dergilerden alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dergilerden alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2013 Perşembe

Japonlar on dinleyip bir konuşuyor..


Karşısındakinden on cümle dinliyor ancak bir cümle konuşuyorlar.
Otelde resepsiyon görevlisine para vereceksiniz, belki onbeş dakika rahatlıkla bekliyorsunuz.
Garsona yemek siparişi veriyorsunuz azamî yarım saat oturmak zorundasınız.
Bunu “tembellik” olarak değerlendirmeyin.
Mükemmeli yapmak için hazırlanıyorlar.
Devlet Bakanı Recep Önal “Temaslarımda net bir şey görüyorum. Japonlar çok iyi düşünüyorlar. Bizim basit teferruat diye üzerinde durmadığımız konuları defalarca anlattırıp dinliyorlar. Önemli olan Japonlar’a konunuzu iyi anlatmak... Belki saatler, günler sürebilir. Yorulursunuz, canınız sıkılabilir. Sonuca böyle ulaşabilirsiniz” diyor.
Önal, Japonlar’ın İstanbul Boğazı Tüp Geçişi, Yap-İşlet-Devret projeleri ve Bozüyük-Mekece otoyoluna anahtar teslimi talip olmaları için mücadele verdiklerini de sözlerine ekliyor.

18 Kasım 2010 Perşembe

elveda

yalnızlık özgürlük kadar kutsal
kutsal her ne demekse
ölüm kokusu biraz kadınca
terden ıslanmış kadın misali
özgür bir kadınla olmak
yalnız bir ölüyle sevişmeye benzer
güneş düşmanın olur
geceye sığınmaktır kurtuluş
gözbebeklerin küçülüp kaybolduğunda
kötü düşlerin özgür prensesi
gümüş bir mermiye saklanmıştır artık
elveda
sonu gelen her şey için

1998

Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99

soğuk kırmızı

kırmızı kazak soğuğu sever
doğasında vardır bu
nasıl ki şehvet
günah ile koyun koyuna yatar
bu da öyle bir şey
zaman hep kısa
son hep aynıdır
yine de denemekten
alamaz kendini insan
yüklemiştir tüm gereksizliklerini
kırmızı soğuk kazağa

1999

Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99

5 Aralık 2009 Cumartesi

malcolm x



''Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa, üniversiteden sonra, hapishanedir.''

" Barışçıl olun, kibar olun, kurallara itaat edin, herkese saygılı olun; fakat biri size dokunacak olursa onu mezara gönderin."

- amerika'da müslümanlığın sevilmesinde, ha gayret, benimsenmesinde kilit adamdır malcolm abi.

kendisi henüz her şeyden habersiz, "çüküm kaç santim olacak acaba gerçekten zenci miyim ?" düşünceleriyle meşgul bir zenci şoparıyken ku klux klan bunların evini yakar... babası avuçlayınca ortada kalan malcolm ve kardeşleri hırsızlığa, serseriliğe eğilim gösterirler mecbur... bir gün allahını bilen bir polisin tuttuğu malcolm bir ıslahevine gönderilir.

malcolm'ün kaderi burda da yapmıştır yapacağını... kendine zencilerden üç beş arkadaş bulmuştur ama onlar da piç beyazlar tarafından tartaklanmış, hor görme kampanyasıyla tahakküme maruz kalmışlardır; ee bunlar da zenci, bulaşmamak gerekir, neticesinde onlar da beyaz çocuklara anyayı konyayı [haritadan] gösterirler.

neyse, küçük malcolm zencilere gönül vermiş bir rahibenin yardımıyla ıslahevinin kenarındaki okulda, tek zenci öğrenci olarak eğitimine başlar, ufkunu açar...

- ufku açık bir gençtir malcolm, okulların birincisi, settarı olur... son sınıfta derler ki; "malcolm'üm, ne olacaksın gülüm", malcolm'de saf saf "abukat, abukat olacağım" diyince, onunla alay geçerler, failün çekip, "yürü de marangoz ol allah'ın zencisi" diyerek onurunu, azmini kırarlar... burada malcolm allah'ın adını ilk kez duyar fakat anlam veremez.

malcolm beter üzülür... kendine kendi, "nerriye abukat oluyosun dingil" der demez okulu bırakıp, sokak alemine dalar... korkain, eroin satıp para kazanmaya başlayan malcolm yannış, hiç hoş olmayan hareketler sonucu mapusa düşer... mapus damında, kendisini ziyarete gelen kardeşi onu islamla tanıştırınca malcolm'ün hayatı anlam kazanır...

"eskiden sağır dilsizdim, islamınan kendimi buldum" buyuran malcolm efendi, kendisine "x" diyerekten, ayrı bi figür yapar, geçmişin üzerine adeta çarpı koyar.

***baba adamdı malcolm x. harcadılar
** sourtimes daki edebi dili güçlü yazarlardan alıntıdır hakkındakiler
Durun şimdi… Hayata açılan pencerelerin güne bakan yansıtılmış uzlet nişanesi soyut kavramlar yapışmışken kalbimin tam da ortasına… Sessizlik gelmez işime… Fikrim, hissiyatım var diyen insanı fikrini haykırmasında ki temel sebep korkularına teslim olmak yerine, onun dizginlerinden tutup ona yön veren, kontrolü eline aldıktan sonra işin geriye kalan kısmını cesarete bırakmasından başka nedir? Tutunma çürük dallarıma. Güvenme rüzgârıma. Sesi üşütür yüreğini. Bir garib aldı götürdü fenerimi. Işığım yok benim. Söndürme bende kendini. Herkes bizi izliyor biliyorum. Hatırlayacak ve hatırladığında ben anlayacağım. Ağzını açıp hatırlamadığını söyleyecekken gözlerine baktığımı fark ediyor. Ellerim sonsuzluğu ağırlıyor. Kelimeler dökülüyor en cüretkâr haliyle. Manasız gülüşler. Kurcalıyor nizamda dik duran hayatımı. Güneş buzullara. Yanaşıp fısıldarken. Duymuş kuşlar. Sarı takımları geçirmiş yine. Susmayı bilmiyorsan hiç başlama konuşmaya. Hiç sesini çıkarma, hiç görünme. Hiç bakma. Hiç… Ol…

Kavil fanzin'den

2 Ekim 2009 Cuma

Açlık

Ordutarım kontrol şube müdürü Şaban Akpınar'ın dünya gıda günü ile ilgili yazısı, beğendim ekledim..


İnsanlığın en temel ihtiyacıdır gıda ... Çünkü gıda her şeyden önce gelir. Ulaşılamaması durumunda ise açlık, hastalık, ümitsizlik, ölüm ve gözyaşı vardır. Açlık, yalnızca bireylerin hayatını ve ümitlerini azaltmakla kalmaz aynı zamanda ulusların barış ve refah düzeylerini de bozmaktadır. Açlık ve yetersiz beslenmenin ekonomik maliyeti de son derece yüksektir. Açlık ve yetersiz beslenmenin hüküm sürdüğü ülkelerde verimliliğin dörtte üç oranında azaldığı görülmüştür. Açlığın olduğu yerde, genelde yokluğu olan gıda değildir. Yokluğu olan ya onu satın alacak olan para ya da ürün yetiştirilecek alandır. Dünya artık önceliklerini belirlemelidir. Her ne olursa olsun açlıkla mücadele edilmeli ve bütün insanlık, açlığı dünyanın ortak sorunu olarak algılamalı ve sorunun yoksul ülkelere gıda yardımıyla da çözümlenemeyeceğini bilmelidir.

İlk çağlardan bu yana insanlığın en temel sorunu olan açlık, ne yazık ki üçüncü bin yıla yaklaşırken de insanlığı tehdit etmekte, hızla artan dünya nüfusu doğal kaynakların tükenmesine neden olmakta ve bütün teknolojik gelişmelere rağmen açlık tehdidi hala sürmektedir. Açlık bugünü ve geleceği tehdit eden ciddi bir sorundur. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı bu sorunla yıllardır karşı karşıyadır. Açlık, insanlığın uykusunu kaçıran olgulardan biridir. Dünyanın hiç de azımsanmayacak büyük bir kesimi açlık, yoksulluk, sağlıksız koşullar gibi problemlerle karşı karşıyadır. Dünya ve özellikle insan hakları ihlalini olmaz yerlerde arayan “gelişmiş ülkeler”, insanın yaşamı için en temel hakkı olan gıdaya ulaşma hakkı ve açlıkla mücadelede duyarsız kalmaya devam ettikçe problem daha da büyümektedir. Çünkü gelişen dünyanın ve kullandıkları yüksek teknolojinin hedefi, açlığı önlemek değil, silaha yatırım yapmak, savaş alanları açmak ve ürettiği gıdayı silah olarak kullanmaktır. İşte 6 milyar nüfuslu, küreselleşmeye çalışan koca dünyanın tüyleri ürperten utanç tablosu; yeterli gıda tüketimi olanağı bulamayan insan sayısı 200 milyonu beş yaşın altındaki çocuklar olmak üzere 840 milyon, yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 2 milyar, güvenli su tüketim olanağı bulamayan insan sayısı 1,2 milyar, sağlık hizmetinden yararlanamayan insan sayısı 800 milyon …

Dünyada var olan oburluk ve alabildiğine tüketim israfı açlığın lehine yok edilmelidir. Üçüncü Dünya ülkelerinde her yıl binlerce insan açlıktan ölürken; Amerikalıların % 30’u, Avrupalıların % 25’i şişmanlık sorunu yaşamaktadırlar. Kısaca, geri kalmış ülkelerde gıda-ölüm; gelişmiş ülkelerde ise gıda-diyet ilişkisi vardır. Dengesizliği yansıtan en çarpıcı ölçütlerden birisi de, dünya nüfusunun en zengin kesiminin et ve balığın % 45’ni, en yoksulunun ise ancak % 5’ini tüketmesidir. Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyada her yıl meydana gelen 6 milyon çocuk ölümüyle doğrudan ya da dolaylı biçimde ilişkilidir.

İnsanlığın önünde bütün çıplaklığı ve acımasızlığıyla durmaktadır açlık … Bugün dünya, nüfusunun hızla artmasına rağmen, bütün insanları besleyecek kadar gıda üretebilmektedir. Ancak herkes eşit şekilde bütün gıdalara ulaşamamaktadır. Dünya toplam gıda üretiminin % 70’ini gelişmiş ülkeler (nüfusun yalnızca % 30’unun yaşadığı), % 30’unu ise gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler (nüfusun % 70’inin yaşadığı) gerçekleştirmektedir. Gıdayı paylaşmaya gelince insan hakları savunucuları yoktur ortalıkta…. Gıda bu, aynı zamanda silahtır.

Bugün ülkemizde açlık sorunu yaşanmamasına rağmen dengesiz ve yetersiz beslenme halkımızı tehdit etmektedir. Ülkemizde yeterli miktarda gıdaya ulaşamayan insan sayısının 13 milyon dolayında olduğu ifade edilmektedir. Halen yaklaşık 6,5 milyon kişi proteinsiz, 10 milyon kişide düşük kalorili gıdalarla beslenmektedir. Çünkü Türkiye'de temel besin ekmek ve diğer tahıl ürünleridir. Ülkemizde son 10 yılda nüfus % 18 oranında artarken, tarımsal üretim % 12 artmıştır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de açlık ve yetersiz beslenme sorununun temel sebebi nüfus artışı değildir. Sürdürülebilir gıda güvencesi, bütün insanların hakkıdır.

Bir diğer utanç tablosu da yeryüzünde bu kadar açlık çeken, yetersiz ve dengesiz beslenen insan varken gıdaların israf edilmesidir. Ülkemizde israf edilen ekmek ve değerlendirilemeyen meyve ve sebze miktarı milyonlarca nüfusu besleyecek miktardadır.

Ülkeler geleceğine güvenle bakmak, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve güçlü olmak zorundadırlar. Bu amaçla; tarımsal ürünlerimizi iyi değerlendirmek, gıda israfını önlemek, yetersiz ve dengesiz beslenmenin önüne geçmek, açlık çeken ve yetersiz beslenen insanları unutmamak ve açlıkla mücadeleyi bırakmamak zorundayız.

Zaman zaman görsel basında yer alan açlık çeken insanların görüntüsü, tüyleri ürperten bir sorun olarak bir gün herkesin kapısını çalabilir. Bu nedenle insanlık, açlık sorununa ortak duyarlılık göstermek ve çözüm bulmak zorundadır.




15 Şubat 2009 Pazar

bolderline



Modern dönemlerin birçok olumsuz tezahürü onlarda mevcut; derin bir boşluk duygusu, değersizlik hissi, anlamsız bir acı, istikrarsızlık... Borderline, yani sınır durum vakaları böylesi duyguları tüm şiddetiyle yaşıyor. Onların sayısı aramızda her geçen gün artıyor.

`Havada uçuşan renkler düşün, hepsi benim ama bir bütünlük yok. Her zaman karşıdakine göre şekillenen biriyim.` `Sürekli bana heyecan veren şeyler arıyorum. İstikrar benim için çok sıkıcı, ruhum daralıyor.` `Nefret ve sevgiyi âdeta bir arada yaşıyorum.` `Bir anda geliyor, beynime kan gibi sıçrıyor. O an her şeyi yapabilirim.` `Kendimi bir hiç gibi, pislik gibi hissettiğimde bunu yıkmam lazım. Öyle anlarda siyahlaşıyorum. Ben karardıkça dünya da kararıyor. Bana canım diyen sanki canın çıksın diyor.` `Terk edilme korkusu bütün ruhuma, varlığıma hâkim oluyor.` `İçimde ciddi bir boşluk duygusu var, herkes tek ama ben yarımım resmen.

Bu cümleler `borderline` yani sınır durum vakalarına ait. Onlardan herhangi biriyle karşılaştığınızda bu ifadelerin benzerlerini duymanız muhtemel. Türkiye`de de sayıları hızla artıyor. Toplumsal geçiş süreçleri, modern ile geleneksel hayatlar arasında sıkışmışlık, genetik faktörler, çevresel etkiler gibi pek çok sebebi var bu patolojinin; fakat en çok da yetiştirilme şeklinden kaynaklanıyor. Genelde annenin çocuğuna yeterince ilgi göstermemesi ve tam manasıyla kendini verememesinin sonucu bu yarım hayatlar.

Bir nevi modern zamanların hastalığı borderline. Kariyer telaşı, başarı hırsı, eğlence merakı anneleri fiziken, değilse zihnen evlerinden yavaş yavaş uzaklaştırdı. Birçok ev hanımı anne için bile evlat sahibi olmak çocuk bakıcılığına eş değer. Aynı çatı altındaki çocuk ile anne-baba arasında mesafeler var artık. Annesinin gözüne baktığında kendini göremeyen çocukların kaderi borderline. Acılarının sebebi gibi neticesinin de kaynağı günümüz hayat şartlarından besleniyor. Varoluşsal sorunları sonuna kadar yaşayan, boşluk hissi ile mücadele eden, değersizlik karmaşasında bocalayan, acı çeken, âdeta modern hayatın tüm olumsuz semptomlarını üzerinde taşıyan kişiler bunlar. Özetle; hayata bir türlü tutunamayanlar...

Varlık ile yokluk arasında

Sınır durumları daha iyi anlamak için 18-24 ay arasındaki evrelerine gitmek gerekiyor. İki büyük teorisyen Otto Kernberg ve James F. Masterson, borderline oluşum mekanizmasında Mahler`in `yeniden yakınlaşma evresi` dediği bu döneme dikkat çekiyor. Sınır durumları kavramak için ayna nöronları hakkında fikir sahibi olmakta da fayda var.

Karşımızdakinin yüz ifadesini okumamıza yarayan `ayna nöronları`nın keşfi 1996`ya dayanıyor. Yeni doğan bebeğin başkalarının bakışlarına karşı hassasiyeti bu nöronlar sayesinde aktifleşiyor. Doğumdan sonra bu nöronlar çalışmaya başlıyor ve çocuk `oral dönem` denen süreçte sadece fiziksel değil psikolojik olarak da her şeyi içine alarak zihninde bir nesne tasarımı kurguluyor. Böylece bir dünya temsili tasarlıyor. Bu `simülasyon programı`nın ana gövdesinin meydana gelmesi ilk 12 ayda gerçekleşiyor. Kapı, pencere, anne, baba gibi her şeyi zihninde kurduğu bu dünyaya yerleştiriyor çocuk; fakat en önemli karakteri yani kendisini göremediği için bu tasarım eksik kalıyor. Burada anne faktörü ve ayna işlevi devreye giriyor. Çocuk kendisini ancak annesinin gözlerinde görerek varlığını hissediyor. Normal bir anne bebeğine yaklaştığında gözünde oluşan pırıltı ile çocuk kendisi arasında ilişki kuruyor. Böylece annesinin gözündeki ışığı alarak simülasyon programında kendisi için ayrılmış yere yerleştiriyor. Annenin gözündeki ışıltı, öğrenilecek bir şey değil, tamamen fıtrat kaynaklı. Fıtratın önüne başka şeyler geçtiğinde, mesela şehir hayatında bu doğal ışık sanki perdeleniyor. Meşguliyetler, yorgunluk, telaş, endişe bir şal gibi düşüyor annenin bakışlarının önüne.

Peki ya çocuk annenin gözünde ışıltıyı göremezse? Annenin zihni dağınıksa, çocuğuna bir ayak bağıymış gibi bakıyorsa, kendi evde ama aklı dışarıdaysa... Veyahut sarhoş kocası içip içip birazdan gelip kendisini dövecek diye kaygılanıyorsa. İşte böylesi durumlarda annenin evladına o ışıltılı bakışı vermesi zorlaşır. O zaman çocuğun zihnindeki dünya da öyle sönük ve karamsar bir hâl alır. Bebek kendini var hissedemez, etkisiz eleman gibidir. Simülasyon programında kendisini temsil eden bir temsilci yoktur. Yetişme dönemindeki bu duygu hâli kişinin ömrü boyunca peşini bırakmaz. Tüm hayatı boyunca varlığını sorgulayacaktır.

Ben burada mıyım?

Uzmanlar borderline vakalarının ömürleri boyunca `Ben burada mıyım değil miyim?` duygusuna kapıldığını anlatıyor. Hastalar bu yokluk hissini aşabilmek için heyecan hissettirecek eylemlere başvuruyor: Jilet atmak, cinsellik, alkol, uyuşturucu, hızlı araba kullanma, adrenalin sporlarına ilgi göstermek, mafyatik işlere karışmak ya da antisosyal eğilimler; şiddet, suç vs... Bu fiillerin tek amacı kişinin var olduğunu hissetme kaygısı.

Sınır durumlar kötü kendilik hâlindeyken yaptıkları bu eylemler sayesinde iyi kendiliğe geçerler; fakat orada da uzun süre kalmayacaklardır. Psikoterapi Enstitüsü Derneği Başkanı Tahir Özakkaş bu gidiş gelişleri sembolleştirerek açıklıyor: `Bunların insan ilişkilerine baktığımızda üç tabaka görürüz. Magma, yeryüzü ve atmosfer (ya da buzullar tabakası). Normal insanların ilişkilerinde yeryüzü daha geniştir. Ama borderline magmada iç-içe geçen sıcak, coşkulu bir mutluluk ilişkisi yaşar; eğer orada bir kırılma, incitilme yaşarsa direkt kutuplara geçer. Soğuk ve acımasızdır. Kar fırtınası, tipi gibi eser, kavurur, her şeyi bozar. Borderline magma ya da kutupta bulunur; aradaki ince yeryüzüne nadiren uğrar, bu nedenle sağlıklı, mantıklı ilişkiyi kurması çok zordur.`

Erkekler narsist, Kadınlar borderline

Görüştüğümüz psikiyatr ve psikologlar borderline vaka sayısının her geçen gün yükseldiğini, katıldıkları uluslararası konferansların da bu tespiti doğruladığını söylüyor. Türkiye`de son yıllarda artış gözlense de Batı`nın borderline vakalarına aşinalığı geçmiş yıllara dayanıyor, bunu yıllar önce bestelenen şarkılar, çekilen filmler de gösteriyor. Madonna, Bon Jovi gibi sınır durumlardan ilham alan Scorpions`un şarkı sözleri şöyle: `Sınırda yürüyoruz, soğuk kitlelere karşı... Yangınlardan atladık, güçlü rüzgârlara gidiyoruz...` 1999 yılında çekilen Almanya-ABD ortak yapımı `Aklım karıştı` (Girl interupted) filminde borderline patolojisine sahip karakteri Winona Ryder canlandırıyor. Onun küçük bir kediye bile nasıl muhtaç kalabildiğini, tanımadığı bir hasta bakıcı ile rahatça bir gecelik ilişki yaşayabildiğini görüyoruz filmde.

13 Şubat 2009 Cuma

irtica devriminde gençlik

Dinlenmek için geldiğim pansiyonda yalnızlığımı daha da hissetmeye başladım.

“Ayaklarınızı iyice siliniz”

Pansiyon kapısından içeri girmeden önce dış dünya kirlerimizi orada bırakmamızı istiyorlardı. Oysa bir avuç kum getirmiş olabilirdim en fazla. (Temizlik imanın şartlarındandı.) Zaten böyle değil midir? Yeni bir dünyaya girecekseniz, eskiye dair ne varsa bırakmalıydınız. Düşündüm, o halde bu kapıda epey birikim vardı.

Asık yüzleriyle karşılandım birkaç çalışanın. Gençken hakları için uğraşıp didindiklerimiz amneziye uğramış beyinleriyle örtünmüşler. (Bu hak verilmişti çünkü kendilerine 2000’li senelerde.)

İstanbul’un orta yerinde ürettiği taş plakların fütüristik beyinli bilgisarlarda çalıştırılmaya uğraşıldığı yıllarda bir avuç gencin yaşlandığını görmek acıydı. Sanırım yüzündeki kırışıklıktan ve ciddi manada yolun sonuna geldiğinin farkında olmandan çok canını acıtan da buydu. Zamanın kapitalist damarları kabarmıştı yine. Alışını da iyi biliyordu verişini de.

Büyükçe akvaryumlardan, yine cam, fanuslara taşıdılar bizleri. Yediğimiz, çıkardığımız bir yerde büyüdük çocuklarımızla. Kimisi acıkınca yedi bir diğerini. Öyle ya, böyle öğretilmişti bize. Büyük balık küçük balığı yerdi. Zamanla su kirlendi ve yeni doğanlar böyle bildi dış dünyayı. Her şey 2000’li yılların başına denk geldi. Yirmi yaşlarında bir avuç gençtik o zamanlar. Taşındık büyükçe akvaryumlardan kirli suların biriktiği cam fanuslara.

Betonlaşmanın ve kentleşmenin sadece mahallelerde gerçekleşeceğini tahmin ederdik. Ruha çörekleneceğini kimse bilememişti o zamanlar.

Etrafımdaki herkesin giderek tepksizleştiğini ve kendi çekmecelerine kendilerini çektiklerini fark ettim. Gerçekler kuklalaştırıldı. Diledikleri masalla kandırdılar 2000’li yılların çocuklarını. Pinokyo’nun burnu uzadı itaat etmedikçe. Böyle korkuttular onları. Hiçbir kurbağa öpülmedi gerdek gecelerinden önce. Rapunzel saçlarını bir daha hiç salamadı duvarlardan aşağı. Kralın çıplak olduğunu anlayan çocuk asılmıştı doğruyu söylediği için. Bir tek külkedisi masalını doğru bildi o yılların çocukları. Zengin ve fakir masalı sürmeye hak kazandı.

Mekanik ilişkiler yaşanıyor bu zamanlarda. Atomik saldırılar yaşandığı gibi. Büyük mideli devletler yutmayı başardı içine beyni midesine düşmüş devletleri.

İnsanlar robotlaştı. Duygular ayaklarına çimento dökmüş bir kadınla birlikte atladılar denize. Umut kendi kendini imha etti kopya hayatlar yaşayan bedenlerin içinde.

Bir eski pansiyon içinde , oturdum bugün öylesine. Hala bir yerlede Jack satılmasını istedi dilim. Televizyonu açtım ve izlemeye devam ettim 2000’lerin ortasındaki Sodom ile Gomore’nin yıkılışını.

Heterojen yargıların birleşiminden doğan melez çocuklar sahipsiz kalmış ortada. İçim acıdı!

sinem sal

23 Ocak 2009 Cuma

Kafka'nın freudyen öyküsü

Franz Kafka'nın kendi kendisini yargıladığı ve ölüme mahkum ettiği otobiyografik analiz niteliğindeki 'Yargı' öyküsü üzerine...

Kafka, 1912 sonbaharında yazdığı 'Yargı' öyküsünde 'baba - oğul' ilişkisini kendi biyografisi üzerinde işlemiş ve yansıtmıştır.

Kafka'nın 20. yüzyılın başlarında gelişmeye başlayan hemen hemen tüm genç kuşak insanları gibi babasıyla hep sorunları olmuştur. Bunu otobiyografik bir dışavurumla en açık bir biçimde 'Yargı'da anlatmış, kendisini yeniden yaratmıştır. Öykü çok kısa bir özetlemeyle belki şöyle toparlanabilir:

Genç iş adamı Georg Bendemann, güzel bir ilkbahar mevsiminin bir pazar günü görece aydınlık ve insana umut veren çalışma odasına oturmuş Petersburg'da yaşayan sanal bir eski çocukluk arkadaşına mektup yazar, ve 'oyunsu bir yavaşlıkla' mektup kağıdını zarfa koymaya çalışır... Arkadaşı yıllar önce evinden kaçıp Rusya'ya gitmiş, bir mağazada çalışmakta, ama işleri ve diğer arkadaşlık ilişkileri pek de başarılı gitmemekte, oldukça yalnız bir yaşam sürdürmektedir... Kısaca (kaçmış ama) başarısız (da) bir yaşamı olmuştur. Kendisinin işleri ise oldukça iyi gitmektedir. İki yıl kadar önce annesini kaybetmelerinden sonra (eşinin desteğini de yitiren) babası iyice çökmüş, şimdi mağazanın oldukca karanlık ve geri plandaki bir odasında bütün gününü eski gazeteleri okumakla geçirmektedir.. Zaman zaman mağazanın işlerine katılsa da, yönetimin önemli bölümünü çoktan Georg'a devretmesi gerekimiştir. Georg da bu arada nişanlanmış, zaten mektubu da bu eski arkadaşını düğününe davet etmek için yazmıştır... Ancak bu uzaktaki arkadaşından nişanlısının bile pek haberi yoktur.

Georg, yazdığı mektubu cebine sokarken, uzun koridorun sonundaki babasının karanlık odasına girmek ve bu mektuptan onu haberdar etmek gereksinmesi duyar. Babasına Petersburg'da yaşayan arkadaşına yazdığı mektubu gösterir. Babası şaşırır. Ve hatta "senin Petersburg'da arkadaşın var mıydı?" diye sorar. Georg, "evet" diye yanıtlar ve bu konuda bilgiler vermeye çalışır... Sonra da babasının yorgun göründüğünü, dinlenmeye gereksinimi olduğunu söyler... Soyunmasına yardım etmek ister... Babasını kollarına alıp yatağına taşır. Kendi elleriyle babasının üzerini örter... Yorganı omuzlarının hayli üzerine değin çeker. Ayrıca, ayaklarının bile yorganla gereği gibi örtünüp örtünmediğini kontrol eder.

'Ben ölmüş değilim'
Ama tam da bu an'da babası birden yorganı büyük bir güçle üzerinden atar; "Üstümü örtmek istiyorsun hayırsız çocuğum, ama henüz örtülmüş (ve de ölmüş) değilim" diye bağırır... Ve dev gibi bir görünümle yattığı yerden ayağa kalkar. "Sen babanı altettiğini sanıyorsun ama .... baksana sen bana ... sakın yanılmayasın ben hâlâ senden daha güçlüyüm..." der... Öfkesini ve bağırmasının sürdüren baba, oğluna "Seni şimdi suda boğularak ölmeye mahkum ediyorum"... diye kesin 'Yargı'sını açıklar.

Georg, kendisini babasının odasından kovulmuş hissedip dışar çıkar, koşarak ilerideki köprünün korkuluklarına varır, sıçrayıp arkasına geçer... Ve son sözleri olarak "sevgili anneciğim, sevgili babacığım! Doğrusu ben her zaman sizleri çok sevdim!" diyerek kendisini aşağıya suya bırakır. "O sıra köprü üzerinde yoğun bir trafik vardır..." Dostu Kurt Wolff'un söylediğine göre, "en sevdiğim çalışmam" dediği bu öyküde Kafka tam da Freud'un 'Totem ve Tabu'sunun ilk bölümünün İmago dergisinde yayımlanmaya başladığı günlerde kendi kendisinin bir tür otopsisini (otobiyografik analizini) yapmaya, bedensel ruhsal konumunu sorgulamaya, tanımaya tanıtmaya çalışmış.. Daha somut söylersek 'Yargı' öyküsü Kafka'nın Kafka olmasını sağlamış. Sonra da 1919 yılında yazdığı 'Babama Mektup'da bu durum daha da pekişmiştir.

Bu öyküde oğul/Georg, olasılıkla Kafka'nın kendi çocukluk özlemlerini dile getiren uzaklara giden kendi başına bir yaşam kuran, sanal arkadaşını (hiç olmazsa mektup yazarak) anımsayıp iç döktüğü özbenliğidir. Gerçek (reel) oğul, mağazanın yönetimini eline almak üzereyken gene de içinden bir türlü atamadığı bu düşüncelerini babasına anlatmak gereksinimi duyar, düşlerinde olsun duyumsadığı 'suçunu' itiraf etmek, mektubu göstermek bahanesiyle odasına girer... Yorgun, halsiz ve neredeyse ölmek üzere babası onun bu tür 'başkaldıran nitelikteki' düşlerine bile öfkelenir... Birden ayağa kalkar, ve oğulu ölüme mahkum eder...

Oğul bir an biraz itiraz edecek bir şeyler düşünür; kendisine bildirilen 'Yargı'dan ve onun buna uygun hareket etme kararı alışından, kısası yaptığı işten orgazm olacak ölçüde haz duyarak, kendisine söylenenleri yapar. Koşarak gidip kendisini köprüden aşağıya atar... Burada babaya karşı duyulan güç/sevgi ambivalanz duyguları öfke/homoseksüel bağlantıları alacakaranlık bir ortamda çok örtük(müş gibi) olmalarına karşın olabildiğince açık sergilenir. Öykünün son cümlesi çok anlamlıdır, Georg kendisini suya atarken köprünün üzerinde yoğun bir trafiğin olduğu yazılır. (Almancası : "...ging über die Brücke ein geradezu unendlicher Verkehr" şeklindedir. 'Verkehr', Almancada hem iletişim, trafik hem de cinsel ilişki, haz, doyum için sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Kafka bunu (babaya karşı duyduğu homoseksüel duyguyu vurgulamak için) özellikle kullanmış... Ayrıca Max Brod'a öykü tamamlandığı, son cümlesi yazıldığı an'da yoğun bir cinsel boşalma duygusu (ejakülasyon) içinde olduğunu söylemiştir...

Oğul babasını yatağa yatırıp üzerini yorganla iyice örttüğü, kapadığı an'da (bile) baba, insanüstü tanrısal bir güçle ayağa kalkabilmiş... Oğul da büyük bir çaresizlik içinde kendileri hakkında verilmiş ölüm 'Yargı'sını (ilktoplumlara özgü bir tür 'Voodoo ayinlerine' benzer davranışlarla) uygulamıştır... 'Yargı' öyküsünün ardından Birinci Dünya Savaşının başlamasının arifesinde, 1914 yılının Temmuz ayının sonlarında (en geç) Ağustos ayının başlarında Kafka artık insanın 'meta suçunu', insanın 'dünyaya geldiği an'da zaten varoluşsal suçlu olduğu konusunu tartışacağı 'Dava'yı yazmaya başlamıştır... Bu durum yeni yüzyılın insanının otorite karşısında hiçbir itiraz etme gücünde olamayışının bir tür kanıtını (da) dile getirir.

Otobiyografik bir hesaplaşma

Öyküde babasının birden ayağa kalkması Kafka'da büyük bir suçluluk duygusu uyandırır... Nereden gelir bu suçluluk duygusu? Bilemeyiz. Günlüğünde bunun otobiyografik bir hesaplaşma olduğunu yazar... Kafka burada (belki de) kendi durumundan, babası ile olan ilişkilerinden (süper - ego karşısında duyulan varoluşsal bir suç/acı çekme ve de aynı zamanda haz duygusundan) kalkarak 'insanlığın durumunu' (Conditio humana') anlatır. Freud da ileriki yıllarda sıklık, ama özellikle de 1930 yılında yazacağı 'Kültür İçinde Huzursuzluk' yapıtında böylesi 'yazgısı kaçınılmaz olan suçluluk duygusunun' altını çizer. Bu belki de Goethe'nin de vurguladığı, Prometheus'lara özgü/benzer bir suçluluk duygusudur. Ama belki de Kafka'nın inkârı çok daha ileri düzeylerdedir... Yapıtlarda kimi zaman aşılması olanaksız kapalı bir dünya gözlenmez. İnsanlar, insan olmanın aşılması zor hatta çok kez olanaksız yasallıklarını, tıkanan kanallarını aşmaya çalışırlar, içlerinde hep bir umut vardır ama sürekli olarak kapalı kapılara çarpılır. Sonunda suç ve günahın (dahi) söz konusu edilemediği, sadece 'yoksama ve tahribin' bulunduğu bir dünya ile karşılaşılır... Freud'un 'inkarları kendi başkaldırısını çok aşan' ve bir anlamda yurttaşı sayılabilen Bohemyalı, Yahudi yazar Franz Kafka'dan haberdar olmadığını düşünmek oldukça zordur, ama ne yapıtlarında ne de mektuplaşmalarında Kafka'dan söz ettiği görülmez. Bu tavır da olsa olsa 'insanlığın durumu' ile açıklanabilir.

6 Ocak 2009 Salı

Zevk, acı ve arkadaşlık ( Epikür'ün gözünden..)

Yunanlı filozof Epikür'e göre zevk, esenlikli bir hayatın hem başlangıcı hem amacıydı. Mutluluğun garantisi, bilgeliğin en önemli aracı da arkadaşlık.

Nasıl yaşamalı? Zevk için, zevk içinde, zevkle, zevkli yaşamalı. Zevk deyince, şehvet peşinde koşmak, sefahat veya aldırmazlıkla, duyarsızlıkla sefa sürmek akla gelebilir. Veya zevk, en leziz yemekleri yiyip yiyip yeniden yemek için kusmak gibi aşırılıklarla ilişkilendirilebilir. Buna karşılık, acı deyince aklımıza hemen işkencenin en ıstıraplısı gelmese de, onu da fiziksel ve zihinsel diye ikiye böleriz.

Oysa zevk de acı da beyinde yaşanır. Duyu organlarının maruz kaldığı acıyla, sevilenin yitiminde zihinde çöreklenen acı elbette ayrı tutulabilir ama tensel acının tinsel acıya, tinsel acının tensel acıya dönüşmesinin çok örneği var. Aynı şekilde tensel zevk tinsel zevki, tinsel zevk tensel zevki hazırlar.

Acıdan kaçar zevke yöneliriz. Epikür 2 bin 300 küsur yıl önce bu argümanı, felsefesinin temeli yapmıştı. "Zevk, sevinçli bir yaşamın ta kendisidir" diyordu, "her seçimin, her kaçınmanın başlangıcıdır, her iyi ona göre ölçülür". O zamanlar saz âşıklarının yanında bir de bilgelik (sophia) âşıkları (philia), yani filozoflar vardı. Epikür de bunlardan biriydi.

Atinalıların asker verme, garnizonluk yapma karşılığında yerleşim hakkı tanıdığı ailelerden birinin çocuğu olarak Sisam'da İÖ'de doğdu. Epikür kargaşa dolu bir çağın tanığı oldu. Büyük İskender Mısır'ı, Pers topraklarını, Yunanistan'ı zaptetmiş, Atina kent devletini (polis) buyruğu altına almış, Yunan kültürünü Afganistan'a dek duyurmuştu. Polis terk edilmekte, yerine cosmopolis, dünya yurttaşlığı doğmaktaydı. Bilmeye ve varlığa dair geleneksel sorular, yerlerini, iyi bir yaşam nedir ve buna nasıl erişilir sorularına bırakmıştı.

Epikür böyle bir çağda, Platoncu filozof kral veya Aristo gibi kral filozofu olmak yerine evinin bahçesini insanlara açtı. Bahçede toplandılar, sohbet edip tartıştılar. "Bahçe filozofları" diye ünlendiler. Komünal bir örgütlenme kurmadılar, tezlerini benimsemeyenleri dışlamadılar, köle özgür, kadın erkek ayrımı yapmadılar. Aralarında hetiara Leontion da vardı (hetira, Antik Yunan'da entelektüel konsomatris demek). Ünlü kadın filozoflardan Themista da, bahçe âşıklarından biriydi. Dönemin Yunan felsefe okulları otoriter tarikatlara dönüşürken bahçe filozoflarının tartışmaları Yunancanın konuşulduğu her yere yayıldı. Roma'nın bir Akdeniz imparatorluğu olmasıyla, Roma'da da kuvvetli bir yankı buldu.

Bununla birlikte köleci Yunanistan'da ve Roma'da köleyi özgürle, kadını erkekle eş tutmak, politikaya dudak bükmek, üstüne üstlük zevki ilkeleştirmek şimşekleri hep üzerilerine çekti. Epikür'ün yaşamı sürgünlerle geçti. Sisam'dan Değirmendere'ye, Sığacık'a oradan Midilli'ye, Lapseki'ye, Atina'ya taşındı durdu. Hep bekâr kaldı, hiç çocuğu olmadı. Zevk filozofu, idrar yolu acıları içinde İÖ 270'te dizanteriden öldü.

Arkadaşlık

Peki zevk, erdemle çatışmaz mı? Zevk "bencilik", erdem "elcilik" değil midir? Ceza ve ödül zıtlığını düşünün. Cezalandırılmayayım diye ihanet edene veya ödül peşinde koşarken elindekini esirgeyip paylaşmayana erdemsizlik yükleriz. Fedakârlık, bağımsızlık erdem çıkarcılık, bağımlılık erdemsizlik değil midir? Öyleyse, kendine yeterlik ile arkadaşlık zıtlaşmaz mı?

Epikür, "Mutluluğu bütün yaşam boyunca güvenceleyecek, bilgeliğin sahip olduğu en önemli araç arkadaşlıktır. Arkadaşlık, mutluluğu tanıyalım diye bizi harekete geçirmek için etrafımızda dans ediyor" diyordu. Epikür'ün bu paradokslara verdiği yanıt, zevki yorumlayışına bağlıdır.

Ona göre "zevkten yoksun olduğumuzda zevki ararız ama acı duymuyorsak zevke de ihtiyaç duymayız". Uykusuzluk, açlık ve susuzluk doğal ve zorunlu ihtiyaçlardır örneğin susuzken suyu arzularız, giderince arzulamayız. Epikür'e göre işte bu doygunluğun kendisi de zevklidir. Acı yokluğu zevki, dertsizlik zevki, fiziksel ve zihinsel dinginlik (ataraxia). Peşinden koşulacak zevk budur. Dolayısıyladır ki zevk, esenlikli bir yaşamın hem başlangıcı hem de amacıdır.

Zevk, arzunun tatmininden oluşur acı, arzunun hüsranından. "Bırakın" diyor, "zorunlu olmayan öyle kalsın zorunlu olmayanı ihtiyaç haline getirmeyin". Kendine yeterliğin ve özgürlüğün koşulu budur ona göre. Güç, servet, ün ve benzeri arzular ise beyhudedir çünkü bunların bir ölçüsü yoktur, dolayısıyla tatmin edilemezler. Ne doğal ne zorunludurlar sürekli daha fazlasını arzulatır dolayısıyla sürekli acı yaratırlar.

Öyleyse arkadaşlıkla zevk nasıl bağlantılanabilir? Öncelikle, Epikür'e göre arkadaşlık yarar ve yardıma dayalıdır. Arkadaşa yararlı olmalı, arkadaş yararlı olmalıdır. "Yalnızlık, yalıtılmışlık, teklik toplumun boş inançlarıdır" diyor Epikür. Bir yanda yukarıdaki anlamda kendine yeterlik, özgürlük arkadaşlığın koşuludur ama aynı zamanda kişi "ancak arkadaşlıkta kendine yeterliğe ulaşılabilir". Böyle bir arkadaşlığın zevkini canlandırmak için işe yarar görünen Japonca bir sözcük var: "Amae."

Amae

Japon psikanalist Takeo Doi, Japoncadaki amae sözcüğünün, bebeğin her canı isteyişinde annesinin memesine sarılmak, müsamahakârca kucaklanmak ve anneyle bir olmak isteyişine göndermede bulunduğunu söylüyor. Ona göre bu duygu, mahcubiyet, sıkılma, utanç duymaksızın, kendini başka bir insana bırakabilme, keyfince ona yakınlaşabilme, sırf siz olduğunuz için kabul görme anlamında yetişkinlikte de sürüyor. Doi'nin anlattığına göre, sözcüğün kökeni, amaeru fiili sevilmeyi ummak anlamına geliyor. Sevgilinin "başını göğsüme yasla" deyişindeki gibi veya misafirliğe gittiğinizde, sizden hiçbir şey beklemeden her türlü ağırlamayı yapan Anadolu konukseverliğindeki gibi kişinin rahatlamasına, gevşemesine hatta şımarmasına izin veren duygusal güvence beklentisini anlatıyor. Türkçede de Batı dillerinde de benzer bir sözcük yok ama Doi, Kore ve Ainu dillerinde eşdeğerinin bulunduğunu söylüyor.

Ayrılıkta birlik sevinçtir. Böyle bir candanlık, aile içerisinde veya aynı değer yargılarını paylaşan grup içerisinde görülse de, Epikür'ün beklediği tek şey sözünde durmak. Güven arkadaşlığın özündedir kişi gerektiğinde ölümü göze almalıdır. Ama bu, kendini başkasında bağlamak, başkasının iradesine tabi kılmak, kendini nesneleştirmektir. Risklidir, ihanete uğranabilir, suistimal edilebilir, ki Epikür'e göre acıların en büyüğü budur. Birlikte ayrılık acıdır. İşte bu acının giderilmesi, güvenin sürekli tazelenmesi zevklidir. Böylece erdem zevkin, zevk erdemin kurucusu olur. "Ancak arkadaşlıkta kendine yeterliğe ulaşılabilir çünkü sadece arkadaşlıkta, acının, yaşamın zevkine karşı olduğu argümanı yalanlanır."

Epikür'ü anlamak için kısaca Aristo'nun arkadaşlık görüşüne göz atmak ilginç olabilir. Aristo'ya göre de arkadaşlık en büyük mutluluktur. Ama kişi, kendinden yola çıkarak sever başkasını. Başkasını sevmek Aristo'ya göre, kendini başkasında sevmektir. Nasıl lir ustası ustalığını çalarak sergilerse, bir erdem olarak cömertlik cömert davranışı gerektirirse, akılla oluşturulan erdem de dışavurulmak zorundadır. Ustayı ancak usta olanın layıkıyla anlayabilmesi gibi, bilge de kendi benzerini arar. Arkadaşın, kendine yeterli, özgür bireye yararı budur. Dolayısıyla, kendini sevmenin ne kadar başkasını sevme olacağı, benzerlik derecesiyle ilişkilidir.

İkisi de yüceltir arkadaşlığı ama Aristo'da arkadaşlık, erdemin hayata geçirilmesidir. Epikür'de ise erdem de zevk de arkadaşlıkla doğar. Aristo kadınla erkeğin arkadaşlığına inanmaz Epikür savunur.

Dünyada çok az arkadaşlık var, öyleyse çok az zevk var.

Kaynak: http://www.kesfetmekicinbak.com/

22 Aralık 2008 Pazartesi

yaratıcı iş fikirleri - 2

Yaklaşan yerel seçimlerde propaganda malzemesi üreticilerine büyük iş düşecek. Sermaye ise paradan çok, yenilik ve farklılık düşüncesi!.. AMERİKA başkanlık seçimleri epey hareketli geçti. Kampanyalarda kullanılan yüzlerce propaganda materyali arasında ucuz ve etkili olan çok sayıda örnek sergilendi. Bu işin uzmanları daha önce görülmemiş dizaynlar hazırlayıp piyasaya sürdüler. Çoğu yerel yönetimler ve partiler tarafından kapışıldı, adedi milyonları bulan siparişler verildi. Bunca propaganda malzemesi içinde en çok ilgi çekenler ise "windsocks" (rüzgar gülleri) "masklar" ve "mizahi materyal" ler oldu.

Yaklaşan yerel seçimler nedeniyle bizde de çok hareketli bir propaganda dönemi yaşanacak. Bu seçim, geçmişin seçimlerine benzemiyor. Seçmeni etkilemek için "sıra dışı yöntemlere" ve "görülmemiş propaganda malzemelerine" ihtiyaç var.

FARKLI FARKLI PROPAGANDA MALZEMELERİ

İşte bu dönem içinde inovasyon ürünü basit propaganda malzemelerini piyasaya sürenler çok büyük başarı kazanacak. Belediye başkan adayları kıran kırana mücadelelerinde bu "yeni nesil malzemelerle" güç gösterisinde bulunacak, söylenemeyenleri bu materyaller sayesinde söylemiş olacaklar.

Çoğu buluş için hemen on binlerce adet sipariş verilecek, umulmayan boyutta işler başarılacak! Meydanlar, salonlar ve kürsüler bu materyallerin envai çeşit zenginliğiyle donanacak, giysilere adayları anlatan objeler takılacak.

"Banner" lar (bez afişler), "pratik panolar", "seyyar dövizler" elden ele dolaşacak, kapıları ve pencereleri slogan yüklü "posterler" süsleyecek. Envai çeşit bayraklar ortaya çıkıp her yeri şenlik alanına çevirecekler! Propaganda sırasında yalnız görsellik değil, "ses ve ışık oyunları" da devreye girecek. Kimi seçmene özel hazırlanmış koliler içinde "sesli" hediyeler gönderilecek. Bu ambalajlar parti amblemlerini taşıyacak.

Yüz binlerce adet "küçük broşür", "el ilanı", "yelpaze" ve "kartpostal" dağıtılacak. Araçlar özel desenlerle giydirilecek, hatta otomobillere, gemilere ve uçaklara geçici reklam uygulamaları yapılacak. Tüm bunlarda "elektroniğin teknik uygulanışını" da göreceğiz.

BU İŞ ABD'DE SANAYİYE DÖNÜŞTÜ!

Bu işi buluş kültürüyle gerçekleştiren ve kampanyaların çok renkli geçmesini sağlayan Amerika'da seçim malzemesi üreten yerler adeta bir "endüstri" halinde çalışıyor.

Amerika'da yalnız "seçimler" değil "özel günler" ve "bayramlar" da bu işletmelerin ilgi alanı içinde. Bizde henüz bu iş spesifik olarak ele alınmadığı için başta seçim propagandası malzemeleri olmak üzere tüm materyaller "promosyon şirketleri" ve "bayrak üreticileri" tarafından yapılıyor.

Oysa bu işin yapıldığı mekanlarda "slogan yazarları", "dizaynırlar", "ressamlar", "renk uzmanları", "grafikerler" ve "psikologlar" var! Bu ajanslarda her dönemin kendi özelliklerini yansıtan yeni aforizmalar, kampanya sloganları üretiliyor! Bu kurumlar malzeme çeşitliliği yaratan saygın birer şirket olarak yerel yönetimlere, temsilci adaylara ve parti merkezlerine hizmet veriyor.

Çoğu "outdoor reklam aktiviteleri" de yapıyor. En çok kazananlar ise "patriotic items" adı verilen ulusal simgeleri ve propaganda malzemelerini dizayn eden firmalar. Bunlar en basitinden en karmaşık çeşidine kadar yüzlerce katalog malzemesine sahipler. Burada tişörtten, şapkaya, araç üzerine monte edilen sesli aygıtlardan, şişme propaganda sistemlerine kadar her şeyi bulmak ve sipariş etmek mümkün.

İşin büyüklüğüne rağmen bu firmalar, sadece "yaratıcı ekibi" bünyelerinde tutarak çalışıyor ve malzemeleri dışarıda imal ettirerek sipariş edene teslim ediyorlar.
Propaganda malzemeleri eğer "özel dizayn" gerektiriyor ise hemen tasarım tescilleri yapılıyor, patentleri alınıyor ve ilgili firmanın kataloguna giriyor.

PARA DEĞİL YENİLİK FİKRİ LAZIM

Yaklaşan yerel yönetim seçimleriyle hayli hareketli geçecek kampanyalar için "yaratıcı girişimcilerin" bir araya gelerek "ürün prototiplerini" şimdiden belirlemelerinde yarar var.

Girişimcilerimiz bu işleri "yaratıcı ajans" mantığı içinde ele alırlarsa özgün bir iş kolunun doğmasına yol açabilirler. Unutulmasın ki bu bir ihtisas konusu. Az sermaye gerektiren bu ilginç girişimin asıl ağırlık noktası ise "fikir ve yenilik" üretimi.

Kısacası yetenekli bir ekiple Türk seçmenini etkileyecek "buluşları" birer propaganda objesi haline getirmeyi başaranlar belki de uygulama sahalarını genişleterek "yeni bir sektörün doğmasına" yol açacaklar.

Kaynak:paradergisi - Nur Demirok

ilginç işler

Türkiye’de meslekler üzerine yapılan araştırmada çok ilginç iş konumları ortaya çıktı.Sperm üreticiliğinden, cenazelerde para karşılığında ağlamaya kadar ilginç ama bir o kadar da zevkli mesleklerin olduğu öğrenildi.

Küçüklükten itibaren, “Ne olacaksın?” sorusunun cevabı doktor, mühendis, sanatçı ve benzeri bilindik işlerdir. Ama hayat, bazılarının tasarladığı gibi olmaz. Bazen yolunuz sperm üreticiliğine, bazen bir asansöre düşer ve siz o asansörün düğmesine basmakla yükümlü olursunuz. Bu ilginç meslekleri TEMPO dergisi araştırdı.

“300 YTL’YE AĞLIYORUZ”

Ali Öztürk, bir gün, bir caminin içine girdiğinde, tabutun başında hüngür hüngür ağlayan bir gençle karşılaştı. Yanına gidip, “Çok mu yakınındı?” diye sordu. Gençten gelen cevap, “Hiç tanımazdım” oldu. Çünkü o, cenazede para karşılığı ağlıyordu. Ali Öztürk, genç adama, “Senin gibi kaç kişi var” diye sordu. “Çok” cevabını alınca, hepsini toplayıp dernek kurdu. Şimdi 300 kişiler. Ekibi bir saat camide, bir saat evde ağlıyor. “Müşterilerimiz ömründe kimseye zırnık koklatmamış, sevilmeyen insanlar. Öldüğü zaman hanımı makyajı bozulmasın diye ağlayamıyor, miras da kalmış, bizi tutuyor” diyor Ali Öztürk. Cenazede ağlayanlar kişi başı 300 YTL para alıyor. Ekibi hayatın güldürmediklerinden oluşuyor. Ayda derneğe 100 - 150 bin YTL para giriyor.

ONUN İŞİ YÜKSEKLERDE

Koç Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun oldu Güneş Ergüden. Ancak bu mesleği yapmak istemedi. Onun gönlü paradan çok, keyifli işlerdeydi. Dört yıldır ortağıyla kurucusu olduğu Yüksek İşler’de çalışıyor. Genelde ışıklandırma montajı, sahnelerde ses ışık sistemleri asımı, cam ve konstrüksiyon temizliği en çok ilgilendiği işler. Ama en yüksek işi, Boğaziçi Köprüsü aydınlatma projesi. Burada denizden yaklaşık 160 metre yüksekte çalıştı. Yükseklikle ilgili bir korkusu yok. Sadece yapıları kimlerin inşa ettiğini bilmediği için tedirginlik yaşıyor. “Bu işi yurtdışında yapsaydım, kazandığımın beş katı para kazanırdım” diyor. Türkiye’de ise orta standartlarda yaşamaya yetiyor.

İTİNAYLA SPERM ÜRETİLİR

“Sperm üreticiliği de ne?” demeyin. 1923 yılından bu yana Türkiye’de uygulanan bir yöntem. Verimli sığır ve at ırkı yetiştirmek için iyi cins boğa ve aygırlardan sperm almada ön hazırlık yapan kişiye de ‘sperm üreticisi’ deniyor.Oktay Saparca, bu işi Türkiye’de yapan kişilerden biri. Bir ineğin kızgınlık döneminde onu boğayla çiftleştirmek sıkıntılı oluyor, ancak enjeksiyonla yapılan bu yöntemle zorluklar aşılıyor. Ayrıca verim kayıtları test edilmiş, sağlıklı boğaların spermleri ineklere uygulanıyor ve daha iyi yavrular doğuyor. Bu işi yapanlar hayvan başına 60-70 YTL kazanıyor.Peki bir kişinin, “Ne iş yapıyorsunuz?” sorusuna, “Sperm üreticisiyim” diye karşılık vermesi ne gibi diyaloglar doğuruyor? Oktay Saparca’ya göre, kulağa garip gelse de bu normal bir iş. Üstelik faydalı. O, işini çok seviyor.

İŞİ ASANSÖRLE İNİP ÇIKMAK

Nişantaşı’nda bulunan City’s Inn Alışveriş Merkezi’nin asansörünü kullandıysanız, onu tanımamanız mümkün değil. “Hoş geldiniz efendim, kaçıncı kata gitmek istersiniz?” diye soran nazik kişi, 36 yaşındaki asansör görevlisi Arman Odabaşı. Daha önce farklı mesleklerde çalışmış. İlkokul mezunu. İş ilanında asansör görevlisi aranıyor bölümünü okuyup buraya başvurmuş. Günde yaklaşık 500 kez düğmeye basıp, katlar arasında asansörüyle dolaşıyor. Onun iş alanı üç metrekarelik bir asansör. Günü nasıl geçerse geçsin, nasıl sorunları olursa olsun; o, buraya gelen insanları güler yüzle karşılamak durumunda. Öyle de yapıyor zaten. Üstelik gülümsemek, ona sorunlarını unutturuyor. Bu işi severek yapıyor, maaşını açıklamıyor, “Emeğimin karşılığını alıyorum” demekle yetiniyor. Asansör konusunda eğitim almış. Kendisinin merkezin vitrini olduğunu düşünüyor. Canan Göknil imzalı kostümünü de, asansörünü de seviyor. Günde sekiz saat çalışıyor. Birçok ünlü görüyor, akşam eve gidince kimleri gördüğünü eşiyle paylaşmaktan keyif alıyor.

KÖPEK GEZDİRMEK USTALIK İSTER

Ferruh Akalın, 20 yıl boyunca kendi köpeklerine baktı. Onlar ölünce, bu sevgiyi başkalarının köpekleriyle gidermeye başladı. Bu işten hem keyif alıyor hem para kazanıyor. Günde bir saatten, sekiz köpek dolaştırıyor. Onları ormana ya da parka götürerek sosyalleşmelerini sağlıyor. Köpeğin psikolojisine uygun olarak davranıyor. Bunun eğitimini alan Akalın, 2002’den bu yana köpek dolaştırıyor. Yanında gördüğümüz köpeklerin isimleri Lucy ve Marcy. Onlar işadamı Mehmet Emin Karamehmet’e ait. Akalın’ın müşterileri arasında pek çok ünlü isim var. Müşterilerini orta sınıfın üzerindeki kişiler olarak tanımlıyor. Her köpeğin ayrı karakteristik özellikleri olduğunu söylüyor. Onların dilinden anlamanın, bu işin püf noktası olduğunu belirtiyor. Bir şirkete bağlı olarak çalışıyor. Bu iş için ödenen para, köpeğin cinsine ve yaşına göre değişiyor. Ortalama rakamlar ayda 500 YTL’den başlıyor. İşini seviyor, köpekleri seven herkese tavsiye ediyor.

28 Kasım 2008 Cuma

SEX PISTOLS'IN CANLI YAYINDAKİ KÜFÜR ŞOVU


SEX PISTOLS

Müzik tarihinde tüm zamanların belki de en şok edici anına Sex Pistols gibi öncü bir grubun imza atmış olması gerekiyordu elbette. Sex Pistols'ın varoluşu zaten başlı başına bir sansasyondu aslında, bu sebeple yaptıkları tek bir şey değil pek çok şey müziğin gidişatını değiştirmiş ve alışılmış değerleri alt üst etmişti. Ama 1976'da meydana gelen bir olayın sadece müziği değil dünyayı da değiştirdiği söylenir hala. O yıllarda punk diye bir şeyin ortaya çıktığı ve kendilerine Sex Pistols diyen bir grup manyağın da söz konusu harekete öncülük ettiği biliniyordu ama henüz ortada dünyayı sarsacak türde bir sansasyon yoktu. Sex Pistols'ın menajerliğini üstlenen Malcolm McLaren ise umutluydu, eninde sonunda ses getireceklerdi. Ama galiba o bile yarattığı grubun hiçbir şeyi iplemeyecek kadar 'punk' olduğunun farkında değildi. İşte 1976'da Sex Pistols İngiliz tv'sinin hatrı sayılır şov programlarından biri olan Today Show'a konuk oldu. Grup üyeleri yerlerinde öylece oturuyorlardı, programın meşhur sunucusu Bill Grundy ise grup üyelerinin kendilerini rezil edecekleri anı kolluyor ve saçma sapan sorularıyla onları gaza getirmeye çalışıyordu. Kendine çok güvenen Grundy programın sonunda "Hala bir on saniyeniz var, hadi şöyle olay yaratacak bir şey söyleyin" dedi Sex Pistols üyelerine, kimlerle uğraştığının hiç de farkında olmadan. Cevap Sex Pistols gitaristi Steve Jones'dan geldi ve tv tarihinde ilk kez bir canlı yayın böylesine bir küfür bombardımanı ile karşılaştı. Steve Jones'un sakin ve umursamaz tavrı ise Sex Pistols'ın ne olduğunu izah etmeye yetiyordu. Bill Grundy olay akabinde işinden atıldı, İngiltere ise yeni güne "The Filth and the Fury" manşetiyle merhaba dedi. Artık herkes punk'ın anlamını ve Sex Pistols'ın kim olduğunu biliyordu.

OZZY OSBOURNE'UN YARASA AVI



OZZY OSBOURNE

Black Sabbath yıllarında uyuşturucu ve alkolün de büyük etkisiyle türlü çılgınlıklara imza atan Ozzy Osbourne'un müzik tarihinde yer eden en şok edici vukuatı artık bir efsaneye dönüşen 'yarasa' operasyonu olmuştur. Black Sabbath'ın 20 Ocak 1982'de Des Moines'de verdiği bir konserde bir fan tarafından sahneye fırlatılan yarasayı tutup, ağzıyla kafasını kopartan Ozzy Osbourne, böylelikle metal müziğin dış dünya tarafından algılanış biçimini de değiştirmiştir (metalciler kafa koparır, civciv ezer efsaneleri gibi). Söz konusu efsanenin göz ardı edilen bir başka boyutu daha var elbette. Ozzy Osbourne sahneye atılan yarasanın plastik, yani oyuncak bir yarasa olduğunu düşündüğünü -o sırada kafasının epey iyi olduğunu da unutmayalım- ve bu sebeple kafasını koparmaya yeltendiğini açıklayıp bu deneyimi hayatının "en korkunç, en acı" anı olarak yorumladı sonradan. Ozzy Osbourne'un en az yarasa faciası kadar efsaneleşmiş bir başka vukuatı ise CBS Records ile yaptığı toplantı esnasında gerçekleşen 'güvercin' operasyonudur. Söylentiye göre plak şirketinin Los Angeles'da düzenlediği basın toplantısında fazlasıyla sıkılan Ozzy, beyaz bir güvercinin kafasını da ağzıyla koparıp atmıştı. CBS tarafından da onaylanan bu bomba olay -Ozzy'nin söz konusu hareketi bilinçli olarak yaptığı da düşünülecek olursa- yarasa efsanesini ezip geçer.

JIM MORRISON'UN 'AHLAKSIZ' SAHNE ŞOVU


JIM MORRISON

'60'lı yılların en aykırı figürü şüphesiz Jim Morrison'dı. The Doors çılgınlığının had safhada olduğu o dönemlerde Morrison da sansasyonlarıyla gündemin tepesinden inmek bilmiyordu. Morrison özellikle grubun konserlerinde sergilediği sahne performansı ve söz konusu performansları izleyen anlardaki taşkınlıklarıyla güvenlik görevlilerine zor anlar yaşatıyordu. 1967'de bir fanı tartaklayan polis memuruna saldırdığı için tutuklanan Morrison'ın müzik tarihinde yer eden asıl vukuatı ise The Doors'un 1969'taki Miami konserinde vuku bulmuştu. Sahneye çıktığında -her zamanki gibi- körkütük sarhoş olan Morrison daha fazla içki istiyor, seyirciyi de kendisine eşlik etmeleri yönünde ikna etmeye çalışıp, 'özgür aşk'a davet ediyordu. Seyircinin şaşkına döndüğünü gören Morrison karşılaştığı tepkisizliğe cevap vermekte gecikmeyecekti elbet. Penisini çıkaracağını anons eden Morrison pantolonunu indirmeye kalktığı anda tutuklandı ve kendisini ahlaksız bir şekilde sergilediği gerekçesiyle yargılandı. Morrison, müzik tarihinin şok edici anlarından biri olarak kabul gören bu olaydan iki yıl sonra ise, Paris'te, kaldığı evin küvetinde ölü bulundu.

RICHEY JAMES'İN "4 REAL" ANI



RICHEY JAMES

Manic Street Preachers şimdilerde yaşını başını almış, içi geçmiş bir grup olarak kabul görüyor olabilir ama unutmayın ki herkesin genç ve de asi olduğu zamanlar vardır, özellikle de rock yıldızlarının. Manics'in henüz ses getirmeye başladığı ve leopar desenli kürkler giyip bol makyajla dolaştığı zamanlar da böyle zamanlardı işte. Grup o dönemde kaydadeğer bir fan kitlesine sahipti fakat basın onları idol belledikleri grupları (Guns'n Roses) taklit eden bir avuç sahte yıldız olarak kabul etmekteydi. Manics'in şarkı sözü yazarı ve gitaristi Richey (James) Edwards ise gazetelerde ve müzik yayınlarında grubuyla ilgili yazılan söz konusu yorumlara tahammül edemez olmuştu. Kendisini ve grubunu daha iyi ifade etmek isteyen Richey bu konuda kiminle muhattap olacağına karar verdi ve 15 Mayıs 1991'de Norwich Sanat Merkezi'nde verdikleri bir konser sonrasında harekete geçti. Richey'nin hedefi NME yazarı Steve Lamacq (Lmacq şimdilerde BBC Radio 1'da kendi adını taşıyan bir şov hazırlayıp sunuyor) idi. Konser sonrasında Lamacq'ı bir köşeye çeken Richey ona Manics'in gerçek bir grup olduğunu anlatmak için epey bir çaba sarfetti. Konuşması bittiğinde ise işi bir adım ileri götürdü ve eline aldığı bir jiletle koluna '4 Real' (gerçek) lafını kazıdı. Dehşete düşen Lamacq hemen bir ambulans çağırdı. Koluna 17 dikiş atılan Richey Edwards ise ertesi gün NME'yi aradı ve Lamacq'a zarar vermek istemediğini, sadece Manic Street Preachers'a inanmasını sağlamak için böyle bir şey yapmak zorunda kaldığını söyledi. İlk etapta haberi yayınlama konusunda tereddüte düşen NME ilerleyen yıllarda bu anı bir efsaneye dönüştürdü, hatta Richey'nin '4 Real' yazılı kanlı kolunu gösterdiği pozu poster olarak bile kullandı. Richey ise 1 Şubat 1995'te kayıplara karıştı ve bir daha ortaya çıkmadı. Şimdilerde resmi olarak ölü kabul ediliyor.

23 Kasım 2008 Pazar

Tanrı’ya Giden Yolu İnançsızların Kanıyla Açmak

“Ölümlü, mezarlıkların örtüsünün altındakini düşün! Kurtçuklar tarafından yenmiş, etsiz, sinirsiz bir beden veya eti kalmamış, çözülmüş, eklem yerleri ayrılmış, ortadaki kemikler… Çürümüş, kokuşmuş yırtık karın… Yüzün şeklini bozan, yarı kemirilmiş burun…”



1594 yılının Avrupa’sında, “Hayatı hor görme ve ölüm karşısında teselli” adlı eserinde bu mısraları kaleme almış şair Jean-Baptiste Chassignet. Tüm ürkütücülüğünü tasvir ettiği ölüme meydan okumuş kalemiyle. Hayat bir kelebek kanadıyken, ölüm bronz bir heykel gibi. Ölüm hep orada ve kaçınılmaz. Şairler bile, şiirlerinde Tanrı’ya sığınıyor ölümün bileği bükülmez gücünden. İnanç doluyor dizelerine, örtmek için yaşamlarına hükmeden korkuyu. Peki, kim saldı bu korkuyu? Ölmeden mezara girer gibi, bu iç sıkıntısı, mezar tasvirleri, genç yaşlarında ihtiyar olmaları hangi sebeptendir? Ceset kokusu… Hayır! Eceliyle ölenlerin çürümeye başlayan bedenlerinin kokusunu bastıran bir şey var; Yanık kokusu!

Ortaçağ Avrupası’nda toplum üç sınıftan oluşuyordu: Tanrı’nın görevlileri (Kilise’nin adamları), savaşanlar (şövalyeler) ve çalışanlar. Üçüncü sınıf yani en büyük dilime sahip kesim, çalışarak diğer iki sınıfı beslerdi. Din adamları okuma yazma bilir, halk dili yerine Latince kullanırdı. Çalışanlar ise okuma-yazma bile bilmeyen cahil insanlardı. Sosyal ve kültürel hayata, böylece, kolaylıkla hâkim olan Kilise, gücü sarsılmasın diye, kurduğu düzende, halkın ulaşabildiği yegâne bilgi olan dini bilgiyi bile, sınırlı ve seçilmiş bir şekilde, halka bir lütuf olarak sunardı. Okullara ve kütüphanelere sadece din adamları girebilirdi. Katolik Kilise’nin, halkın üzerinde bu denli nüfuz sahibi olmasına rağmen, Kilise tarafından hoş görülmeyen bazı fikir akımları, eylemler veya inançlar toplumda yer edinebilmekteydi. Bu nedenle, başını cadılıkla ilgili uğraşların çektiği dini açıdan “sapkınlık” diye nitelendirilen düşünce ve fiilleri yayanları avlamak için, Roman katolik mahkemesi uygulaması olan Engizisyon icat edildi. Bu “kutsal” mahkemeler, 13. yüzyılda İspanya başta olmak üzere, Portekiz ve Fransa gibi bazı Avrupa ülkelerinde uygulamaya geçirildi. Engizisyon kurallarına göre astroloji, otacılık, vb. uğraşlar cadılara özgüydü.



Bir kişinin, Kilise’nin katı din kurallarını benimsemeyip, daha anlayışlı ve insancıl bir din yorumunu desteklemesi ve bu doğrultuda mevcut uygulamaların reformunun, çağın gereksinimine uygun şekle getirilmesinin daha iyi olacağını belirtmesi ise, din adamlarının “din elden gidiyor” çığlıkları ile bu kişiyi hedef göstermeleriyle nihayetlenirdi. Kilise, bilimi ve bilimsel bilgiyi de kendisi için çok kuvvetli bir düşman olarak gördüğü için “günah” ilan etmişti. Kurulu sistemin, din adına ufacık bıraktığı beyinlere düşecek her bilimsel bilgi ışığı, bu ışıkla aydınlanan bireyin, Tanrı’nın mutlak doğrularından başka doğru aramaya yönelmiş bir din karşıtı olduğunu kanıtlamaya yeterdi. Buna en güzel örnek, modern fiziğin ve teleskopik astronominin kurucusu Galileo Galilei’nin Kutsal Engizisyon'ca kitabının yasaklanması ve yetmiş yaşında, kendi evinde göz hapsine mahkûm edilmesidir. Bunlar ve burada sayamayacağım (kimileri, öyle gösterilmese de siyasi ve ekonomik olan) birçok neden, kişinin türlü işkencelerden geçmesi, hapse atılması ve bir miktar odunun üzerinde diri diri yakılması için yeterli suçlardı. Diri diri yakılma, din adamlarının Tanrı adına yaptığı, dini koruyan ve “suçlu” ya kendini savunma hakkı verilmeden, kimi zaman dedikodulardan, iftiralardan, söylentilerden yola çıkılarak karar verilen bir ceza idi.

Engizisyonun katlini uygun gördüğü ünlü simalardan bazıları şöyledir; Amaury de Chartres; Filozof ve din bilimci. 1209’da, Fransa’da, çalışma arkadaşlarıyla beraber yakıldı. Cecco d'Ascoli Francesco Stabili; Fizik ve astroloji ile uğraşıyordu. 1327’de, din hakkında kötü konuşuyor denilerek, İtalya’da yakıldı. Giordano Bruno; Bilimsel merakı ve eleştirel düşünme şeklini benimseyen, hümanizmden ölüm anında bile geri dönmeyerek sembolleşmiş filozof ve din bilimci. Bizim dünyamıza benzer sayısız dünyaların yer aldığı, uçsuz bucaksız bir uzay fikrini gösterdi felsefi yazılarında. 1600’da Roma’da, fikirlerini haykıramasın diye ağzı tahta bir gemle ezildikten sonra yakıldı. Étienne Dolet; Şair, basımcı ve fransız hümanisti. Materyalizm ve ateizm düşünceleri nedeniyle, 1546’da, kimliği belirsiz kişilerce işkence gördü, boğularak öldürüldü ve kitaplarıyla yakıldı. Jan Hus; Çek din bilimci ve din reformcusu. 1415’te “dinden sapma” suçuyla yakıldı. Jérôme de Prague; Reform hareketinin önderlerinden Wyclif’in fikirlerine destek verdiği ve Jan Hus’un arkadaşı olduğu için, “sapkın” olma suçuyla 1416’da yakıldı.



Gabriel Malagrida; İtalyan cizvit misyoneri. 1761’de, Portekiz’de, önce işkence gördü sonra yakıldı. José María Morelos y Pavón; Meksikalı din adamı ve isyancı. 1815’de kurşuna dizildi. Michel Servet; İspanyol asıllı din bilimci ve hekim. Kanın akciğerlere, oksijen almak için girdiğini keşfetti. Hristiyan üçlemesinin (baba-oğul-kutsal ruh) bir dogma olduğunu ve Hz. İsa’nın Tanrı olmadığını, Tanrı’nın görevlendirdiği bir insan olduğunu söylediği için 1553’te yakıldı. António José da Silva; Yahudi drama yazarı. Hristiyan olmadığı anlaşıldığı için 1739’da, Portekiz’de yakıldı. Triora cadıları; Triora’da 33 otacı kadın “cadı” denilerek işkence gördü, hapse atıldı. Kimileri hapiste, kimileri işkence sırasında öldü. Lucilio Vanini; Natüralist ve filozof. Dine hakaret ve ateizm gibi suçlardan, Fransa’da, 1619 yılında önce dili kesildi sonra boğuldu ve yakıldı. Henri Voes ve Jean Van Eschen; Brüksel’de, 1523’te, Luther doktrinine geçtikleri için yakıldılar. İnfazları 4 saat sürdü. Jeanne D’Arc; 1429’da, Fransa’da bulunan Orléans’ı, İngiliz işgalinden kurtardı. Fransız din adamları tarafından oluşturulan mahkemede, “sapkın” olduğuna kanaat getirildi. Hristiyan din adamlarının eleştirdiği diğer şey ise, bir kadın olarak ordunun başına geçmiş olmasıydı çünkü bu davranışla ev işleri, hayvanlar ve çocuklarla ilgilenen klasik kadın rolünün dışına çıkmış oluyordu. Fransız ordusuna başarı kazandıran Jeanne d’Arc, fransız din adamlarınca cadı denilerek, suçlu bulundu. Rouen’de yakılarak öldürüldü.



Bu sayılanlar, engizisyon mahkemelerinin gazabına uğrayan ünlü simalardan bir kısmıdır. Bunun dışında, şeytanın bile aklına gelmeyecek işkence yöntemleriyle, birbirinden farklı ithamlarla sorgulananların, toplu halde yakılanların, hapse atılanların haddi hesabı yoktur. Şimdi baştaki soruya geri dönelim; Kim saldı bu korkuyu? Gücün, iktidarın ve mutlak haklılığın tadına varmış din adamları, din bilginleri! Dinin, siyasete, ticarete, sosyal adaletsizliğe araç edilmesinin en güzel örneklerinden birisidir engizisyon uygulaması.

Halkın kanından beslendikçe büyüyen sahte dindarların, bilim, düşünce ve hümanizme olan düşmanlığı, göz ardı edilemez bir gerçektir. Onlara göre din, sadece öteki dünya için yaşamayı emreder. Kendileri, bu dünyanın nimetlerinden sonuna kadar faydalansalar da, halka, dünya nimetlerinin hepsini yasaklarlar, onları, âdeta ölmeden kabirlerine koyarak, haksızlığa, sömürüye, yalana karşı koyamaz hale getirirler ve böylece erklerini sağlamlaştırırlar. Her türlü, insancıl dini yaklaşım ve yorum, bilimsel gelişme, bu sarsılmaz gibi görünen güç abidesi için birer düşmandır, tehlikedir.



Temmuzun 14’ünde Fransa’da yıldönümünün kutlandığı Fransız Devrimi, 1789 yılında, bu bağnazlığa karşı atılmış, belki de en sert yumruk olmuştur. Bu devrim, halkın her yönden büyük sıkıntılar yaşadığı bir dönemde, aydınların, bilim adamlarının, filozofların ve hümanistlerin ışığı ile halkın sağduyusunun birleştiği noktada ortaya çıkan “yeter artık” çığlığıdır. Devrimi takip eden zamanlardaki gelişmeler arasında, ruhban sınıfının, halkın sırtından edindiği mal varlıklarına el konulmasından tutun, Kilise’nin siyasetten tamamen soyutlanmasına kadar birçok radikal değişim yaşanmıştır. O zamanlarda, tahmin edilebileceği gibi, ruhban sınıfı buna direnmiş, halkı “laik olanlar(din karşıtları)” ve “inançlı olanlar” diye bölünmeye sevk ederek, devrimin ellerinden aldığı gücü geri kazanmaya çalışmıştır. Hatta, din adamları arasında bile fikri bölünme yaşanmıştır. Ancak bugün, karşımızda, bu çekişmeden sağ salim çıkıp, devrim değerlerini benimseyerek, ekonomik, bilimsel ve hukuki açıdan refaha ermiş, iç politikaları ile örnek gösterilir hale gelmiş bir Avrupa vardır.

Tarihin tekerrür ettiğine ve aklın yolunun bir olduğuna inanarak, aynı aydınlanmanın, yüce dinimiz İslâm’ın yaşandığı, Türkiye dâhil, tüm ülkelerde, bir gün gerçekleşeceğine ve bu ülkelerde, Allah dışında başka hiç kimseye; Ne şeyhlere, ne de kelle alarak veya cehennemle korkutarak halkı pasifleştiren yönetimlere kulluk yaparak, insana hak ettiği değeri atfedecek karakterde Müslümanların yetişeceği, Mevlânâ’nın, Yûnus’un felsefelerini özümsemiş, adaleti ve hoşgörüyü öven bir düzene kavuşabileceğimize yürekten inanıyorum. İşte o gün, tıpkı ortaçağ Katolik Kilise’sinin, bir zamanlar, halkın zihninde yaratmış olduğu “din elden gidiyor, bizi dinsiz yapmak istiyorlar” benzeri hezeyânlara, toplumumuzda artık rast gelinmiyor olacaktır.

Böylesi bir dini olgunluk ortamında ise, 29 Ekim 1923’de, Fransız yazar Maurice Pernot’ya “Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Hakikate bizzat nasıl inanıyorsam, dinime de öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye mâni hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki, Türkiye’ye istiklâlini veren bu Asya, milletinin içinde, daha karışık, suni itikatlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu câhiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaktır.” şeklinde demeç veren ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ne demek istediği daha iyi anlaşılacaktır.

Kaynak: indigodergisi.com

Türkiye'deki Yeni Nihilizm


Nihilizm temelde; hiçbir yere bağlı olmama, her şeyi bilimle açıklama, kurulu düzene hemen her yerde karşı olma, ahlaki değerleri, geleneği tanımama, gerekirse alay etme, sürekli bir yenidünya düzeni ütopyası ile yaşayıp onu da bir türlü cismani hale getirememe gibi bir felsefesi olan akımdı. Neden durduk yere “nihilizm” konuşma gereği duyduk?

Batı aydınlanmasının temel sacayağı bilgiye ve bilime olan yönelimdir. Feodalizmin karanlık atmosferinin içinde tamamen boş inanca, hurafeye, dinin yozlaştırılmasına tutsak yaşayan batı toplumları hemen karşıtların birliğindeki ilkeden hareketle bilimi, pozitif aklı, deneyi, soru sormayı, araştırmayı geliştirmiştir.

“Biricik” gerçeklik bilim olmuştur.

Karşıtların birliği ya da çelişkisi Avrupa coğrafyasında öylesine keskindi ki, ortam tartışmayı, bir başka alternatif var mı arayışını gerekli kılıyordu. Kurulu mevcut düzen sorgulanıyor onun bütün aygıtları reddediliyordu.

Avrupa ya da geniş anlamıyla batı dünyası cenderenin dışına deliği 1492 yılıyla birlikte daha da batıya doğru deniz yoluyla yeni kara parçalarını keşfedip, oradaki zenginlikleri kendi kıtasına getirerek açtı. İlkini doğuya yaptığı haçlı seferleri yoluyla gerçekleştirmiş, doğunun bilgeliğini almıştı.

Batı kısa süre içinde aydınlanmasını tamamladı, eski düzeni yıkıp yerine yenisi kurdu. Bunu yaparken de insan aklının ötesinde hiçbir şeye izin vermemeye gayret etti. Materyalizm güçlendi.

Bu sırada coğrafi olarak biraz daha kapalı kalmış, kendi kaynakları ile yaşamaya çalışan Almanya ve Rusya’da olay biraz daha aklın içinde gelişmesini sürdürdü. Güçlü ve bugün felsefeye egemen filozofların bu dönemde buralarda yaşaması bir “rastlantı” değildi.

Kapitalizm insanı feodal bağlarından kurtararak atomik bir yapı haline getirmek istiyordu. Bir taraftan feodal devleti zayıflatırken, ileride kendi kuracağı düzen için altyapı sağlıyordu. Kapitalizmin gücü sermayeden gelir. Bugünün güçlü kapitalist devletleri bu zenginliği başka ülkeleri sömürmek suretiyle elde etmişlerdi. Eğer bugün Dünya Bankası eliyle gerçekleştirdikleri kredilenme ve borçlandırma sistemi geriye doğru işletilirse, bu ülkelerin yıllarca sömürdükleri diğerlerine altından kalkamayacakları bir faizi de ödemeleri gerekirdi. Ama sistem öyle işlemiyor.

Almanya ve Rusya gibi ülkelerin sömürgesizlikleri ve kendi kaynakları ile yaşamaya gayret etmelerinin sıkıntıları bir sonraki yüzyılda çok daha net ortaya çıkacak, Almanya’nın iki dünya savaşına neden olacağı görülecektir.

Osmanlı İmparatorluğunda da farklı bir görünüme bürünen, “batı kapitalizmi gibi güçlü olma, zenginlik özentisi” başka bir “nihilizmi” doğurmuştur.

Nihilizm temelde; hiçbir yere bağlı olmama, her şeyi bilimle açıklama, kurulu düzene hemen her yerde karşı olma, ahlaki değerleri, geleneği tanımama, gerekirse alay etme, sürekli bir yenidünya düzeni ütopyası ile yaşayıp onu da bir türlü cismani hale getirememe gibi bir felsefesi olan akımdı. Rus edebiyatının klasiklerine meraklı olanlar o döneme ışık tutmuş bu yapıtlarda tarif edilen bu akımın çelişkilerini de görürler, derinden yaşarlar.

Dostoyevski’nin Cinler isimli romanı bu yapıyı net olarak ortaya koyar. Rus nihilizmi zaman içinde çok farklı ideolojilerle bir araya gelmiş, sosyalist düşüncenin içinde biraz olsun evcilleşmiş ya da rasyonel hale gelmiştir. Ancak Ekim Devrimi ile kurulan düzenin de insanı mutsuz eden bir diktatörlüğe evrimi de kaçınılmaz olmuştur.

Alman nihilizmi ise faşizme dönüşmüştür.

Çok bire bir olmamakla birlikte İttihat ve Terakki Hareketi’nin temelinde de Osmanlı nihilizmini bulabiliriz. Bu hareket de benzer kaygılardan yola çıkarak kurulu düzene bayrak açmış, hürriyet devrimine giden süreci tetiklemiş, sonunda da ortaya Türkiye’ye miras kalmış olan darbe kültürü çıkmıştır. Darbe kültürünün ne olduğunu araştırmak da bir başka yazının konusudur.

Nihilizm üzerine daha çok şey söyleyebiliriz.
Neden durduk yere “nihilizm” konuşma gereği duyduk?

Nihilizm maddi ayağı çok zayıf, düşünce ve akıl tarafı ise oldukça güçlü bir akımdır. Temelde her düşüncede olduğu gibi iyi niyet bulabiliriz. Kurulu düzeni değiştirmek, sürekli evrimin devam etmesini sağlamak, daha iyi nasıl olur sorusunu sormak kadar insan doğasına uygun başka bir şey daha olamaz, belki de olmamalı demeliyiz.

Bugün Türkiye’de yeni bir nihilizm akımı vardır. Yeni nihilistler gerisini düşünmeden ve fazla da dert etmeden kurulu düzene savaş açmışlardır. Gerisini düşünmeden cümleciğini bilerek seçiyorum, çünkü nihilizmin benim gördüğüm ya da bildiğim pratiğinde bu var. Zaten rasyonel olmayan ya da disiplin altına alınamayan nihilist düşüncenin derdi öyle ya da böyle mevcut ahlaki, siyasi yapı, geleneğin tamamıdır.

Nihilizm yıkıcı bir gücü de içinde barındırır ve yıkmak her zaman daha kolaydır.

Üç-dört yılda büyük bir insan emeği ve düşüncesini, aklını cisimleştirerek yaptığınız bir binayı içi ful yakıt dolu bir uçağın darbesi ile bir saat içinde yerle bir edebilirsiniz.

Türkiye’deki yeni nihilist akımı bir arada tutan şey Türkiye’yi var eden temel bütün değerlere karşı olmaktır. Bu nihilist akımın paydada birleştikleri tek ortak arzu budur; birçoğunun payda tonla fikir ayrılığı, hedefleri farklı olabilir.

Hep unutulan ya da görmezden gelinen bir şey var. Hedeflenen şeyin cazibesine kapılıyoruz. “Zengin” ve “uygar” batı dünyası gibi yaşamak, davranmak, hareket etme isteği. Bu zenginliği de uygarlığı da samimi bulmadığımdan benim için bir cazibe merkezi taşımıyor. Türkiye’nin onların geçtiği yoldan ilerleme gibi bir şansı yok; zaten büyük oranda bu benzetilmeye çalışılan medeniyetin egemenliği altında yaşıyor.

Bugün Amerika Irak’ta ne yapıyor, sorusunun cevabını vermeden batı medeniyeti üzerine bir cazibe hissedemeyiz.

Tarihten alınacak ya da çıkarılacak dersler yoksa o zaman neden tarihe tutunuyoruz? Bundan tam yüzyıl önce meşrutiyetin ilan edildiği Temmuz 1908’dekinden farksız bir altyapı eksikliği ile hareket eden yeni nihilistlerimiz var.

Bunun anlamı saltanatı savunmak, özgürlükten yana olmamak anlamı taşımıyor. Bu mantık fazlasıyla formeldir.

1908 Devrimi Osmanlı’ya neden mutluluk ve huzur getirmedi? Eksik olan şey İttihat ve Terakki’nin yapısı mıydı? Yoksa başa göre şapka durumu mu vardı?

Yüzyıl sonra Türkiye’nin yeni bir kaosa sürükleneceği o romantizminin gerçekliği var mı yok mu onu sorgulamak.

“Bu zaman değilse ne zaman,” sorusunun hemen peşine düşmeyecek kadar bilinçlendik, olgunlaştık.

kaynak:indigodergisi.com
***: yazı kimilerine kafa skici gelebilir ama ben beğendim, farklı bi bakış açısıyla yazılmış