igloo'da çadırda kulübede villada ve hatta uzayda yaşayan canlıları ilgilendiren meseleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
igloo'da çadırda kulübede villada ve hatta uzayda yaşayan canlıları ilgilendiren meseleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Aralık 2009 Cuma
Hollanda’nın Başkenti Amsterdam’da her gün, “Çorba Otobüsü” adı verilen bir otobüs günde beş tur atmakta, Amsterdam sokaklarında gördüğü evsizlere yiyecek, giyecek, battaniye ve ilaç dağıtmaktadır. AB’nin kurucu üyelerinden olan Hollanda’nın Başkentinde bu onur kırıcı acı manzara yaşanırken...
5 Aralık 2009 Cumartesi
Türkiye'de her 4 kişiden 1'i ruh hastası
"44 kişi öldürüldü.
Köyün adı "Bilge"ydi.
*
Bir baba, geçenlerde 4 çocuğu ve eşini vurduktan sonra kendi kafasına sıktı.
“Mutlu” sokak.
“Ölmez” apartmanında.
*
Dün, 8 kişi katledildi.
“Huzurevleri” mahallesi
*
Hollywood’un dekorlarına benziyor Türkiye…
Dışarıdan bakıyorsun, şahane palas.
İçeri giriyorsun ki aslında kalas.
*
Başrolde biz… Hepimiz
*
Psikiyatr uzmanları bangır bangır bağırıyor, her 4 kişiden 1’i ruh hastası bu ülkede…
Ekonominin bu kadar bozuk olmadığı 10 sene önce 7 kişiden 1’iydi… Herkes domuz gribinden korkuyor ama, panik atak salgını var şu anda… Depresyon had safhada, canımız burnumuzda… 15 milyon kişi stres kaynaklı uyku bozukluğu yaşıyor mesela."
( Yılmaz Özdil )
Köyün adı "Bilge"ydi.
*
Bir baba, geçenlerde 4 çocuğu ve eşini vurduktan sonra kendi kafasına sıktı.
“Mutlu” sokak.
“Ölmez” apartmanında.
*
Dün, 8 kişi katledildi.
“Huzurevleri” mahallesi
*
Hollywood’un dekorlarına benziyor Türkiye…
Dışarıdan bakıyorsun, şahane palas.
İçeri giriyorsun ki aslında kalas.
*
Başrolde biz… Hepimiz
*
Psikiyatr uzmanları bangır bangır bağırıyor, her 4 kişiden 1’i ruh hastası bu ülkede…
Ekonominin bu kadar bozuk olmadığı 10 sene önce 7 kişiden 1’iydi… Herkes domuz gribinden korkuyor ama, panik atak salgını var şu anda… Depresyon had safhada, canımız burnumuzda… 15 milyon kişi stres kaynaklı uyku bozukluğu yaşıyor mesela."
( Yılmaz Özdil )
2 Ekim 2009 Cuma
Açlık
Ordutarım kontrol şube müdürü Şaban Akpınar'ın dünya gıda günü ile ilgili yazısı, beğendim ekledim..
İnsanlığın en temel ihtiyacıdır gıda ... Çünkü gıda her şeyden önce gelir. Ulaşılamaması durumunda ise açlık, hastalık, ümitsizlik, ölüm ve gözyaşı vardır. Açlık, yalnızca bireylerin hayatını ve ümitlerini azaltmakla kalmaz aynı zamanda ulusların barış ve refah düzeylerini de bozmaktadır. Açlık ve yetersiz beslenmenin ekonomik maliyeti de son derece yüksektir. Açlık ve yetersiz beslenmenin hüküm sürdüğü ülkelerde verimliliğin dörtte üç oranında azaldığı görülmüştür. Açlığın olduğu yerde, genelde yokluğu olan gıda değildir. Yokluğu olan ya onu satın alacak olan para ya da ürün yetiştirilecek alandır. Dünya artık önceliklerini belirlemelidir. Her ne olursa olsun açlıkla mücadele edilmeli ve bütün insanlık, açlığı dünyanın ortak sorunu olarak algılamalı ve sorunun yoksul ülkelere gıda yardımıyla da çözümlenemeyeceğini bilmelidir.
İlk çağlardan bu yana insanlığın en temel sorunu olan açlık, ne yazık ki üçüncü bin yıla yaklaşırken de insanlığı tehdit etmekte, hızla artan dünya nüfusu doğal kaynakların tükenmesine neden olmakta ve bütün teknolojik gelişmelere rağmen açlık tehdidi hala sürmektedir. Açlık bugünü ve geleceği tehdit eden ciddi bir sorundur. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı bu sorunla yıllardır karşı karşıyadır. Açlık, insanlığın uykusunu kaçıran olgulardan biridir. Dünyanın hiç de azımsanmayacak büyük bir kesimi açlık, yoksulluk, sağlıksız koşullar gibi problemlerle karşı karşıyadır. Dünya ve özellikle insan hakları ihlalini olmaz yerlerde arayan “gelişmiş ülkeler”, insanın yaşamı için en temel hakkı olan gıdaya ulaşma hakkı ve açlıkla mücadelede duyarsız kalmaya devam ettikçe problem daha da büyümektedir. Çünkü gelişen dünyanın ve kullandıkları yüksek teknolojinin hedefi, açlığı önlemek değil, silaha yatırım yapmak, savaş alanları açmak ve ürettiği gıdayı silah olarak kullanmaktır. İşte 6 milyar nüfuslu, küreselleşmeye çalışan koca dünyanın tüyleri ürperten utanç tablosu; yeterli gıda tüketimi olanağı bulamayan insan sayısı 200 milyonu beş yaşın altındaki çocuklar olmak üzere 840 milyon, yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 2 milyar, güvenli su tüketim olanağı bulamayan insan sayısı 1,2 milyar, sağlık hizmetinden yararlanamayan insan sayısı 800 milyon …
Dünyada var olan oburluk ve alabildiğine tüketim israfı açlığın lehine yok edilmelidir. Üçüncü Dünya ülkelerinde her yıl binlerce insan açlıktan ölürken; Amerikalıların % 30’u, Avrupalıların % 25’i şişmanlık sorunu yaşamaktadırlar. Kısaca, geri kalmış ülkelerde gıda-ölüm; gelişmiş ülkelerde ise gıda-diyet ilişkisi vardır. Dengesizliği yansıtan en çarpıcı ölçütlerden birisi de, dünya nüfusunun en zengin kesiminin et ve balığın % 45’ni, en yoksulunun ise ancak % 5’ini tüketmesidir. Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyada her yıl meydana gelen 6 milyon çocuk ölümüyle doğrudan ya da dolaylı biçimde ilişkilidir.
İnsanlığın önünde bütün çıplaklığı ve acımasızlığıyla durmaktadır açlık … Bugün dünya, nüfusunun hızla artmasına rağmen, bütün insanları besleyecek kadar gıda üretebilmektedir. Ancak herkes eşit şekilde bütün gıdalara ulaşamamaktadır. Dünya toplam gıda üretiminin % 70’ini gelişmiş ülkeler (nüfusun yalnızca % 30’unun yaşadığı), % 30’unu ise gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler (nüfusun % 70’inin yaşadığı) gerçekleştirmektedir. Gıdayı paylaşmaya gelince insan hakları savunucuları yoktur ortalıkta…. Gıda bu, aynı zamanda silahtır.
Bugün ülkemizde açlık sorunu yaşanmamasına rağmen dengesiz ve yetersiz beslenme halkımızı tehdit etmektedir. Ülkemizde yeterli miktarda gıdaya ulaşamayan insan sayısının 13 milyon dolayında olduğu ifade edilmektedir. Halen yaklaşık 6,5 milyon kişi proteinsiz, 10 milyon kişide düşük kalorili gıdalarla beslenmektedir. Çünkü Türkiye'de temel besin ekmek ve diğer tahıl ürünleridir. Ülkemizde son 10 yılda nüfus % 18 oranında artarken, tarımsal üretim % 12 artmıştır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de açlık ve yetersiz beslenme sorununun temel sebebi nüfus artışı değildir. Sürdürülebilir gıda güvencesi, bütün insanların hakkıdır.
Bir diğer utanç tablosu da yeryüzünde bu kadar açlık çeken, yetersiz ve dengesiz beslenen insan varken gıdaların israf edilmesidir. Ülkemizde israf edilen ekmek ve değerlendirilemeyen meyve ve sebze miktarı milyonlarca nüfusu besleyecek miktardadır.
Ülkeler geleceğine güvenle bakmak, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve güçlü olmak zorundadırlar. Bu amaçla; tarımsal ürünlerimizi iyi değerlendirmek, gıda israfını önlemek, yetersiz ve dengesiz beslenmenin önüne geçmek, açlık çeken ve yetersiz beslenen insanları unutmamak ve açlıkla mücadeleyi bırakmamak zorundayız.
Zaman zaman görsel basında yer alan açlık çeken insanların görüntüsü, tüyleri ürperten bir sorun olarak bir gün herkesin kapısını çalabilir. Bu nedenle insanlık, açlık sorununa ortak duyarlılık göstermek ve çözüm bulmak zorundadır.
İnsanlığın en temel ihtiyacıdır gıda ... Çünkü gıda her şeyden önce gelir. Ulaşılamaması durumunda ise açlık, hastalık, ümitsizlik, ölüm ve gözyaşı vardır. Açlık, yalnızca bireylerin hayatını ve ümitlerini azaltmakla kalmaz aynı zamanda ulusların barış ve refah düzeylerini de bozmaktadır. Açlık ve yetersiz beslenmenin ekonomik maliyeti de son derece yüksektir. Açlık ve yetersiz beslenmenin hüküm sürdüğü ülkelerde verimliliğin dörtte üç oranında azaldığı görülmüştür. Açlığın olduğu yerde, genelde yokluğu olan gıda değildir. Yokluğu olan ya onu satın alacak olan para ya da ürün yetiştirilecek alandır. Dünya artık önceliklerini belirlemelidir. Her ne olursa olsun açlıkla mücadele edilmeli ve bütün insanlık, açlığı dünyanın ortak sorunu olarak algılamalı ve sorunun yoksul ülkelere gıda yardımıyla da çözümlenemeyeceğini bilmelidir.
İlk çağlardan bu yana insanlığın en temel sorunu olan açlık, ne yazık ki üçüncü bin yıla yaklaşırken de insanlığı tehdit etmekte, hızla artan dünya nüfusu doğal kaynakların tükenmesine neden olmakta ve bütün teknolojik gelişmelere rağmen açlık tehdidi hala sürmektedir. Açlık bugünü ve geleceği tehdit eden ciddi bir sorundur. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı bu sorunla yıllardır karşı karşıyadır. Açlık, insanlığın uykusunu kaçıran olgulardan biridir. Dünyanın hiç de azımsanmayacak büyük bir kesimi açlık, yoksulluk, sağlıksız koşullar gibi problemlerle karşı karşıyadır. Dünya ve özellikle insan hakları ihlalini olmaz yerlerde arayan “gelişmiş ülkeler”, insanın yaşamı için en temel hakkı olan gıdaya ulaşma hakkı ve açlıkla mücadelede duyarsız kalmaya devam ettikçe problem daha da büyümektedir. Çünkü gelişen dünyanın ve kullandıkları yüksek teknolojinin hedefi, açlığı önlemek değil, silaha yatırım yapmak, savaş alanları açmak ve ürettiği gıdayı silah olarak kullanmaktır. İşte 6 milyar nüfuslu, küreselleşmeye çalışan koca dünyanın tüyleri ürperten utanç tablosu; yeterli gıda tüketimi olanağı bulamayan insan sayısı 200 milyonu beş yaşın altındaki çocuklar olmak üzere 840 milyon, yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 2 milyar, güvenli su tüketim olanağı bulamayan insan sayısı 1,2 milyar, sağlık hizmetinden yararlanamayan insan sayısı 800 milyon …
Dünyada var olan oburluk ve alabildiğine tüketim israfı açlığın lehine yok edilmelidir. Üçüncü Dünya ülkelerinde her yıl binlerce insan açlıktan ölürken; Amerikalıların % 30’u, Avrupalıların % 25’i şişmanlık sorunu yaşamaktadırlar. Kısaca, geri kalmış ülkelerde gıda-ölüm; gelişmiş ülkelerde ise gıda-diyet ilişkisi vardır. Dengesizliği yansıtan en çarpıcı ölçütlerden birisi de, dünya nüfusunun en zengin kesiminin et ve balığın % 45’ni, en yoksulunun ise ancak % 5’ini tüketmesidir. Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyada her yıl meydana gelen 6 milyon çocuk ölümüyle doğrudan ya da dolaylı biçimde ilişkilidir.
İnsanlığın önünde bütün çıplaklığı ve acımasızlığıyla durmaktadır açlık … Bugün dünya, nüfusunun hızla artmasına rağmen, bütün insanları besleyecek kadar gıda üretebilmektedir. Ancak herkes eşit şekilde bütün gıdalara ulaşamamaktadır. Dünya toplam gıda üretiminin % 70’ini gelişmiş ülkeler (nüfusun yalnızca % 30’unun yaşadığı), % 30’unu ise gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler (nüfusun % 70’inin yaşadığı) gerçekleştirmektedir. Gıdayı paylaşmaya gelince insan hakları savunucuları yoktur ortalıkta…. Gıda bu, aynı zamanda silahtır.
Bugün ülkemizde açlık sorunu yaşanmamasına rağmen dengesiz ve yetersiz beslenme halkımızı tehdit etmektedir. Ülkemizde yeterli miktarda gıdaya ulaşamayan insan sayısının 13 milyon dolayında olduğu ifade edilmektedir. Halen yaklaşık 6,5 milyon kişi proteinsiz, 10 milyon kişide düşük kalorili gıdalarla beslenmektedir. Çünkü Türkiye'de temel besin ekmek ve diğer tahıl ürünleridir. Ülkemizde son 10 yılda nüfus % 18 oranında artarken, tarımsal üretim % 12 artmıştır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de açlık ve yetersiz beslenme sorununun temel sebebi nüfus artışı değildir. Sürdürülebilir gıda güvencesi, bütün insanların hakkıdır.
Bir diğer utanç tablosu da yeryüzünde bu kadar açlık çeken, yetersiz ve dengesiz beslenen insan varken gıdaların israf edilmesidir. Ülkemizde israf edilen ekmek ve değerlendirilemeyen meyve ve sebze miktarı milyonlarca nüfusu besleyecek miktardadır.
Ülkeler geleceğine güvenle bakmak, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve güçlü olmak zorundadırlar. Bu amaçla; tarımsal ürünlerimizi iyi değerlendirmek, gıda israfını önlemek, yetersiz ve dengesiz beslenmenin önüne geçmek, açlık çeken ve yetersiz beslenen insanları unutmamak ve açlıkla mücadeleyi bırakmamak zorundayız.
Zaman zaman görsel basında yer alan açlık çeken insanların görüntüsü, tüyleri ürperten bir sorun olarak bir gün herkesin kapısını çalabilir. Bu nedenle insanlık, açlık sorununa ortak duyarlılık göstermek ve çözüm bulmak zorundadır.
İsrail'in eski Savunma Bakan Yardımcısı Efraim Sneh, Batı ülkelerinin yaptırımlarla İran'ı durdurmaları halinde ülkesinin bu yıl sonuna kadar İran'a saldıracağını iddia etti.
İngiliz Daily Telegraph gazetesinde yayımlanan açıklamasında Sneh, İran'ın nükleer silah sahibi olmasının "kabul edilemeyeceğini" ve "hiçbir İsrail hükümetinin kaderini Tahran'ın nükleer çalışmalarını masada çözme uğraşı veren Barack Obama yönetiminin eline bırakamayacağını" belirtti.
Savunma bakanlığındaki görevi 2007 yılında sona eren Sneh, "Yahudi halkının mevcudiyetinden sorumlu olan tek varlık İsrail hükümetidir" diye konuştu. Sneh, İran'ın İsrail'e düşmanlığını açıkça beyan ettiğini, bu ülkenin nükleer silah kapasitesi olduğuna inandıklarını ve bu silahların zamanı geldiğinde İsrail'e karşı kullanılacağını söyledi."Harekete geçmek için iki ay süreleri kaldığını" kaydeden Sneh, İran'ın nükleer silah sahibi olmasının bölgede silahlanma yarışına da neden olacağını, Suudi Arabistan ve Mısır'ın kolayca İran'ı takip edeceğini ve İsrail'in bölgede "üç Pakistan" ile yaşamak zorunda kalacağını ifade etti.Sneh, İran'a saldırarak bir maceraya girmek istemediklerini, ancak risk alarak "geri dönülemez bir yola" da giremeyeceklerini kaydetti.
Hürriyet / 17 Eylül 2009
30 Ağustos 2009 Pazar
Stevia Bitkisi Karadeniz'de Yetiştiriliyor
Anavatanı Güney Amerika olan, şekerin 200-300 katı daha şekerli olan ve tatlandırıcı olarak kullanılan stevia bitkisi Türkiye'de ilk kez Karadeniz'de yetiştiriliyor.
Ordu Defterdarlığı Köprübaşı Vergi Dairesi Müdür Yardımcısı Ahmet Uçar, Eskipazar köyündeki fidanlığında stevia bitkisi yetiştirmeye başladı. Bitkinin tohumunu kargo vasıtasıyla Brezilya'dan getirdiğini belirten Uçar, fidanlığını kurduktan sonra çok değişik bitkiler yetiştirmek istediğini, internette sörf yaparken stevia bitkisini gördüğünü ve talepte bulunduğunu söyledi. Yüzyıllardan beri tatlandırıcı ve tedavi edici özellikleri nedeniyle kullanılan stevianın (şeker bitkisi) Japonya'da da 30 yılı aşkınbir süredir milyonlarca kişi tarafından tatlandırıcı ve gıda katkısı olarak kullanıldığını, bu bitkiden elde edilen özütün, kan şekerini düzenleyici etkileri olduğunun kabul edildiğini belirten Uçar, stevianın şeker hastaları için uygun olduğunu dile getirdi. Uçar, "Stevia normal şekerin 250-300 katı daha şekerli olarak algılanmaktadır. Bu nedenle bir tutam şeker bitkisi tozu, bir litre çay, kahve veya diğer içecekleri tatlandırmaya yeterli olmaktadır. Bu durumda stevia şeker hastaları için uygun bir bitkidir. Ben bu bitkiyi yetiştirip yan gelir yapmak istiyorum" dedi.
Ordu Defterdarlığı Köprübaşı Vergi Dairesi Müdür Yardımcısı Ahmet Uçar, Eskipazar köyündeki fidanlığında stevia bitkisi yetiştirmeye başladı. Bitkinin tohumunu kargo vasıtasıyla Brezilya'dan getirdiğini belirten Uçar, fidanlığını kurduktan sonra çok değişik bitkiler yetiştirmek istediğini, internette sörf yaparken stevia bitkisini gördüğünü ve talepte bulunduğunu söyledi. Yüzyıllardan beri tatlandırıcı ve tedavi edici özellikleri nedeniyle kullanılan stevianın (şeker bitkisi) Japonya'da da 30 yılı aşkınbir süredir milyonlarca kişi tarafından tatlandırıcı ve gıda katkısı olarak kullanıldığını, bu bitkiden elde edilen özütün, kan şekerini düzenleyici etkileri olduğunun kabul edildiğini belirten Uçar, stevianın şeker hastaları için uygun olduğunu dile getirdi. Uçar, "Stevia normal şekerin 250-300 katı daha şekerli olarak algılanmaktadır. Bu nedenle bir tutam şeker bitkisi tozu, bir litre çay, kahve veya diğer içecekleri tatlandırmaya yeterli olmaktadır. Bu durumda stevia şeker hastaları için uygun bir bitkidir. Ben bu bitkiyi yetiştirip yan gelir yapmak istiyorum" dedi.
6 Temmuz 2009 Pazartesi
Ve 700 bin Doğu Afrikalı ölmek üzere!
Afrika’nın doğusunda baş gösteren kuraklık tüm şiddetiyle hüküm sürmeye devam ediyor. Son 50 yılın bu en etkili kuraklığı 11 milyon Doğu Afrikalı’yı etkiliyor. Kıtaya acil yardım ulaştırılmadığı takdirde 700 bin insan, açlık ve susuzluk nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Sınırlı sayıdaki otlaklar ve su kaynakları başında ise kavgalar başlamış durumda. Çiftlik hayvanlarının %70’inin telef olduğu Kenya’da onlarca insan, çıkan bu çatışmalarda hayatını kaybetti. Eğer şiddetli kuraklıkların vurduğu Afrika’nın imdat çağrısına bir an önce kulak verilmezse 10 yıl içerisinde 45 milyon çocuğun hayatını kaybetmesi bekleniyor.
26 Kasım 2008 Çarşamba
SIOE ( Stop Islamisation of Europe) - Batı'nın İslamlaştırılmasını Durdurun Örgütü
''Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa evet! İslam'a Hayır!'' sloganıyla kurulan (Batı'nın İslamlaşmasını Durdurun) adlı örgütün İslam karşıtı eylem çağrısı, Batı dünyasında haçlı ruhunun giderek nasıl da azgınlaştığını gözler önüne seriyor.
İŞTE SİTELERİNDEKİ PROPAGANDALAR:
BAĞIMSIZLIĞINIZ İÇİN AYAĞA KALKIN – BİZİM KUŞAĞIMIZIN "TUZ YÜRÜŞÜ"
Öyle bir an olur ki nehrin bir kenarında durursunuz ve karşıya geçmek veya olduğunuz yerde kalmak arasında bir karara varmanız gerekir. Karşıya geçmek sizi, hayal gücünüzün beslediği korkularla dolu bilinmeyen bir yere götürür. Sizin bulunduğunuz taraf evinizdir, belki güvenli değildir ama evinizdir.
Avrupa şu anda böyle bir geçiş noktasında, bizler biliyoruz ki politikacılarımız yıpranmış ve işlerliğini yitirmiş demokratik bir sistemin eski fakat beceriksiz liderleridir –ve bizler ya karşıya geçmeyi seçeceğiz veya yerimizde kalacağız – demokrasi adına kendimiz bir savaş vereceğiz veya onu saçma akademik bir ahmaklık içinden zuhur eden politikacılara terk edeceğiz.
Rousseau'nun, Fransız Devrimi'nin filozofunun, bize gerçeğin yalın gücün ile işaret ettiği gibi; O şöyle demişti, İnsan özgür doğar fakat her yerde zincirlenmiş bir haldedir.
Vurulduğumuz zincirler demokrasi ve hukuk – kendi özgür irademizi yöneticilerimizin ellerine teslim ettik, her ülkedeki her vatandaşın güvenlik ve özgürlüğünü koruma görevini yerine getireceğine güvenerek- Böyle yaparak, kendimizi en güçlü olanın hükümranlığından korumuş oluyorduk.
Fakat Müslümanlar en güçlü olanın hükümran olması ilkesini tekrar Avrupa'ya getirdiler. Demokratik olarak seçilmiş olan yöneticilerimize gösterdiğimiz güven ihlal edildi. Liderlerimizin demokratik hukuku yüceltmesi gerekiyordu, fakat onlar şu anda güçlü Müslüman ümmetin azameti karşısında boyun eğiyorlar. Şimdi ne özgürlüğümüz var – çünkü bizler kanuna saygı duyuyoruz – ne de hukukumuz var – çükü İslamcılar Roma hukukunu tanımıyorlar.
Bu kadarı yeter - şimdi uyanma ve özgürlüğümüzün tehlike altında olduğunu anlama zamanıdır – ve bunun için savaşma zamanıdır.
Şimdi, Avrupa işbirliğinin politik sisteminin idari merkezine bir yürüyüş gerçekleşecek. Ve bu yürüyüş çok önemli çünkü bu Avrupalıların İslamcıların tiranlığına karşı oluşturduğu ilk barikat olacak. Bu faşist bir eylem olmayacaktır, bu kalbine demokrasinin özgürlüğünü kalbine yerleştirmiş Avrupalılar topluluğunun bir yürüyüşü olacaktır. Zenciler, Yahudiler, homoseksüeller, Protestanlar, Katolikler ve Brüksel'deki eylem için – ilk olarak özgürlük için sonra da kendilerini ilgilendiren konularda söz söyleyebilmek için – İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ için gelenler olacak. Buradan politikacıları Avrupa'da gerçekten tehdit altında olan 2 şey – Demokrasi ve Roma hukuku – için ayağa kalkmaya çağırıyoruz.
On yıllar önce küçük bir adam Mahatma Ghandi, tuz ticareti tekelini kırabilmek için denize kadar yürüdü- bu ""tuz yürüyüşü" idi. Şimdi bizim kendi tuz yürüyüşümüzü yapma zamanıdır – uğrunda savaşacak bir şeyleri olan bir kuşakta yer almanın onur ve mutluluğunu taşımalıyız. Dayak yiyebiliriz, fakat buna değer – çünkü bu bizim kuşağımızın en belirleyici anıdır. Bu yüzden avare ayakkabılarınızı bulun, cesaretinizi ve inancınızı Brüksel'deki eyleme getirin.
SIOE (Stop the Islamisation of Europe-Avrupanın islamlaşmasını durdurun)
***: NOT: bu tuz eylemi çağrısı eski bir haberdir.Ancak Müslümanlardan ne derece tırstıklarının ve ezikliklerini nasıl ortaya koyduklarının açık bir ifadesi olduğu için eklemeyi uygun gördüm. SIOE her ne kadar ezik bir grup olsada araştırılması ve öğrenilmesi,saykoluğu ne derece ilerlettiklerinin bilinmesi yerinde olur ,)
11 Ekim 2008 Cumartesi
ABD'nin tüyler ürperten deneyleri
Amerika’da bilim adına yapılan insanlık dışı deneyler tüyler ürpertiyor. İşte onlardan bazıları:
1931 - İNSANA KANSER HÜCRESİ AŞILANDI
Dr. Cornelius Rhoads , Rockefeller Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü’nün gözetiminde insan deneklere kanser hücreleri aşıladı. Daha sonra Maryland, Utah ve Panama’da ABD Ordusu Biyolojik Silah tesislerini kurdu ve ABD Atom Enerjisi Komisyonu’na tayin edildi. Buradaki görevi sırasında Amerikan askerlerine ve hastanelerde yatan sivil hastalara radyoaktif madde verilmesini içeren bir dizi deneye başladı.
1932 - 200 SİYAH KOBAY OLARAK KULLANILDI
Tuskegee Frengi Araştırmaları başladı. Frengi teşhisi konulmuş ancak hastalıkları kendilerine bildirilmemiş 200 siyah erkek tedavi edilmek yerine hastalığın seyrini ve belirtilerini izlemek amacıyla kobay olarak kullanıldı. Sonuçta hepsi frengiden ölen bu insanların ailelerine onların aslında tedavi edilebilecekleri asla söylenmedi.
1935- PELAGRA OLAYI
Milyonlarca insan 20 yıl içinde Pelagra’dan (vitaminsizlikten kaynaklanan bir hastalık) öldükten sonra ABD Kamu Sağlığı Hizmetleri Ajansı nihayet hastalığın kökenine inmek için harekete geçti. Ajansın müdürü en az 20 yıldır Pelagra’nın niasin eksikliğinden kaynaklandığını bildiklerini, ancak ölümlerin büyük kısmı yoksul siyah halk arasında gerçekleştiğinden harekete geçmediklerini itiraf etti.
1940 - TUTUKLULARA SITMA MİKROBU
Chicago’daki 400 tutukluya yeni ve deneysel ilaçların etkilerinin araştırılması amacıyla sıtma mikrobu enjekte edildi. Daha sonra Nürmberg’de yargılanan Nazi doktorlar, Soykırım sırasında kendi yaptıklarını savunmak için bu Amerikan araştırmasını örnek gösterdiler.
1944 - GAZ MASKELERİ İNSAN ÜSTÜNDE DENENDİ
1944 Amerikan Donanması gaz maskelerini ve koruyucu kıyafetleri denemek için insan kobaylar kullandı. Gaz odasına kapatılan bu denekler hardal gazı ve levisit’e maruz bırakıldı.
1945 - EN ZEHİRLİ KİMYASAL GİZLENDİ
Ataç Projesi başlatıldı. Nazi bilim adamlarını işe alan ABD Dışişleri Bakanlığı, Ordu İstihbarat ve CIA, onlara ABD’de çok gizli hükümet projelerinde çalışmaları karşılığında dokunulmazlık ve yeni kimlikler verdi. ‘Program F’ , ABD Atom Enerjisi Komisyonu tarafından başlatıldı. Bu program, atom bombası üretimindeki en önemli kimyasal maddelerden biri olan ‘florid’ in insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran en geniş kapsamlı çalışmaydı. Araştırma sırasında floridin insanoğlunun bildiği en zehirli kimyasallardan biri olduğu ve merkezi sinir sistemi üzerinde büyük hasara yol açtığı anlaşıldı; ancak elde edilen bilgilerin büyük bölümü atom bombalarının yapımının engelleneceği korkusuyla ulusal güvenlik adına gizli tutuldu.
to be continued
1931 - İNSANA KANSER HÜCRESİ AŞILANDI
Dr. Cornelius Rhoads , Rockefeller Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü’nün gözetiminde insan deneklere kanser hücreleri aşıladı. Daha sonra Maryland, Utah ve Panama’da ABD Ordusu Biyolojik Silah tesislerini kurdu ve ABD Atom Enerjisi Komisyonu’na tayin edildi. Buradaki görevi sırasında Amerikan askerlerine ve hastanelerde yatan sivil hastalara radyoaktif madde verilmesini içeren bir dizi deneye başladı.
1932 - 200 SİYAH KOBAY OLARAK KULLANILDI
Tuskegee Frengi Araştırmaları başladı. Frengi teşhisi konulmuş ancak hastalıkları kendilerine bildirilmemiş 200 siyah erkek tedavi edilmek yerine hastalığın seyrini ve belirtilerini izlemek amacıyla kobay olarak kullanıldı. Sonuçta hepsi frengiden ölen bu insanların ailelerine onların aslında tedavi edilebilecekleri asla söylenmedi.
1935- PELAGRA OLAYI
Milyonlarca insan 20 yıl içinde Pelagra’dan (vitaminsizlikten kaynaklanan bir hastalık) öldükten sonra ABD Kamu Sağlığı Hizmetleri Ajansı nihayet hastalığın kökenine inmek için harekete geçti. Ajansın müdürü en az 20 yıldır Pelagra’nın niasin eksikliğinden kaynaklandığını bildiklerini, ancak ölümlerin büyük kısmı yoksul siyah halk arasında gerçekleştiğinden harekete geçmediklerini itiraf etti.
1940 - TUTUKLULARA SITMA MİKROBU
Chicago’daki 400 tutukluya yeni ve deneysel ilaçların etkilerinin araştırılması amacıyla sıtma mikrobu enjekte edildi. Daha sonra Nürmberg’de yargılanan Nazi doktorlar, Soykırım sırasında kendi yaptıklarını savunmak için bu Amerikan araştırmasını örnek gösterdiler.
1944 - GAZ MASKELERİ İNSAN ÜSTÜNDE DENENDİ
1944 Amerikan Donanması gaz maskelerini ve koruyucu kıyafetleri denemek için insan kobaylar kullandı. Gaz odasına kapatılan bu denekler hardal gazı ve levisit’e maruz bırakıldı.
1945 - EN ZEHİRLİ KİMYASAL GİZLENDİ
Ataç Projesi başlatıldı. Nazi bilim adamlarını işe alan ABD Dışişleri Bakanlığı, Ordu İstihbarat ve CIA, onlara ABD’de çok gizli hükümet projelerinde çalışmaları karşılığında dokunulmazlık ve yeni kimlikler verdi. ‘Program F’ , ABD Atom Enerjisi Komisyonu tarafından başlatıldı. Bu program, atom bombası üretimindeki en önemli kimyasal maddelerden biri olan ‘florid’ in insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran en geniş kapsamlı çalışmaydı. Araştırma sırasında floridin insanoğlunun bildiği en zehirli kimyasallardan biri olduğu ve merkezi sinir sistemi üzerinde büyük hasara yol açtığı anlaşıldı; ancak elde edilen bilgilerin büyük bölümü atom bombalarının yapımının engelleneceği korkusuyla ulusal güvenlik adına gizli tutuldu.
to be continued
9 Ekim 2008 Perşembe
Kayan kadınları (zürafa kadınlar)
Cunta rejiminden kaçarak komşu ülke Tayland'a sığınan Kayan kadınlarını (Zürafa kadınlar) bu ülkede de korkunç bir son bekliyor. İnsanlık dışı işkence ve aşağlanmalara dayanamayan kadınlar sonunda isyan etti.
Myanmar'ın dağ köylerinde yaşayan Kayan kadınları, cunta rejiminden kurtulmak için komşu ülke Tayland'a sığınıyor. Tayland ilk zamanlarda kadınlara kucak açarak, kamp kurmuş. Ancak turistlerin bu kadınlara ilgi göstermesi üzerine, turizmle geçinen ülke bu kadınların turistlere gösterildiği hayvanat bahçeleri kurmuş. Kadınlar burada egzotik danslar da sergiliyor.
Turizmciler kadınların sergilendiği bu yerlerden çok para kazanmaya başlayınca onları zorla alıkoymaya başladı. Hergün hayvanlar gibi gösterilmekten bıkan kadınlar isyan etti. Şimdi Taylandlı turistlerin tek korkusu, kayan kadınların isyanının dalga dalga yükselerek bütün tatil bölgelerini sarması. İsyanı bastırmak için kadınlara şiddet uygulanıyor.
Dünyanın en uzun boyunlu kadınları olarak bilinen Kayan kadınları Myanmar'da yaşıyor.
Turizmciler kadınların sergilendiği bu yerlerden çok para kazanmaya başlayınca onları zorla alıkoymaya başladı. Hergün hayvanlar gibi gösterilmekten bıkan kadınlar isyan etti. Şimdi Taylandlı turistlerin tek korkusu, kayan kadınların isyanının dalga dalga yükselerek bütün tatil bölgelerini sarması. İsyanı bastırmak için kadınlara şiddet uygulanıyor.
Dünyanın en uzun boyunlu kadınları olarak bilinen Kayan kadınları Myanmar'da yaşıyor.
kaynak: hürriyet.com.tr
***olayı abartmışlar insanlar artık,hayvanat bahçelerine kapatıp,üzerlerinden para kazanmak ne demek.çok pis aşmış bunlar,çok kötü..
8 Ekim 2008 Çarşamba
Google sayfası siyah olsaydı...
Google siyah olsaydı yılda 3000 megawatt elektrik tasarrufu yapılmış olacaktı.
Tamamı beyaz olan bir ekran yaklaşık olarak 74 watt elektrik tüketiyor. Tamamı siyah bir ekransa yaklaşık olarak 59 watt. Google, günde yaklaşık olarak 200 milyon hit alıyor. Her kullanıcı için ortalama 10 saniye arama süresi desek, google, günde 550.000 saat görüntüleniyor. Eğer sayfa siyah olsaydı toplamda 15 watt’lık bir kazancımız olacaktı. Bu da dünya çapında 8.3 megawatt/saat’lik bir enerji kazanımı demekti ya da yılda 3000 megawatt/saat enerji… Elektriğin 1 kilowatt/saat’ine 10 cent dersek, toplamda 300.000$ kar sağlanmış oluyor. Tabii bunlar CRT tipi monitörler için geçerli, LCD’ler için değil.
Firefox isimli tarayıcıda bunu gerçekleştirmek mümkün.
Blackle var bir de bunun yapılmışı. http://www.blackle.com/
3 Eylül 2008 Çarşamba
42 yıl sonra


** Bizim memlekette boğaz kuruyacak da oraya dakkasında gecekondu dolmayacak öyle mi?

** Karşısındaki kayalıklarda oturup şarap içtiğimiz günler vardı..

** Karıncalarında anotomisini bozmuşuz..

** Tayyiple 3 çocuk dedi diye dalga geçerdik..
1 Ağustos 2008 Cuma
Bardağına sahip çık içiverirler suyunu, görürsün ... :p

Başını Brezilya ve Çin'in çektiği on ülke tatlı su rezervlerinin yüzde 60'ına sahip. Çoğunluğu Afrika ve Orta Doğu'da yer alan otuz kadar ülke ise kronik su kıtlığı çekiyor. Bir Amerikalı günde ortalama 700 litre su harcarken, bir Avrupalı 200, bir Filistinli 70, bir Haitili'yse ancak 20 litre tüketebiliyor. 450 milyondan fazla insan sudan mahrum, çoğunluğu Güney ülkelerinde yaşayan 1.4 milyar kişi temiz suya ulaşamıyor.
Bu sayı 2025'de 5 milyara çıkacak. Uzmanlara göre su yakın gelecekte başka bölgesel çatışma kaynağı olacak. Birleşmiş Milletler (BM) dünyada su yüzünden sorun çıkan 300 "sıcak nokta" tespit etmiş. 269 ırmak ve nehir en az iki ülke tarafından paylaşılıyor.
Sudan, Etyopya ve Mısır bir yandan somut ortak projeler üzerinde çalışırken öte yandan Nil havzasını sahiplenmede çekişiyorlar. Filistinliler İsrail'in işgal altındaki bölgelerindeki yeraltı suyunu kullanmasına itiraz ediyor, İsrail su ihtiyacının üçte ikisini buradan temin ediyor. Türkiye, Suriye ve Irak Dice'yle Fırat havzalarında gerilim yaşıyor. Mekong'un düzene sokulması Hindiçini yarımadasındaki siyasal hasımlar arasında bir işbirliği döneminin başlamasını sağlamış.
Uzaydan bakınca suyla dopdoluymuş gibi masmavi gözüken dünyada su kıtlığı ya da suyun kötü kalitesi, ölüme yol açan etkenler arasında artık ilk sırada. Kalkınma için de büyük bir engel oluşturuyor. Oysa dünyadaki tatlı su miktarı bütün insanların susuzluğunu gidermeye yeter düzeyde. Ancak dağılım son derece eşitsiz.
Pis su, AIDS'ten daha çok can alıyor
Dünyada yaşayan insan başına yılda ortalama 6 bin 600 metreküp su düşüyor. Bu sayı 2025'te 4 bin 800 metreküpe düşecek. 1950'deyse bu potansiyel 17 bin metreküptü. Dünyadaki tatlı suyun yüzde 70'i tarımda, yüzde 20'si endüstride, yüzde, 10'u evlerde kullanılıyor.
Her gün temiz olmayan suların yol açtığı hastalıklardan 30 bin kişi ölüyor. Bu sayının önemli bölümünü küçük çocuklar ve yaşlılar oluşturuyor. Sıhhî tesisattan mahrum insan sayısı 2 milyarı aşıyor. 4 milyar kişinin de bir kanalizasyon şebekesiyle bağlantısı bulunmuyor. Sonuç: Pis su her yıl sıtma, ishal ve dang hastalığından her yıl 5 milyon kişinin ölümüne yol açıyor. Bu sayı AİDS'ten ölenlerden fazla.
Çin ve ABD'de rezervler tükeniyor
Çin'de de, ABD'de de aşırı tüketim yüzünden su rezervleri tükeniyor.
Sonra ne olur su savaşları başlar,kendini süper güç ilan etmiş moloz ülkeler nükleer silahları başında patlatır,alır elindeki bardağı içer suyunu,kalırsın ortalıkta.Böyle sap gibi ortada kalmamak için suyu düzgün kullanmalıyız,ve otla bkla uğraşıcağımıza bunlarla uğraşmalıyız.gün gelip elimizde boş bardaklarla yağmur duasına falan çıkmamak için Allah verdi diyip musluğu sonuna kadar açmamalıyız lklk.Dikkatli olmazsak iyimser-kötümser geyiği bile çeviremeyeceğiz.
-Bu bardak dolu mu boş mu? sorusunun cevabı daima -kör müsün ulan boş işte. olucak.
30 Temmuz 2008 Çarşamba
Savaşın Çocukları: Sierra Leone
Ivan, rahatsız edici bir soğukkanlılıkla ilk kez birini nasıl öldürdüğünü anlatıyor.
“Beş adam yakaladık. Komutan silahı çıkarıp bana verdi, ‘Ivan vur şunları’ dedi. ‘Ben de vurdum.’
Ivan'la Sierra Leone’nin başkenti Freetown’da, Lumley Beach’te bir barda oturuyoruz.
Gülümseyerek anlatmaya devam ediyor:
“O zaman 12 yaşındaydım”...


Şimdi 20’li yaşlarının başında. Uzun boylu ve yakışıklı. Amerika’da hukuk öğrenimi için üç yıl geçirdikten sonra Amerikalılar gibi konuşmaya başladığını söylüyor.
Başarılı olmaya kararlı olduğunu anlatıyor ve çocuk askerken yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor.
Ona inanmamak için hiçbir nedenim yok.
Söylediği hiçbirşey yanlış görünmüyor.
Anlattıkları, Sierra Leone’de yaşanan iç savaşın vahşetiyle örtüşüyor.
Onu dinlerken cümlelerini biraz, hayırsever, paralı Batılıların kulağına hoş gelecek şekilde süslediğini düşünüyorsunuz.
“Bir kitap yazıyorum da” diyor Ivan. “İşmail gibi... Ama daha iyisi..."
İşmael Beah’nın adı herkesin dilinde. Sierra Leone’deki iç savaşta çocuk asker olarak yaşam öyküsününü anlattığı kitap, çok satanlar listesine girmişti.
“Kıdemli bir askeri istihbarat görevlisiydim” dedi. “Bir casus. Hoş olmayan şeyler yaptım. Gençtim, çocuktum. Bunun casusluk görevi olduğunu kavrayacak durumda değildim. Heyecan vericiydi o kadar. Ama iyi birşeydi. Bir asker olarak yetişkinlerin, komutanların saygısını kazandım. Hepsi beni biliyordu."
Onu anlıyorum. Her eski savaşçı gibi, cesaretinin başarılarının takdir edilmesini istiyor. Çocuk olduğu için mi buna hakkı yok.
Şimdi o günler geride kaldı ve onun bir umutsuzluk hali içinde olduğunu görüyorum. Artık hiçbir şey ona bu kadar iyi gelmeyecek. ‘ O zamanlar önemliydim” diyor.
Peki ya şimdi?Eski çocuk askerler için çok fazla seçenek yok şimdi. Çok azı eğitim için para yardımı veya burs alabilmeyi başardı. Çoğu, sokaklarda boş boş, eğitimsiz olarak – savaş sanatı dışında – dolaşıyor.
Kono, Kaballa, Freetown. Hepsi nerelerde savaştıklarını bir çırpıda sayacaklardır. Hepsi korkunç şeyler yaptıklarını ya da tanık olduklarını söyleyecektir. Birinin dişlerini sökme, kolunu, bacağını kesme, öldürme, tecavüz ve işkence... Ve hepsi, emirlerin böyle olduğunu söyleyecekler... Başka seçenekleri olmadığını...
Birçoğu, bugün Lahey’de yargılanan eski Liberya Cumhurbaşkanı Charles Taylor’la karşılaştığını da söyleyecektir. “Hepsinin “Patron” dedikleri Charles Taylor... Hepsi İşmail gibi kitap yazıyor.
Neden yazmasınlar ki?
Dünyanın en yoksul ülkelerinden birinde yaşayan bu insanlar, çocukken; daha ne yaptıklarının tam farkında bile değilken yaptıklarını paraya çevirmek istedikleri için neden suçlansınlar ki?
Bu genç insanların sivil hayata geçişlerine yardımcı olmaya çalışan İtalyan rahip Barton, “Bu teşvik edilmemeli” diyor:
“Sorun çocukların en iyi savaşçılar olmasında. Onları asker yapmak çok kolay. Cesur ve istekliler. Ramboculuk oynamayı seviyorlar. Kaybedecek hiçbirşeyleri yok. Öleceklerinin farkında değiller. Şimdi onların normal insanlar olarak büyümelerini, yaşadıklarını unutmalarını sağlamalıyız. Onları yazara ne bileyim başka şeylere dönüştürmek doğru değil.”
Ve rahip, Ivan’ın zeki bakışlarının gizleyemediği şeyi söylüyor:“Onlara inanamazsınız. Gözlerinizde okudukları, onların size söylemesini istediğiniz şeyleri anlatırlar. Gerçeği öğrenmeniz asla mümkün olmaz.”
Aslında, gerçek, onlardan gizlenen şeydi. Hollywood karakterleri Rambo, Rocky ve Superman gibi adları olan liderleri vardı.
Saçları örülüydü. Onlara asi oldukları söylenmişti. Onları yedirdiler, giydirdiler.. Silah ve uyuşturucu verdiler. Şiddet, ergenlik çağı kültürü ve tüm Afrika kıtasında duyulan devrim sloganlarıyla örülü kargaşa ortamında tecavüze, kol bacak kesmeye, kadın çocuk öldürmeye gönderildiler.
Başkaları Sierra Leone’nin elmaslarını yağmalayabilsin diye...
Birkaç gün sonra tekrar Ivan’ı aradım. Onunla biraz daha konuşmak istiyordum.
Onu bulamadım ama kardeşini buldum. Dolandırıcılıktan hapse girmiş.
Ve kardeşinin dediğine göre, Amerika’da hiç hukuk öğrenimi görmemiş. Amerika’dan döndükten sonra, şimdi barışın sağlandığı Sierra Leone’ye uyum sağlayamamış.
BBC Türkiye'den alıntı.
Olenka Frenkiel
BBC muhabiri / Freetown
''Kanlı Elmas'' filminde burada yaşanan olaylar çok iyi canlandırılmıştı.İnsanların para için,değerli kabul edilen -ama aslında çok değersiz olan elmas parçaları için- aileleri nasıl parçaladığının ,insanları nasıl korku içinde yaşamaya mahkum ettiğinin, çocukları nasıl suç makinalarına dönüştürdüğünün anlatıldığı kaliteli bir filmdi.İzlemenizi şiddetle öneriyorum.
“Beş adam yakaladık. Komutan silahı çıkarıp bana verdi, ‘Ivan vur şunları’ dedi. ‘Ben de vurdum.’
Ivan'la Sierra Leone’nin başkenti Freetown’da, Lumley Beach’te bir barda oturuyoruz.
Gülümseyerek anlatmaya devam ediyor:
“O zaman 12 yaşındaydım”...
Şimdi 20’li yaşlarının başında. Uzun boylu ve yakışıklı. Amerika’da hukuk öğrenimi için üç yıl geçirdikten sonra Amerikalılar gibi konuşmaya başladığını söylüyor.
Başarılı olmaya kararlı olduğunu anlatıyor ve çocuk askerken yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor.
Ona inanmamak için hiçbir nedenim yok.
Söylediği hiçbirşey yanlış görünmüyor.
Anlattıkları, Sierra Leone’de yaşanan iç savaşın vahşetiyle örtüşüyor.
Onu dinlerken cümlelerini biraz, hayırsever, paralı Batılıların kulağına hoş gelecek şekilde süslediğini düşünüyorsunuz.
“Bir kitap yazıyorum da” diyor Ivan. “İşmail gibi... Ama daha iyisi..."
İşmael Beah’nın adı herkesin dilinde. Sierra Leone’deki iç savaşta çocuk asker olarak yaşam öyküsününü anlattığı kitap, çok satanlar listesine girmişti.
“Kıdemli bir askeri istihbarat görevlisiydim” dedi. “Bir casus. Hoş olmayan şeyler yaptım. Gençtim, çocuktum. Bunun casusluk görevi olduğunu kavrayacak durumda değildim. Heyecan vericiydi o kadar. Ama iyi birşeydi. Bir asker olarak yetişkinlerin, komutanların saygısını kazandım. Hepsi beni biliyordu."
Onu anlıyorum. Her eski savaşçı gibi, cesaretinin başarılarının takdir edilmesini istiyor. Çocuk olduğu için mi buna hakkı yok.
Şimdi o günler geride kaldı ve onun bir umutsuzluk hali içinde olduğunu görüyorum. Artık hiçbir şey ona bu kadar iyi gelmeyecek. ‘ O zamanlar önemliydim” diyor.
Peki ya şimdi?Eski çocuk askerler için çok fazla seçenek yok şimdi. Çok azı eğitim için para yardımı veya burs alabilmeyi başardı. Çoğu, sokaklarda boş boş, eğitimsiz olarak – savaş sanatı dışında – dolaşıyor.
Kono, Kaballa, Freetown. Hepsi nerelerde savaştıklarını bir çırpıda sayacaklardır. Hepsi korkunç şeyler yaptıklarını ya da tanık olduklarını söyleyecektir. Birinin dişlerini sökme, kolunu, bacağını kesme, öldürme, tecavüz ve işkence... Ve hepsi, emirlerin böyle olduğunu söyleyecekler... Başka seçenekleri olmadığını...
Birçoğu, bugün Lahey’de yargılanan eski Liberya Cumhurbaşkanı Charles Taylor’la karşılaştığını da söyleyecektir. “Hepsinin “Patron” dedikleri Charles Taylor... Hepsi İşmail gibi kitap yazıyor.
Neden yazmasınlar ki?
Dünyanın en yoksul ülkelerinden birinde yaşayan bu insanlar, çocukken; daha ne yaptıklarının tam farkında bile değilken yaptıklarını paraya çevirmek istedikleri için neden suçlansınlar ki?
Bu genç insanların sivil hayata geçişlerine yardımcı olmaya çalışan İtalyan rahip Barton, “Bu teşvik edilmemeli” diyor:
“Sorun çocukların en iyi savaşçılar olmasında. Onları asker yapmak çok kolay. Cesur ve istekliler. Ramboculuk oynamayı seviyorlar. Kaybedecek hiçbirşeyleri yok. Öleceklerinin farkında değiller. Şimdi onların normal insanlar olarak büyümelerini, yaşadıklarını unutmalarını sağlamalıyız. Onları yazara ne bileyim başka şeylere dönüştürmek doğru değil.”
Ve rahip, Ivan’ın zeki bakışlarının gizleyemediği şeyi söylüyor:“Onlara inanamazsınız. Gözlerinizde okudukları, onların size söylemesini istediğiniz şeyleri anlatırlar. Gerçeği öğrenmeniz asla mümkün olmaz.”
Aslında, gerçek, onlardan gizlenen şeydi. Hollywood karakterleri Rambo, Rocky ve Superman gibi adları olan liderleri vardı.
Saçları örülüydü. Onlara asi oldukları söylenmişti. Onları yedirdiler, giydirdiler.. Silah ve uyuşturucu verdiler. Şiddet, ergenlik çağı kültürü ve tüm Afrika kıtasında duyulan devrim sloganlarıyla örülü kargaşa ortamında tecavüze, kol bacak kesmeye, kadın çocuk öldürmeye gönderildiler.
Başkaları Sierra Leone’nin elmaslarını yağmalayabilsin diye...
Birkaç gün sonra tekrar Ivan’ı aradım. Onunla biraz daha konuşmak istiyordum.
Onu bulamadım ama kardeşini buldum. Dolandırıcılıktan hapse girmiş.
Ve kardeşinin dediğine göre, Amerika’da hiç hukuk öğrenimi görmemiş. Amerika’dan döndükten sonra, şimdi barışın sağlandığı Sierra Leone’ye uyum sağlayamamış.
BBC Türkiye'den alıntı.
Olenka Frenkiel
BBC muhabiri / Freetown
''Kanlı Elmas'' filminde burada yaşanan olaylar çok iyi canlandırılmıştı.İnsanların para için,değerli kabul edilen -ama aslında çok değersiz olan elmas parçaları için- aileleri nasıl parçaladığının ,insanları nasıl korku içinde yaşamaya mahkum ettiğinin, çocukları nasıl suç makinalarına dönüştürdüğünün anlatıldığı kaliteli bir filmdi.İzlemenizi şiddetle öneriyorum.
28 Temmuz 2008 Pazartesi
Açlığın Gerçek Sorumlusu:Hatalı Politikalar
Dünya üzerinde hergün binlerce kişi açlık yüzünden hayatını kaybediyor. Oysa bu ölümler önlenebilir. Zira gıda krizinin gerçek sebepleri, hatalı siyasi, iktisadi ve sosyal politikalar olarak sıralanıyor.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, Roma Konferansı'nda 37 ülkenin acil gıda yardımına ihtiyaç duyduğunu açıkladı. Bu ülkelerden 21 Afrika'da, 10'u Asya'da, 5'i de Orta ve Güney Amerika'da. Listede dünyanın en varsıl ülkelerin bulunduğu Avrupa'da da acil yardıma ihtiyaç duyan bir ülkenin bulunması dikkat çekti. Bu ülke Moldova.
"Gerçek neden yoksulluk"
Oysa dünyada, toplam nüfustan çok daha fazla kişinin beslenmesini sağlayacak yeterlilikte gıda mevcut. Doğanın kendisi, yetersiz beslenmeye ve açlıktan dolayı ölümlere yol açmıyor. Dünya Gıda ve Tarım Örgütü, yirmi yıl önce, sorunun daha çok siyasi iradeyle ilgili olduğunu tespit etmişti. Alman Açlıkla Mücadele Örgütü Genel Sekreteri Hans-Joachim Preuss'a göre açlığın temel nedeni yoksulluk. İnsanlığın neredeyse yarısı günde iki dolardan az, beşte biriyse bir dolardan az bir parayla hayatta kalmaya çalışıyor. Akşamları aç karınla uykuya dalmak zorunda kalan bu insanlar eksik beslenme nedeniyle ölüm tehlikesi altında.
Açlığın en büyük düşmanı istihdam
Hükümetlerin, işyerleri açarak istihdam olanaklarını başarılı bir şekilde arttırmayı başardığı ülkelerde açlık çekenlerin oranları azalıyor. Buna karşın keyfiyet ve diktatörlükle yönetilen ülkelerde açlık ve bundan kaynaklanan ölümler hakim oluyor. Bu ülkelerin büyük çoğunluğu Afrika'da. Bir dönem gıda ihraç eden ülkeler arasında yer alan Zimbabve, şimdi gıda yardımına muhtaç bir ülke konumunda ve kötü yönetim sonucunda neler yaşanabileceğine ilişkin önemli bir örnek.
Alman uzman Hans-Joachim Preuss açlıkla mücadelede olumlu adımlar atan iki ülkeye dikkat çekti. Preuss, "Açlıkla mücadele konusunda son yıllarda yaşanan en olumlu gelişmeler konusunda Hindistan ve Çin'e bakmak gerekir. Bu iki ülkede açlık çekenlerin oranında önemli düzeyde düşüş yaşandı" diye konuştu.
Gelişmekte olan ülkelerin sorumlulukları
Açlıkla mücadelenin en önemli halkası iş olanaklarının arttırılması ve bu yolla alım gücünün arttırılması. Burada sorumluluğu gelişmekte olan ülkelerin kendileri üstlenmeli. Tıpkı Çin ve Hindistan gibi, özel sektör güçlendirilmeli, devletin ekonomiye müdahalesi sınırlandırmalı ve yolsuzlukla mücadele edilmeli.
Sanayi ülkeleri fırsat vermeli
Alman Açlıkla Mücadele Örgütü'nden Hans-Joachim Preuss sanayi ülkelere de görev düştüğü görüşünde. Preuss şu noktalara dikkat çekti: "Bizler yoksul ülkelerin pazarlarımıza ulaşmaları için gümrükleri, vergileri ve harçları hafifletmeli ve bu yolla onlara bir şans tanımalıyız. Böylelikle sözkonusu ülkelerde talep artar ve daha fazla gıda üretilir. "
Karl Zawadzky
27 Temmuz 2008 Pazar
Su savaşları başlıyor
Suya cep telefonu kadar para harcarsak su sorunu çözülür mü? Bolivya’daki gibi yağmur suyu biriktirmek için hapse girmeyi göze alabilir misiniz? Akarsular özelleştirildiğinde hayvanlar suyu pet şişeden mi içecek?
İstanbul’da musluktan pis kokulu su aktı. Ankara’nın suyu pis, İzmir’inki arsenikli. Kuraklık ve susuzluk tarımı vurdu, açlık kapıda. Çiftçi borcunu kışı hapiste geçirerek ödemek için torpil arıyor. Buna karşı akarsuların özelleştirilmesi gündemde.
Birleşmiş Milletler “Su, insan hakkıdır” diyor ama, Türkiye’de suyun arsenikli ya da pis olması bir yana, musluktan akması bile mucize sayılıyor. Öte yandan “paketlenmiş su pazarı” hızla büyüyor. Devlet kamu hizmeti olarak vatandaşın musluğundan akıtacak su bulamazken, örneğin milyonlarca lira harcanarak İstanbul’a getirilmesi planlanan Melen suyunun “buharlaştığı” açıklanırken, özel şirketler kaynağı buluyor ve devletten kiralayıp, paketleyip satıyor. Enerji Bakanı Hilmi Güler akarsuların da özelleştirilmesinin gündemde olduğunu açıkladı. 2009 mart ayında İstanbul’da yapılacak Dünya Su Forumu’nun konusu “suyun özelleştirilmesi.” Bolivya ve Hindistan örneklerin suyun özelleştirilmesinin vahim sonuçlarını gösteriyor. Bolivya’da suyu özelleştiren devlet, halkın yağmur suyu biriktirmesini bile yasakladı. Hindistan’daki suyun sahibi de akarsuyu polis gücüyle koruyor, “su hırsızlarına” karşı. Bir yanda susuzluk, diğer yanda “özel su”...
Dünyada insanların yüzde 5’i paketlenmiş su kullanıyor. Türkiye’deki paketlenmiş su pazarının 2008 bütçesinin 10 milyar litreye ulaşacağı, mali boyutunun 1 milyar 300 milyon YTL olacağı belirtiliyor. Günde 400 bin damacana suyun tüketildiği İstanbul ise, su pazarının yüzde 80’ini oluşturuyor. Türkiye’de paketlenmiş su pazarı her yıl yüzde 10 büyüyor. 300’e yakın damacana, 100’den fazla pet şişe üreticisi var. Pazar payı Nestle’nin yüzde 29, Coca Cola’nın 18.4, Danone’nin 10.5, Yaşar Holding’in 13.7, Aytaç’ın 14.3. Piyasanın yüzde 70’i ise yabancı şirketlerin...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



