksun bir antikahraman olan Alex'in tıbbın şahane(!) buluşuyla "topluma yeniden kazandırılma" serüveni anlatılıyor Otomatik Portakal'da. Şiddet yanlısı kahramanımız, gördüğü tedavi sonucu pasif ve her türlü emre itaat edebilecek hale geliyor sonunda. Toplumun değer yargılarını, iyi ve kötü kavramlarını, hatta sanat anlayışını, sanattaki şiddet ögesini... hepsini eleştiriyor bu roman. Sevgili kahramanımız Alex, "Söyleyin ne yapacağımızı ha?" diyor, en başta içinizde kendisine karşı büyüttüğünüz öfke kitabın sonunda acıma duygusuna dönüşüyor. Çarpıcı bir kitaptı bence. Yazarın söylediği şu sözler, son noktayı koymak için tam da gerekli olan sözler: "Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum."

~Anthony Burgess

18 Eylül 2008 Perşembe

Leviathan'da Cinayet



Paris 1878: İlginç biri olan antikacı Lord Littleby ve on hizmetkârı, Littleby Malikânesi’nde ölü bulunurlar. Bu arada paha biçilmez bir Hint şalı da kaybolmuştur. Komiser 'Baba' Gauche, suç mahallinde balina şeklinde altın bir anahtar bulur. Ve bunun Southampton Limanı’ndan Kalküta’ya ilk seferini yapmak üzere olan Leviathan adındaki dev yolcu gemisinin bileti olduğunu anlar. Komiser, katilin de yolcular arasında olduğundan kesinlikle emindir...Uluslararası bir üne sahip olan Boris Akunin’in son romanı olan Leviathan’da Cinayet, okuyuculara son sayfasına dek gerilim dolu anlar yaşatıyor.

Not: ilginç bi kitap okumanızı tavsiye ederim.yahu nerden buliyim ben bu kitabı zaten kitap fiyatlarıda çok uçmuş okumak mümkün mü he diye düşünüyorsanız,kitap bende var,kütüphaneden ödünçaldım.size bi güzellik yapıp taratabilirim.e-kitap olarak okuyabilirsiniz.tabi bu kesin değil tamamen zevkime,şevkime ve insaniyetime kalmış:p