9 Ağustos 2008 Cumartesi

Hayko Çepkin


Bu adam ilgi çekici. Sahne şovları, kıyafetleri, saçları.. Uç bir insan izlenimi veriyor evet. Sabah nette dolaşırken bir röportajına rastladım bazı bölümlerini şuraya kopyalıyorum.

bıdı bıdı bıdı bıdı buraları atlıyorum
Sen satanist değilsin yani?
Ben renkli kıyafetler giyerken satanist olaylarının patlamasıyla kıl kapmış ve siyah giymeye başlamış bir insanım.

Satanist arkadaşın oldu mu hiç?
Hayır, hiç olmadı. Ayrıca satanist diye tanıttıkları insanların hepsi kısa saçlı adamlar çıkmıştı. Satanist arkadaşımız olsaydı da çok kılçık kılçık konuşsa en fazla döverdik herhalde. Ama hiç öyle bir adam tanımadık.

Görüntü itibariyle uçlarda gezindiğini düşünüyor musun?
Şu an görüntü itibariyle uyuşturucu müptelası bir satanist olmam lazımdı. Ben de tam zıttını yapmak istedim her şeyin. Geçmişin intikamını almak istiyorum aslında belki de. “Bu şekilde olmaz” diyenlere nasıl olduğunu göstermeye çalışıyorum. Ben çok plak şirketinden kavga ederek çıktım. Babam bile “doğru dürüst müzik yap” dediğinde “bir gün gelecek göreceksin, bana 10 yıl ver” diyordum. Denk geldi de.

Saçına, makyajına takılan olanlar çıkıyordur mutlaka.
Tabi. Mahallede bir takım ağabeyler tipe kıl olup kapımıza dayanmışlardır. Sebebi var mıdır? Yoktur. Tipe kıl olma durumundan bayağı bir olayım olmuştur bugüne kadar.


Duruyorum, düşünüyorum

Kıllığına siyah giyiniyorum?
Satanist diye topladıkları adamlar kısa saçlı çıktı? (kısa saçlı satanist olmaz, kel hiç olmaz)
Satanist arkadaşımız olsaydı döverdik?
Görüntü itibariyle uyuşturucu müptelası bir satanist olmam lazımdı?
Ben çok plak şirketinden kavga ederek çıktım. Babama bile bir gün göreceksin bir gün göreceksin bana 10 yıl verin. (Burada bi küçük emrah serzenişi yakalamadım değil kihkih, sanatımı anlamadılar olayı. abi zaten 10 yıl geriden geliyoruz. Bu arada The Beatles ilk albümünü çıkartmak istediğinde gitarlı grupların modası geçti hadi koçum hadi dendiğini biliyor muydunuz?)
Mahallede bir takım ağabeyler tipe kıl olup kapımıza dayanmışlardır. (ünlü olmadan önce az dayak yememiştir)

Ben bu röportajdan bir şey anlamıyorum.

Öhöm öhöm ayda 400.000 kişi giriyormuş web sitesine burada hayko fanatiklerinin hışmına uğramayalım. Tabii gerçekten takdir edilesi şeylerde söylemiş

''Dinler bölmek için yaratılmamışlar, hiçbiri birbirinden farklı değil. Hepsi aynı temele dayanıyor.''

''Ben bekliyorum ki uzaylılar saldırsın. Bütün dünya elele verip uzaylılara karşı birleşelim. Böylece ortam şenlenir diye düşünüyorum. Hepimiz “drovişkayız” diye yeni bir ırk yaratalım mesela. Tek bir ülkeye dönüşsek.''

elde var hüzün

Hayat zamanda iz bırakmaz
Bir boşluğa düşersin bir boşluktan
Birikip yeniden sıçramak için
Elde var hüzün



~Atilla İlhan

sen söylemeden de biliyorum

Seziyorum ki kaçacaksın..
Yalvaramam koşamam
Ama sesini bırak bende
Biliyorum ki kopacaksın
Tutamam saçlarından
Ama kokunu bırak bende
Anlıyorum ki ayrılacaksın
Cok yıkkınım yıkılamam
Ama rengini bırak bende
Duyumsuyorum ki yiteceksin
En büyük acım olacak
Ama ısını bırak bende
Ayrımsıyorum ki unutacaksın
Acı kurşun bir okyanus
Ama tadını bırak bende
Nasıl olsa gideceksin
Hakkım yok durdurmaya
Ama kendini bırak bende



~Aziz Nesin

Andrew Phillip Cunanan



“İnsanlar beni tanımıyor. Tanıdıklarını sanıyorlar ama, tanımıyorlar”

31 Ağustos 1969’da doğdu. California San Diego’da zenginlerin yaşadığı Bir semtte büyüdü. Dört kardeşin en küçüğüydü. İyi bir eğitim aldı. Zeki bir beyin üstün bir hafıza, rahat sevimli tavırlar ve temiz bir görünüşü vardı. Eski bir donanma mensubu olup sonradan borsa simsarlığı yapmaya başlayan babası, oğlunu bir kilise mensubu olarak tanımlıyor, Annesi Mary Ann ise onun 6 yaşındayken incil okumaya başladığından söz ediyordu. Alçak gönüllü ve iyi bir öğrenciydi. Ama ilgi çekmeye meraklıydı. Unutulmayacak bir insan olmak istiyordu.

1990’ların başında San Francisco’da ortaya çıktığında eşcinsel bir kimliğe sahipti. Ünlü kişilerle birlikte görülüyordu sürekli. İyi giyiniyor ve kaliteli bir yaşam sürüyordu. Aslında Cunanan işsizdi ve bir çeşit Jigolo olarak güç sahibi kişilerden faydalanıyordu. Onu asıl cazip yapan fiziği değildi, kişiliği, zekası ve sosyal becerileriyle çevre ediniyordu. Tabi buna sıradışı seks deneyimleri de katkı sağlıyordu. Annesi onu “Paralı Erkek Orospu” olarak tanımlıyordu.

Ancak bir süre sonra ona hamilik eden yaşlı sanatsever sevgilisi onu terketti ve bu onun sonunun başlangıcı oldu. Uyuşturucu satmaya ve kullanmaya başladı. Kilo aldı, şehrin sokaklarında pejmürde bir şekilde dolaşmaya başladı ve yalnız kaldı.

Şehirden ayrılıp Mineapolis’e gitti. Burada sevgilisi Dave Madson vardı. Bir kaç gün birlikte takıldılar. Madson’ın Jeffrey Trail adında bir arkadaşı vardı. Muhtemelen sevgilisiydi. 27 Nisan 1997 gecesi, Madson’ın dairesinden çığlıklar ve gürültüler yükseliyordu. Ertesi gün polis, Jeffrey’in cesedini Madson’ın dairesinde bir halıya sarılmış halde buldu. Başına aldığı sayısız çekiç darbesiyle öldürülmüştü.

Bu olaydan bir kaç gün sonra 1 Mayıs günü Cunanan ve Madson, şehrin 80 km uzağındaki bir göl kenarına gittiler. Cunanan burada Jeffrey’in tabancasıyla Madson’ın kafasına bir kaç el ateş etti ve onun kırmızı Jipiyle güneye doğru hareket etti.

Bir süre sonra Chicago’da ortaya çıktı. Lee Miglin adında 72 yaşındaki emlak kralının evine kabul edilmeyi başarmıştı. Onu vahşice öldürdü. Kafasını koli bandıyla sardıktan sonra vücudunu defalarca budama makasıyla bıçakladı ve bahçe testeresiyle boğazını kesti. Buradan Mingin’in arabasıyla doğuya doğru hareket etti.

Pensiyvanya New Jersey’de 45 yaşındaki bir mezarlık bekçisi olan William Reese’I aynı tabancayla öldürdü. Takvimler 9 Mayısı gösteriyordu ve Cunanan Reese’in kamyonetiyle oradan uzaklaşıyordu. İki haftada 4 kişiyi öldürmüştü.

Kısa sürede Amerika’da en çok arananlar listesine girmiş, gazetelere ve televizyolara konu olmuştu. Yani önemli olmayı başarmıştı. Ama bir suçlu olarak.

Miami’ye giderek bir otele yerleşti. Bir süre burada kaldı.Gündüzleri uyuyor ve geceleri ise gay barlara takılıyordu. Bu sıralarda otelin bulunduğu South Beach’te iki blok ötede ünlü modacı Versace’in malikanesi vardı. 14 Temmuz sabahı Versace alış verişten eve döndüğünde Cunanan onu kapının önünde bekliyordu. Ve 50 yaşındaki modacının başına iki el ateş etti.

Polis müfettişleri mezarlık bekçisinin arabasını bulduklarında içinde Cunanan’ın kanlı kıyafetleri ve pasaportu vardı.

Versace cinayeti dünya çapında bir şok etkisi yarattı. Tüm dünya basınında fotoğrafları ve haberleri yayılırken O, kadın kılığında serbestçe dolaşıyor ve polisle kedi fare oyunu oynuyordu.

25 Temmuz 1997 tarihinde Versace’nin öldürüldüğü yerin yalnızca kırk blok ötesinde demirli bir teknenin bakıcısı tekneye girdiğinde bir yabancıyla karşılaştı. Polise haber vermek için telişla dışarı çıktığı sırada bir el silah sesi duyuldu. Kısa süre sonra polis büyük bir operasyon başlatmıştı. Ve gaz bombası eşliğinde tekneye giren özel tim, Cunananı şortla yatağa uzanmış ve kendini ağzından vurmuş olduğunu gördüler.

7. sone

Bak, o cânım aydınlık kaldırırken doğudan
Alev alev başını, çevrilir bütün gözler
Onun taptaze doğan güzelliğine, hayran -
Ve kutsal görkemine hizmet etmeği özler.
Sarp yamaçtan çıkarken göklerin tepesine
Gençliğinin gücünü andırır orta yaşı:
Gülyüzüne o fâni bakışlar tapar yine,
Altın yolculuğunda hepsi onun yoldaşı.
Yorgun arabasıyla doruğa çıkar çıkmaz
Yaşlılık çağı gelmiş gibi bırakır günü:
Üstünden ayrılmayan gözler ona hiç bakmaz,
Başka yerleri süzer, izlemez çöküşünü.

Sen de kendi öğle’nde ölüp gözlerden ırak
Unutulmaktan kurtul - bir oğul yaratarak.

8 Ağustos 2008 Cuma

kaldırımlar

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...



~Necip Fazıl Kısakürek

Chuck Berry


Chuck Berry geçen sene İstanbul'u çok sevmiş, hamama falan götürmüşler. (sallıyorum) Üstad bu sene tekrar bir konser vermek için ülkemizi ziyaret ediyor.

Rolling Stone Dergisi tarafından açıklanan “Tüm Zamanların En iyi 500 şarkısı” listesinde 6 parçası yer alan 1926 doğumlu müzik efsanesi, 1985 yılında Grammy tarafından “Yaşam Boyu Başarı” ödülüne layık görüldü.

Hala Chuck amcayı tanımayan dombililer için bu kısa bilgiyi verdikten sonra ayrıntılara girelim.

Hangi parçaları seslendireceği az çok belli zaten “Johnny B. Goode( bi ton grubun coverlayıpta bi b*ka benzetemediği şarkı) , Maybellene, Roll Over Beethoven, Rock And Roll Music, Sweet Little Sixteen ve Brown Eyed Handsome Man gibi birçok hit parçasını seslendirecek. Bilet fiyatlarına gelirsek;

vip: 125,00 ytl
1.kategori: 89,00 ytl
2.kategori: 78,00 ytl
3.kategori: 67,00 ytl
tam: 56,00 ytl,
öğr: 46,00 ytl (ayakta)

program19:00 / kapı açılış
20:00 / ön grup
22:00 / konser başlıyor
@Parkorman

yaşamaya dair

yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

yaşamayı ciddiye alacaksın,yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.



~Nazım Hikmet Ran

Angie

angie
angie
bu kara bulutlar ne zaman kaybolacak?
angie
angie
bizi buradan nerelere götürecek?

ruhlarımızda sevgi ve cebimizde para yokken,
pek tatmin olduğumuzu söyleyemezsin..
ama angie
angie
asla denemediğimizi söyleyemezsin..

angie
güzelsin evet..
ama hoşçakal demenin zamanı gelmedi mi?
angie
seni hala seviyorum
beraber ağladığımız o geceleri hatırla..
beraber düşlediğimiz tüm hayaller uçuverdi sanki
kulağına fısıldamama izin ver..
angie
angie
bizi buradan nerelere götürecek?

oh angie sakın ağlama,
bütün öpücüklerin hala tatlı
gözlerindeki bu üzgünlük beni kahrediyor..
ama angie
angie
hoşçakal demenin zamanı gelmedi mi?

ruhlarımızda sevgi ve cebimizde para yokken,
pek tatmin olduğumuzu söyleyemezsin..
ama angie seni hala seviyorum bebeğim
nereye baksam gözlerini görüyorum..
sana yaklaşabilecek tek bir kadın yok
hadi bebeğim gözlerini durula..
ama angie
angie
hayatta olmak güzel değil mi?
angie
angie
asla denemediğimizi söyleyemezler..



Rolling Stones ~ Angie

~Yiğit Özgür

YouTube geliyorrr


Atatürk'e hakaret eden içerik nedeniyle (bahanenizi yesinler) 3 aydır kapalı olan ( o kadar olmuş mu? ) youtube yerelleşme sayesinde yasaktan kurtulmayı amaçlıyor.

Sitede bize özgü bir arama motoru kurulması kararlaştırılmış. Bize özgü ne demek? Google da olduğu gibi kendinden filtreli bir arama motoru sanırım. Bizim istediğimiz değil onların bizim görmemizi istediği sonuçları verecek bi arama motoru. ( Çok mu komple teorisi üretiyorum? )

Sizleri "ülke hassasiyetlerini dikkate alan'' youtube.tr ya da youtube.com.tr adreslerinden giriş yapmaya davet ediyorum.

6. sone

Ne yap yap, kurban gitme kışın zalim eline,
Özün arıtılmadan, yaz’ı almasın senden;
Bir şişeye bal akıt, bir yere bir hazine
Sun güzel hazinenden, kendin sona ermeden.
Bu iş haram değildir, tefecilik de değil:
Sevinç verir gönüllü borç ödeyenlerine
Görevin bir başka ‘sen’ yaratmaktır, bunu bil;
İşte on kat mutluluk: on gelir bir yerine.
On kat büyük bir görkem doğar gür benliğinden
Ortaya senin eşin on tane sen çıkar da,
Ölüm, eli böğründe kalırdı göçünce sen
Bırakırdı, yaşardın gelecek kuşaklarda. Vazgeç inattan:

Öyle güzelsin ki olmasın
Ecel senin fatihin, solucanlar mirasçın.

7 Ağustos 2008 Perşembe

anımsa

anımsa bu günden daha önceki bir günü
genç olduğun bir günü
zamanı özgürce kullanabildiğin
karanlığın basmadığı

bir şarkı söyle
sabah öpücüğü olmaksızın söylenemeyen
kraliçe olabilirsin eğer istersen
ara kralını

neden bugün oynayamayız?
neden hep böyle kalamayız?
tırman en sevdiğin elma ağacına
dene güneşi yakalamayı

saklan küçük kardeşinin tabancasından
düşle uzaklarda olduğunu
neden erişemeyiz güneşe?
neden geri püskürtmeyiz yılları?



Pink Floyd ~ Remember a day

Dr. Henry Howard Holmes


“Ben içimdeki kötülükle doğdum. Katil olduğum gerçeğinin önüne geçemiyordum; tıpkı bir ozanın ilhamını bastıramayıp şarkı söylemesi gibi.. Dünyaya gözlerimi açtığım yatağın yanında şeytan benim arkadaşım olarak beklemekteydi ve o günden beri benimle beraber.”

Kendisine Dr.H.H.Holmes diyen bu adamın Amerikan suç tarihinde önemli bir yeri vardır. Belgelenen ilk seri katildir. Asıl adının Herman Mudgett olduğu, Mew Hampsire’de küçük bir köyde doğduğu, diğer sosyopatlar gibi çocukluğunda küçük canlılar üzerinde deneyler yapmaktan zevk aldığı bilinmektedir.

Yirmili yaşlarında tanıdığı genç bir kadınla evlendi. Bir yıl sonra onu terk etti. Vermont’da bir yıl üniversiteye devam ettikten sonra, Ann Arbo’daki Michigan üniversitesinden 1884 yılında Doktor olarak mezun oldu. Bu süre içinde iyi bir dolandırıcı olmuş ve sigorta şirketlerinden binlerce dolar tokatlamayı başarmıştı. Yöntemi basitti. Hayali bir kişi için bir sigorta poliçesi alıyor, ardından bir ceset ele geçiriyor ve cesedin poliçe sahibi olduğunu söyleyerek parayı alıyordu.

1886’da Chicago’da yeni bir adla ortaya çıktı. Henry Howard Holmes. Zenginlerin yaşadığı bir semt olan Englewood’da eczacı olarak çalışmaya başladı. Eczanenin sahibi yaşlı bir dul kadındır. Birkaç ay sonra eczanesini Holmes’e bırakarak anlaşılmaz bir şekilde ortadan kaybolmuştur.

Çok başarılı bir dolandırıcı olduğundan, para bulmakta hiç zorlanmadı. Eczanenin karşısındaki boş arsada muhteşem bir ev yaptırdı ve adını “Şato” koydu. Evde gizli koridorlar, gizli merdivenler, sahte duvarlar, saklı platformlar ve kapılarla bir birlerine bağlı olan onlarca oda vardı. Odaların bazıları asbest duvarlı ses geçirmez duvarlara sahipti ve bodrumdaki büyük bir tanka bağlı gaz boruları döşenmişti. Ofisindeki bir kontrol panelinden bu odalara boğucu gaz göndermesi mümkündü. Bodrumda tam teçhizatlı bir Kadavra Laboratuarı bulunuyordu.

Bu korku evinin koridorlarında kaybolan insan sayısı bilinmemektedir. Bunların arasında Holmes’in sinsi cazibesine kanan çok sayıda saf genç kız da vardı.

1893’te Chigago fuarı sırasında fuara gelen turistlere oda kiralamış ve bu insanları bir daha gören olmamıştır. Bu dönemde kaliteli anatomik örneklere ihtiyaç duyan üniversiteler Holmes’ten düzenli olarak iskelet satın aldılar ve hiç soru sormadılar.

En sonunda suç ortaklarından biri olan Ben Ptiezel’in öldürülmesi ile ilgili tutuklandı. Holmes Ptiezel’in cesedini en sevdiği iş olan sigorta dolandırıcılığında kullanmak istedi. Ancak zeki müfettişler tarafından yakalandı. Zamanının en sansasyonel duruşmasından sonra 27 cinayet işlediğini itiraf etti. ‘İblis Holmes’ olarak nam saldı. 7 Mayıs 1896’da PhiledelPhia’da asılarak idam edildi.

Hakkında Kitap:Depraved, 1994, Herald Schechter

5. sone

Her gözün takıldığı o bir içim su yüzü
Özenle incelikle yaratan şu saatler
Birer zalim olup da vurunca zaman gürzü
O eşsiz güzellikten kalmaz hiçbir hoş eser
Durmak bilmeyen zaman, yaz’ı söküp götürür,
Yok eder iğrenç kışın kucağına atarak;
Özsu ayazda donar, sağlam yapraklar çürür:
Güzellik kar altında her yöre her yöre çıplak, çorak.
Özsuyu çiçeklerden çekip almamışsa yaz,
Gelir, kendisi gibi, anılarının sonu.

Özsuyu çekilmişse, kış gelince o çiçek
Kupkuru kalsa bile, tatlı özü sürecek.

Hear'N Aid


20-21 Mayıs 1985 özel bir tarihti. 40 Heavy Metal müzisyeni çok özel bir proje için stüdyodaydılar. Heavy Metal'in altın yıllarında "Hear'N Aid" doğmuştu.

Ronnie James Dio'nun önceliğini yaptığı proje Afrika'daki ve dünyadaki açlıkla savaşmak için bir gerçekleşen bir projeydi. 40 müzisyen ve binlerce destekçisi dört ay boyunca çabalayarak Hear'n Aid projesini gerçeğe dönüştürdüler.

Projede yer alan müzisyenler : Tommy Aldridge, David Alford (Rough Cutt), Carmine Appice (King Kobra), Vinny Appice (Dio), Jimmy Bain (Dio), Franki Banali (Quiet Riot), Eric Bloom (Blue Oyster Cult), Mick Brown (Dokken), Vivian Campbell (Dio), Carlos Cavazo (Quiet Riot), Amir Derakh (Rough Cutt), Ronnie James Dio, Don Dokken, Kevin DuBrow (Quiet Riot), Brad Gillis (Night Ranger), Craig Goldy (Guiffria), Chris Hager (Rough Cutt), Rob Halford (Judas Priest), Chris Holmes (W.A.S.P.), Blackie Lawless (W.A.S.P.), George Lynch (Dokken), Yngwie Malmsteen, Mick Mars (Motley Crue), Dave Meniketti (Y&T), Dave Murray (Iron Maiden), Vince Neil (Motley Crue), Ted Nugent, Eddie Ojeda (Twisted Sister), Jeff Pilson (Dokken), Donald Roeser (Blue Oyster Cult), David St. Hubbins (Spinal Tap), Rudy Sarzo, Claude Schnell (Dio), Neal Schon (Journey), Paul Shortino (Rough Cutt), Derek Smalls (Spinal Tap), Adrian Smith (Iron Maiden), Mark Stein (Vanilla Fudge), Geoff Tate (Queensryche), Matt Thorr (Rough Cutt)

Kim çocuklar için ağlar?
Ben ağlarım

Yukarıdaki dizeler grubu tanımama vesile olan Stars şarkısına ait. Klibi mutlaka izlenmeli çok güzel anlar yakalayabilirsiniz. Bu kadar yıldızı bir daha bir arada görebilir misiniz?

şizofren aşka mektup

" hayat, soğuk, yağmurlu ve vurdumduymaz bir istanbul gecesiydi.. ve gece yağan yağmur hep ürkütürdü beni. yağmur değil, yalnızlığımdı pencereleri damla damla yalayan; yıllarımı dolduran sensizlikti. hep bir yanı yarımlık, hep senden uzaktalık, hayattaki tek kimsemden yoksunluk, yani kimsesizlikti. bir kavuşma mucizesine inanma yolunda harcanmış bir hayatın ansızın sonuna gelme ve o mucizeyi yaşayamadan bir başına ölme korkusuydu yağmur. yine yağmur yağıyor, yine gece.. yine istanbul.. ve sen kollarımın arasından sıyrılıp kalkıyorsun yataktan. nereye gidiyorsun sevgilim? sadece sana sarılarak uyuduğumda nefes alabiliyorum... "



~Cezmi Ersöz

6 Ağustos 2008 Çarşamba

4. sone

Savurgan güzel, nedir bu kendine harcaman
Senin mirasın olan güzellikleri böyle?
Doğa temelli vermez, ödünç verir her zaman:
Eli açık olana borç verir içtenlikle.
Böyle yanlış kullanmak olur mu, güzel pimi,
Miras bırakman için sana bırakılanı?
Kar etmeyen tefeci, bu koskoca serveti
Niye tüketiyorsun yaşatmak varken canı?
Meraklısın kendinle içli dışlı olmağa;
Bu, tatlı benliğini sırf aldatmağa yarar.
Vaktin geldi diyerek seni çağırsa doğa
Vereceğin hesapta elle tutulur ne var?

Kullanmazsan gömülür güzelliğin seninle,
Kullanırsan varisin olur da sürer böyle.

63 yıl önce bugün


İnsanlık, en korkunç silahlardan biriyle yüzleşti

İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarında, ABD Başkanı Harry Truman'ın emriyle Hiroşima atom bombası atıldı. Amerikan bombardıman uçağı B-29 "Enola Gay"in saat 08.15'te attığı bombaya "Küçük Çocuk" adı verildi.

Atom bombası, o güne kadar kullanılan en güçlü bombadan tam 2 bin kat daha güçlüydü.

Hiroşima'nın yüzde 60'ında taş üstünde taş kalmadı; 13 kilometrekarelik bir alan radyasyon bulutu altında kaldı.

Bomba atıldığında kentin nüfusu 350 bindi. Hiroşima'da 1945 sonunda atom bombasından 140 bin ölü vardı. Ama radyasyonun çok uzun süren korkunç etkisi 110 bin insanı daha öldürdü.

Bugün dünyada, Hiroşima'da kullanılan bombanın 2 bin 500 katı gücünde tek bir atom bombasını imal gücü olduğunu biliyor muydunuz?

yumruğunu sıkamayan insandan iğreniyorum

Elimden doğruca, güzelce, iyice bir yazı mı çıkıyor? İğreniyorum! Hâlâ bu memlekette doğru, güzel ve iyi olanı savunma gayretimden, bu gayretin boşluğunu anlayamamak enayiliğinden iğreniyorum!

Olanlar ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbale ısmarlayıcı "cek" ve "cak" edatlarından iğreniyorum!

(Perikles) gibi (Attik) Yunan medeniyetinin en haşmetli ve her şeyi tamam cemiyetinde, (Lirik) şiirin babası (Pindaros) şöyle der :"Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!"... Ben de aynı meraret duygusuyla güneşi cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden iğreniyorum!

Dudaklarla kalbler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan marka müslümanlarından iğreniyorum! Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle görmediği için Allahı inkar eden maddeciden iğreniyorum!

Posayı cevher sanan kabuk milliyetçisinden, çile çekmeden olmaya bakan ezberci medeniyetçiden, hayat ağacını devirmeyi ve nurlu meyveleriyle ateşe atmayı inkilâp sayan devrimbazdan ve bunlara inananlardan, kapılanlardan iğreniyorum! Hâsılı, dil adına dilden, ev adına elden, vatan adına vatandan ve köy, köylü, şehir, şehirli, gazete, dergi, kitap, mektep, talebe, muallim, polis, memur, kanun, nizam, kadın, erkek, dost, ahbap ne varsa bunların gerçekleri adına hepsinden iğreniyorum!

Ötesi var mı?... Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan insandan, Allahın Kur'anda "belhüm adal-Hayvandan aşağı" diye andığı iki ayaklılardan iğreniyorum!

Necip Fazıl Kısakürek
(17 Mart 1980)

5 Ağustos 2008 Salı

hiçbir semtte

"yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
keşke yalnız bunun için sevseydim seni"

3. sone

Aynaya bak da şunu gördüğün yüze söyle:
Sıra gelmiştir artık bir taze yüz yapmana,
Güzelliğini hemen yenilemezsen şöyle,
Yeryüzü yoksun kalır, lânetlenir bir ana.
Hiçbir güzel var mı ki sürülmemiş rahmi
Senin sürdüğün çiftin ekinini tepecek?
Sırf kendini sevmenin mezarını ister mi,
Geleceği ahmakça durdurur mu bir erkek?
Sen annenin aynası olmuşsun da o sende
Bulmuştur gençliğinin güzelim baharını;
Kendi dinç varlığınla görürsün pencerende
Kırışıklara rağmen, şu altın yıllarını

İstersen ki varlığın unutulsun ve bitsin,
Bir kuru başına öl izin de ölüp gitsin.

süt?



Hayden Panettiere


Angelina Jolie


Rebecca Romijn


Ben :p

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Şahmeran Efsanesi ve Mitolojik Kaynakları


Anadolu’ nun sadece sözlü halk edebiyatında değil, el sanatlarında da etkisini sürdüren bir efsanedir Şahmaran yada Şahmeran. Özellikle genç kızların çeyizlerinde ki işlemelerde ve duvar resimlerinde kem gözlerden korunmak için kullanılmaktadır. Kimilerine göre Ceyhan ile Misis arasında Ortaçağda yapılan Yılankalede yaşamıştır. Bu söylencenin izleri Adana’nın selle, Ceyhan’ın yelle, Misis’in yılanla gideceği şeklindeki bir tekerlemeyle bütün canlılığını korumaktadır. Bu tekerlemede Yılankalenin koruyucu yılanlarının efendileri Şahmeran’ın öldürüldüğünü bilmedikleri ve bunu duydukları gün insanlardan intikam almak için Misis’e inerek insanları öldüreceklerine inanılır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Yılankaleden bahsederken ”Evsafı Kal’ai şah Maran” yani Şahmaran Kalesi olarak söz eder ve bu kalede sürü sürü yılanın yanında boynuzlu ve ensesi tüylü bir yılanın görüldüğünü yazar. (Evliya Çelebi,1935:340)

Misis’te, Tarsus’ta ya da herhangi bir yerde anlatılan efsanelerde yoksul bir ailenin oğlu olan Lokman’ın odunculuk yaparak geçimini sağlarken Şahmeran’la tesadüfi karşılaşması anlatılır. Bu karşılaşmadan sonra Lokman uzunca bir süre Şahmeran’ın himayesinde yaşar. Daha sonra Lokman Şahmeran’ın yaşadığı yeri kimseye söylemeyeceği sözünü vererek evine döner. Ülkenin hükümdarının bir gün amansız bir hastalığa yakalanması ve hastalığın tek çaresinin Şahmeranın etinde olması üzerine Lokman’dan zorla Şahmeran’ın yeri öğrenilir. Şahmeran Lokman’ın ihanetine karşılık yine de ona iyilik yapar. Kesildikten sonra etinin kaynatılan ilk suyunun zehirli, ikinci suyunun ise şifalı ve iksirli olduğunu söyler. İkinci suyu içen Lokman bütün hastalıkların çaresini de bulmaya başlar.

Şahmeran’ın ölümü Medusa’nın ölümüne benzer. Her iki ölümle ele geçen sihirli güç insanlığın sağlık ve şifa bulması için kullanılmıştır. Yunan mitolojisinde geçen Gorgo canavarlarının mı Şahmeran’a mı yoksa Şahmeranın mı Gorgolara kaynak olduğu düşüncesi tartışılmaktadır. Özellikle Hesiodos’un Tanrıların Doğuşu adlı eserinde anlatılan Ekhidna Şahmerana çok benzerlik göstermektedir.

Hesiodos eserinde “ Ne ölümlülere, ne de ölümsüzlere benzeyen.
Bir mağarada doğdu bu azgın yürekli Ekhidna.

Yarı bedeni bir genç kızdı onun,

Güzel yanakları ve gözleri fıldır fıldır,

Yarı bedeniyse koskoca bir yılandı, korkunç,

Her yanı benek benek amansız bir yılan

Yerin gizli deliklerinde kaybolan;

Mağarasında otururdu Ekhidna,” diyerek tanımlamıştır Ekhidna’yı (Eyuboğlu, Erhat,1977:114).


Mitolojiye göre Ekhidna’nın ini Arima dağları denen Kilikya’da yerin altındadır. Yani efsanenin kaynağı Kilikya bölgesi olsun ya da olmasın yaşadığı yer burasıdır.

Efsanelerin çoğunda Şahmeran erkek olarak ifade edilir. Fakat özellikle Tarsus dahil olmak üzere Anadolunun her yerinde kullanılan Şahmeran motifinde Şahmeran kadın olarak resmedilir. Öykülerdeki bu cinsiyet değişikliği belki adının başındaki Şah kelimesinden kaynaklanmaktadır.

Efsanenin Hatti ve Hurrilerin etkisindeki Hitit mitolojisinden de izler taşıdığı düşünülmektedir. Hatti kökenli olan gök tanrısı Telepinu’nun Illuyanka ejderi ile savaşı Hitit mitolojisinin bir parçasıdır. Telepinu mitosunun ele geçen iki anlatısının birinde Illuyanka adlı ejdere yenilen gök tanrısı, ejderi yenmek için tanrıça İnar’ın Hupasiya adlı bir ölümlüye aşkını vaat etmesini kullanır. Aşka karşılık bu ölümlü, Illuyankayla yer içer, onu sarhoş eder. Bu fırsattan yararlanan gök tanrısı gelir, ejderi öldürür. Diğer hikayede ise gök tanrısını yenen Illuyanka gök tanrısının yüreğini ve gözlerini alır. Gök tanrısı öç almak için Arm adlı bir ölümlünün kızıyla evlenir ve ondan bir oğlu olur. Oğul büyüyünce ejderin kızıyla evlenir ve babasının yüreğiyle gözlerini geri alır. Gök tanrısı eski gücüne kavuşunca ejderi öldürmeye gider. oğlu araya girerek “Ejderi öldüreceksen beni de öldür ” der ve babası oğluyla beraber ejderi öldürür. Bu efsanenin benzeri Yunan mitolojisinde de vardır. Zeus ile Typhon arasında geçen savaşta, Illuyanka efsanesinin ana öğeleri bulunur (Akurgal,1993:107).

Typon omuzlarından yüz yılan başının yükseldiği, korkunç bir tanrı olarak ifade edilir. Yanardağ tanrısı olarak da tanımlanır. Ekhidnayla birleşerek korkunç canavarlar üretmişlerdir (Erhat,1989:316). Helen anlatısında Typhon tanrı Zeus’un yüreğini ve gözlerini değil, kollarının ve bacaklarının kas lifini almıştır.Bu örnekte ejderin gözcülüğünü yapan kızını Aigipan adlı bir kadın oyalarken Zeus’un kas liflerini tanrı Hermes geri alır. Efsanenin Kilikya bölgesinden geldiğini de yer adları açığa vurur. Helen anlatısında Typhon’un oturduğu yer Mersin civarınaki Korykos mağarasıdır. Adı geçen Casius Dağı ise Antakya yakınlarındadır. Efsanelerin hepsinde bir ölümlünün ihaneti söz konusudur.

Kimilerine göre Typhon’la Ekidna’nın kızı olan ve Odyseia’da sözü geçen mitolojik deniz canavarı Skylla da Şahmeran’a benzerlik gösterir. Skylla M.S. III. yüzyılda Tarsus sikkelerinin üzerine de basılmıştır. Sikkenin ön yüzünde Şua taçlı PUPIENUS arka yüzünde cepheden duran SCYLLA vardır. (SNG Levante 1633 ) Kaynağı ne olursa olsun bu gün hala Misis yakınında Çokçapınar köyünde Şahmeran Mağarası adı altında bilinen kutsal bir mekan vardır.




HOW CAN YOU POWER A PLANET HUNGRY ?...

çekirge bulutu

"hızla geçen otobüslerin ardından benzeşmek...
keşke yalnız bunun için sevseydim seni"

2. sone

Kırk yılın kışı, güzel alnını kuşattı mı,
Kapladı mı yüzünü derin çukurlar artık,
Gençliğinin kibirli, süslü giyim kuşamı
Beş para etmez olur, hırpani yırtık pırtık:
O zaman sorarlarsa güzelliğin nerdedir,
Dinç ve şen günlerinin hazinesi ne oldu;
Dersen yuvalarına çökmüş şu gözlerdedir,
Bencillik utancıyla israfa övgüdür bu.
Kavuşur güzelliğin çılgınca alkışlara
“Benim güzel çocuğum beni kurtarır,” dersen
“Ve yüzümü ağartır ben yaşlandıktan sonra,”
Güzelliğinin onda sürdüğünü göstersen.

O, sen yaşlandığında yeniler varlığını,
Soğuktan donan kanın duyar ısındığını.


~ William Shakespeare

Henry Lee Lucas




“Birini öldürmek, sokağa çıkmak gibi bir şeydir. Eğer bir kurban istiyorsam, sokağa çıkar ve bir tane bulurum.”

“Seks benim zayıf noktalarımdan biridir. Yapabildiğim her şekilde seks yaparım. Eğer bunun için birini zorlamak durumundaysam, yaparım.. Onlara tecavüz ederim; bunu yaptım. Onlarla seks yapmak için hayvanları öldürdüm ve onlarla canlıyken de seks yaptım.”

İstismarcılığı delilik derecesine varan annesinin kendisine yaşattığı dehşet verici şeylerle büyüyen Lucas, sadist sapkınlık kariyerine henüz çocuk yaşlarda başlamıştır. 13 yaşına geldiğinde üvey ağabeyiyle seks yapmaya başlamış, yine ağabeyi onu hayvanlarla seks ve hayvanlara işkence yapma eğlenceleriyle tanıştırmıştır. En sevdikleri şey küçük hayvanların gırtlaklarını kesip sonra da onlara tecavüz etmekti.Bir yıl sonra ilk cinayetini işlemiş, tecavüz etmesine direnen 17 yaşındaki bir kızı boğmuştu. 1954’te 18 yaşındayken çeşitli hırsızlık suçlarından 6 yıl hapis cezası aldı. 1959 yılında tahliye olduktan sonra bir gün 74 yaşındaki annesiyle tartıştı ve onu bıçaklayarak öldürdü.(Yakalandığında annesinin cesediyle seks yaptığını söyleyecek ve daha sonra bunu inkar edecekti.)

İkinci derece cinayetten 40 yıl hapis cezasına çarptırılan Lucas, bir akıl hastanesine konulmuştur. Tüm itirazlarına rağmen 10 yıl sonra serbest bırakıldı. Daha sonra bu konuda şöyle söyleyecekti.”Beni affettiklerinde onlara dışarı çıkmaya hazır olmadığımı söyledim. Gardiyana, doktora, herkese yeniden öldüreceğimi defalarca söyledim.” On sekiz ay sonra da iki genç kıza tecavüzden tekrar cezaevindeydi.

Lucas eyalet hapishanesinden 1975 yılında çıktı. Acımasız bir psikopat olan Ottis Toole ile tanıştı. Otis, Amerikan suç tarihinde en tüyler ürpertici suç dalgasında onun suç ortağı olacaktı. Bundan sonraki 7 yıl içinde bu ikili tüm Amerika’yı dolaşacak ve bilinmeyen sayıda insanı öldürerek parçalayacaklardı. Lucas gibi sapık olan Toole nekrofili meraklısı ve yamyamdı. Lucas yamyamlığa karşıydı. Çünkü insan etini sert buluyordu. Bu yolculukları sırasında Ottis’in ergenliğe varmamış yeğeni Becky Frieda Powell da onların yanındaydı. Bu kız daha sonra Lucas’ın sevgilisi, nikahsız eşi ve nihayetinde de kurbanı olacaktı. Lucas 1984’te ruhsatsız silah bulundurmaktan gözaltına alındı. Nezaretteyken gardiyanı yanına çağırdı ve “Kötü şeyler yaptım.” Diye mırıldandı. Bununla birlikte çok sayıda cinayetleri bir bir itiraf etmeye başladı. Bunların bazıları doğrulanırken bazılarının ise yalan olduğu ortaya çıktı.

Bazı dedektiflere göre Lucas 69 kişiyi öldürmüştü, bazılarına göre ise 81 ve ya daha fazlasını.1985’te Lucas 10 cinayetten hüküm giydi. Bu bile idam cezası için gereğinden fazlaydı.



LUCAS VE OTİS’İN SUÇ YOLCULUĞUNUN HİKAYESİ

Henry Lee Lucas insanlık tarihinin görmüş olduğu en ilginç canilerden biridir. Daha küçükken belden aşağısı olmayan babası fahişelik yapan annesinin aşağılamalarına dayanamayarak intihar etti. Kardeşi ile şakalaşırken oyduğu gözü tıbbi müdahale görmeden annesinin işkenceleri ile günlerce kötüye gitti. Ancak günler sonra fenalaşan çocuğun gözünü bir doktor temizledi. Annesi bir seferinde o kadar kötü sopaladı ki çocuk günlerce yarı baygın yattı ancak yine daha sonra doktora götürüldü. Bazen de sadece canı sıkıldığı için kız elbisesi giydirip, saçlarını yapıp öyle okula gönderirdi.

Yıllar sonra bir gün, çok alkollü iken Lucas annesini arkadan bıçaklayıp cesedi ile cinsel ilişkiye girdi. Yirmi yıldan kırk yıla kadar ağır hapis cezası aldı, on yıl sonra tarihin en vahşi seri katillerinden biri olarak serbest kaldı.

Gençlik yıllarında bir akrabası ile ava gidip çeşitli hayvanları öldürüp onlara tecavüz etmeye başlamış oldu. Aynı zamanda üvey kardeşi ile ensest eşcinsel bir ilişkisi vardı. İlk cinayetini ve necrophiliac ilişkisini 14 yaşında yaşamış. Otobüs durağında bekleyen 17 yaşında bir kızı kaçırıp, terk edilmiş bir yerde döve döve öldürdükten sonra tecavüz etmiş. Ancak polis merkezine buna benzer bir kayıp vakası asla bildirilmemiş. Lucas, itiraflarını yalanlamak gibi bir huya sahipti ve sık sık yalan söylemeye çok meyilliydi. Bu nedenle, şimdi bile bir çok itirafının gerçek olduğu ne kanıtlanabiliyor ne de yalan olduğu kesin.

Bir süreliğine hapse giren Henry, serbest kaldığı günün ertesi 12 yaşındaki yeğenine tecavüz ettiği iddia edildi. Dışarıda fazla dayanamayan Lucas’ı yakın zaman sonra yine haneye tecavüzden tutukladılar. Tekrar çıkışından bir süre sonra annesini bıçakladı. Çocukluğunu kabusa çeviren kadın yoğun bakımda elli saat can çekiştikten sonra öldü. 10 yıl sonra hapishanenin kapısından “özgür” olarak ayrıldıktan sonra iki kadın daha öldü. Birisini hapishaneden görülebilsin diye yakında bırakmış, ama bu iddiayla ilgili herhangi bir kanıt bulunamadı. Küçük bir kız çocuğunu kaçırmaya çalışırken yakalanınca 1975’e kadar dört yıl daha hücrenin yolunu tuttu.

En son serbest kalışından sonra seyahat etmeye başladı. Eyalet eyalet dolaşıyordu. Bir ara başından bir evlilik geçti ama karısının iki küçük çocuğunu cinsel sapkınlığına alet ettiğini fark ettiğinde ayrılmak zorunda kaldı. Kız kardeşinin yanına yerleşti, kardeşinin kocasının yanında çalışmaya başladı fakat kardeşinin torununa cinsel taciz yapınca buradaki yaşamı da bir sona erdi. Bir kaç şey almak için kamyoneti ödünç aldığında Maryland’de idi, kamyoneti polisler Jacksonville, Florida’da buldu. Henry Lee Lucas’ın cinayet zinciri burada ilginç bir alaşım halini alacaktı.

Ottis Toole ile bir çorbacıda tanıştı. Ottis Toole, insan etine karşı dayanılmaz bir iştah duyan biseksüel bir caniydi. Annesi, babası, karısı ve zihinsel özürlü iki yeğeniyle aynı evde yaşayan Ottis’in misyonerlikten eve garip adamlar getirmesi ve onlarla eşcinsel ilişki kurması, hatta bu arkadaşlarını karısı ve daha küçük bir kız çocuğu olan özürlü yeğeniyle seks yapmalarını izlemeyi sevmesi her nasılsa artık normal karşılanmaya başlamıştı. Lucas bu eve taşınınca Toole’un karısına yatak odasında yer kalmadı ve komşularla yaşaması için evden kapı dışarı edildi. Özürlü yeğen de iki sevgilinin seks oyuncağı olarak yaşamına devam etti. İki çocuk ile yollara düşen kana susamış bu iki katil, yol boyunca karşılarına çıkan otostopçuları önce öldürdüler. Sonra Lucas cesetlerle kendi ilgilendiği işleri bitirince Toole da akşam yemeği için hazırlık yapıyordu. Yol üzerinde dükkanları ve hatta bankaları soyarak yola devam ettiler. Bir dükkanı soyarken Lucas kasiyeri öldürdü ve oturup Toole’un tecavüz edişini seyretti. Bir seferinde ise yolun kenarında yürüyen bir çiftin yanında durup Toole erkeğe dokuz kez ateş edip öldürdü ve Lucas da döve döve kızı arabaya bindirdi. Yola devam ederken Lucas kıza defalarca tecavüz etti, sonra Toole kenara çekip kızı altı defa vurdu. Bazen ise durmaya bile tenezzül etmeden sadece çarpıp kaçıyorlardı. İkilinin beraber 65’ten fazla kişinin ölümünden sorumlu olduğu hesaplanıyor. Gerçi Lucas 600’den fazla cinayetin itirafında bulundu ama çoğunun polis kayıtlarında açıklanamayan cinayetlerin kendi üstüne kalmasından hoşnut olmasından kaynaklandığını düşünüyorlar. İtiraflarının arasında üyesi oldukları bir satanist kültten söz ediyor. Bu sanatist topluluğun lideri üye olabilmeleri için bir cinayet işlemelerini şart koşmuş. Bunu yerine getirmek için bir gün sonra, Ottis adamın birini plaja doğru sürüklerken Lucas elinde bir ustura ile plajda oturuyordu. Lucas adamı bir güzel doğradıktan sonra topluluğun üyeleri cesedi bir “Kara Gün” ayininde usulüne göre pişirip yediler. Köle olarak satılmak üzere bebekleri ve küçük çocukları kaçırdılar. Çocuklara uyuşturucu verip yasadışı çocuk pornosu çektiler. Lucas’ın anlattıklarına rağmen böyle bir kültün varlığı ortaya çıkarılamamıştır. Yolda hastalanıp hastaneye kaldırılan Ottis Toole’dan ayrılan Lucas çocuklarla yola devam etti ama o da bir süre sonra tutuklandı ve iki ay hapse mahkum oldu. Çocuklar annelerine iade edildi . Yetiştirme yurduna transfer edilen küçük kız Frieda, (Lucas ona “Becky” diyordu.) bir süre sonra dayanamayıp kaçtı. Tekrar Jacksonville’de bir araya gelen Lucas ve Becky evlendiler. Bu evlilik, Lucas’ın deyimiyle “babacan bir ilişki” ama Becky için işler daha farklı yürüyordu hormonları zaten düzenli işlemeyen Becky bir gece bu isteğinde ısrarlı olmasından dolayı kontrolünü kaybetti, Lucas’a “ibne!” diye çıkışıp bir yumruk savurdu yüzüne. Anında bir bıçak kaparak hızlı bir şekilde Becky’nin kalbini söktü ve kalbi çıkarılmış vücutla defalarca sevişti. Becky çok sonra açık bir alanda yastık kılıflarına doldurulmuş olarak bulundu. Satanist topluluğun başı Don Meteric, Lucas ile bağlantıya geçti ve Texas’tan bir avukatı öldürmesini istedi. Lucas bir şekilde adamla samimiyeti kurup içki içmeye davet etti. Avukatı sarhoş etti, iyice kafayı bulduğu bir anda “tam içkiyi yutarken boğazını öyle derin kestim ki dışarı içki taştı.” dedi itiraflarının bir bölümünde. Cesedi daha kolay bulunması için göğüs kafesi dışarıda kalacak şekilde gömdü. Green River cinayetlerini üstlenmeye kalktı fakat bunun gerçek olmasının hiç olasılığı olmadığı kanıtlandı

Karısının ortadan kayboluşundan iki gün sonra kendisinden şüphelenmeye başlayan ev sahipleri Kate Rich, Lucas’a çıkıştı ve Becky’nin bir kamyoncu ile kaçtığına inanmadığını söyledi. Arabayla bir gezintiye çıkan ikili, ıssız bir yerde durdu. Lucas kadını bir çok kez bıçakladı, göğsüne bir haç işareti kazıdı ve cesede tecavüz etti. Bir çukura attığı cesedi daha sonra gelip parçalara ayırdı ve parçaları sabaha kadar sobada yaktı. Bir süre ortada gözükmedi, şehre geri döndüğünde eskiden tanıdığı Jack Smart’ın yanında çalışmak istedi. Kendisinden şüphelenen Smart’ın polise haber vermesiyle kıskıvrak yakalandı ama delil yetersizliğinden serbest kaldı. Eyalet turlarına tekrar başladı Lucas ve kendine sevişecek yeni cesetler bulmakta sıkıntı çekmedi. Kasabada dükkanı olan Ruben Moore ile temasa geçti ve Moore gelip kendisi ile çalışması için güzel para teklif etti. Lucas dükkana vardığı sırada polis de onu bekliyordu.

Hiç bir zaman suçu kanıtlanamayan Henry Lee Lucas’ı yeterince içeride tutacak kadar suç vardı artık. Onu her seferinde elinden bırakmak zorunda kalan şerif Bill F. Conway, sonunda başarmıştı ama yine de cinayetleri onun işlediği hakkında bir kanıt bulamıyordu. 15 mayıs 1983’te Joe Don Deaver şafak vaktinde son kontrolleri yaparken, en sevdiği zamanın sessizliğini Lucas’ın çığlıkları bozdu: “Burada ışıklar var! Işıklar benimle konuşuyor.” “Ne ışığı, her yer karanlık. Kapat çeneni de biraz uyu, iyice kafayı yedin!” diye çıkıştı gardiyan Deaver. Birazdan yine Lucas’ın sesi geldi : “Gardiyan, çabuk buraya gel!” Sinirle yanına gelen gardiyana “Don, ben çok kötü şeyler yaptım.” dedi ve böylelikle gecenin bir yarısı yataktan Deaver’ın telefonuyla kalkan şerif Conway, belki hayatı boyunca bulamayacağı bilgilere ulaşma şansını yakaladı. Henry’yi motive etmek için en sevdiği şeyler olan kahve ve sigaradan mahrum bırakarak daha çabuk yol kat etti. Yalan testlerinden kolayca geçmeyi başaran Henry bu gecenin sonunda her şeyi anlatmaya karar vermişti. Şerif, karşısında oturan Lucas’a soruları sormaya başlarken elindeki kağıtta: “O kadar uzun zamandır yardıma ihtiyacım var ki ve kimse bana inanmayacak. Geçen on yıl boyunca hep öldürdüm ve kimse bana inanmayacak. Bunu yapmaya devam edemem, tek sevdiğim kızı da öldürdüm. “ yazıyordu. Şerif mahkuma “Bayan Rich’e ne yaptın?” diye sorduğu sırada sadece tarihin en büyük seri cinayet soruşturmalarından biri başlamıyordu belki de en sıra dışı olanı buydu.

Henry Lee daha sonra bu cinayetleri yeniden Hıristiyan doğduğu için itiraf ettiğini aslında bu cinayetleri işlemediğini ileri sürse de Texas’taki hapishanede idam günü yaklaşıyordu. Ottis’e paranoid şizofreni teşhisi kondu ve cezası idamdan 6 ömür boyu hapis olarak değiştirildi. Daha sonra Florida’da Fox televizyonunun “America’s Most Wanted” programının doğuşuna neden olan 6 yaşındaki Adam Walsh’un kaçırılmasından ve ölümünden sorumlu olduğunu itiraf etti. 15 Elül 1996’da hastanede karaciğer yetmezliğinden öldü. Lucas cinayetle ilgili olarak Toole’un çocuğun cesedini kendisine gösterdiğini ve görüntü karşısında: “kendimi çok kötü hissettim, midem bulandı. Hadi buradan defolup gidelim!” dediğini söyledi. 31 Mart 1998’de bulunduğu sırada üzerindeki tek giyecek olan “turuncu çoraplar” olarak bilinen otostopçu kızın cinayeti davasında idama mahkum edildi. Kız öldürüldüğü sırada başka bir şehirde çalıştığını iddia eden Lucas’ın iddiasını doğrular nitelikte banka kayıtları ve faturaların ortaya çıkması üzerine 27 Haziran 1998’de dönemin Texas valisi George W. Bush tarafından hayatı bağışlandı. “Gerçeğe inandıkları ve doğru olanı bulmak adına gösterdikleri cesaretten ötürü adalete teşekkür borçluyuz.” Sözleri gazetelerde yankılandı. “Ama Henry Lee Lucas şüphesiz ki bir çok ayrı cinayetin suçlusudur ve hayatının geri kalanını hapiste geçirecektir.”

Henry Lee Lucas, hala hapishanede; yaptıkları, yapmadıkları, söyledikleri ve yalanladıklarıyla bilinmezliğini ve akıllara zarar profiliyle Amerikan adalet sisteminde önemini koruyor.

Hakkında Kitap:Henry Lee Lucas, 1991, Joe Norris

Hakkında Film:Henry: Portraitof a Serial Killer

Gel gel beynim uyan bir an
Bir anla...
Unutma biz buradayız
Unutma istanbul'da
Unutma biz onlarız
Yaşamaya...

Kaan Altan (Karapaks)

duyum


mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın
gideceğim sürtüne sürtüne buğdaylara.
ayaklarımda ıslaklığı küçük otların
yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara.

ne birşey düşünecek, ne bir laf edeceğim;
ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi;
göçebeler gibi uzaklara gideceğim;
mes'ut, sanki yanımda bir kadın varmış gibi.


~ Arthur Rimbaud

3 Ağustos 2008 Pazar

1. sone

Artmasını isteriz en güzel varlıkların
Güzelliğin gül yüzü solmasın diye asla,
Bir güzel, yaşlanıp da göçünce bugün yarın
Anısı yaşar yine körpecik yavrusuyla;
Ama can yoldaşındır kendi parlak gözlerin,
Kendi ateşin besler ruhunun alevini;
Kıtlığa çevirirsin bolluğunu her yerin,
Kendi düşmanın gibi, ezersin canevini.
Şimdi sen yeryüzünün taptaze bir süsüsün,
Varlığın çiçek dolu bahardan müjde taşır,
Ama kendi koncanda ruhunla gömülüsün,
Pintiliğin arttıkça kendi sonun yaklaşır.

Dünyaya acımazsan, oburlar gibi ancak
Varlığın da mezar da güzelliği yutacak.


~William Shakespeare

en güzel

bu müze var ya bu müze
seninle gezerken güzel
kimseler yoksa salonda
seni öpmek en güzel

bu rakı var ya bu rakı
seninle içerken güzel
kimler olursa olsun varsın
rakılı ağzından öpmek en güzel

işte bu dünya var ya bu dünya
seninle yaşarken güzel
sen varsın ya sen
ancak benimleysen güzel


Aziz Nesin

satılık


tırnakları kesik, kol kılları hala ilk günkü gibi duruyor
16 inc yaklaşık 40 cm ediyor bu
saklama koşulları : derin dondurucu
vazelin yanında hediyesi
ederi: 49,95 $
soylu birine ait olduğu için fiyat biraz tuzlu


hoşgeldin makineye



hoşgeldin evlat,
hoşgeldin makineye.
neler düşledin?
tamam biz söyledik sana neler düşleyeceğini.
bu yüzden hoşgeldin makineye.


Pink Floyd ~ Welcome to the machine

atı'lar deltalara

"seni o kadar yakından görünce,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni"

şizofren aşka mektup

“yalnızım..”
bunca acı tek bir söze nasıl sığabiliyordu..
aldım bu sözü dudaklarından..
saplayıp kalbimi onunla parçaladım..
o söz ki
rengi yarım kalmış aşkların tarifsiz esmerliğine kaçıyordu
o söz ki
sapladıkça kalbimin her parçasına yüzünü yeniden çiziyordu..
şimdi içimde binlerce yüz oldun..
şimdi içimde binlerce sen oldun..

yalnızsın…
bilsen ne kadar suçluyum bunun için..
bilsen ne kadar acı çekiyorum..
çünkü sevgim çekip alamıyor seni derin ıssızlığından..
oysa ben seni senden önce
gözlerindeki o ıssızlıktan dinledim
sözlerindende önce..
benimle ölmeye hazır sesinden bile önce..

yalnızsın..
bilsen ne kadar çaresizim
buna çare olamadığım için..

oysa en çok sende soluk alıp veriyorsun diye sevdim ben yaşamı..
yaşamın ona kendini eklediğin yerlerini sevdim en çok…
dokundukça çoğalttığın
sevdikçe çoğaldığın yerlerini..
bu şehirden her ayrılışında
arkanda bıraktıklarını topladım birer birer..
oturduğun çay bahçelerinden..
yürüdüğün sokaklardan..
ıslandığın yağmurun damlalarından
topladım seni…

vitrinlerde unuttuğun dalgınlığını..
hiç tanımadığım bir kızın
su yeşili gözlerinde bıraktığın mısralarını..
bir bunlara
bir de
her sevgilim deyişinde
içimde binlerce çiçek açtıran büyülü sesine sarılıp uyuyabildim
düşlerime dar gelen tek kişilik yatağımda..

soluğumu yalnızca senin için içimde saklıyorken düşlediğim yarınlara..
sen nasılda ben hissedemeden soluksuz kaldın..


~Cezmi Ersöz

2 Ağustos 2008 Cumartesi

hoşgeldin makineye

hoşgeldin evlat,
hoşgeldin makineye.
nerelerdeydin?
tamam biz biliyoruz nerelerde olduğunu
bu yüzden hoşgeldin makineye


Pink Floyd ~ Welcome to the machine

Edward Gein (Ed Gein)

1906-1984

“Bana doğru gelen güzel bir kız görünce iki şey düşünürüm. Bir yanım onunla çıkmak ona gerçekten iyi hoş davranmak gerektiği gibi davranmak ister. Öteki yanım mızrağın ucuna geçirilmiş kafasının nasıl görüneceğini.”

Gein, sürekli olarak kendi cinsiyetinin günah dolu doğasını anlatıp duran, aşırı mutaassıp, hükmedici bir anne tarafından yetiştirilmişti. 1945’te öldüğü zamanı Ed tüm hayatını korkunç bir baskıyla yönlendiren bu kadının hala duygusal olarak esiri olan 39 yaşında bir bekardı. Annesinin odasının pencerelerine tahtalar çakan Gein, orayı sanki mabetmiş gibi muhafız etti. Ancak evin geri kalan bölümler kısa zamanda çılgın bir adamın sapkınlıklarla dolu mezbahasına dönüştü.

Gein, komşular için birkaç ufak iş yaparak geçimini sağlamadığı zamanlardaki yalnız saatlerini dergilerdeki cinsiyet değiştirme ameliyatları, güney denizlerindeki kafa avcıları ve Nazi zulmünü anlatan yazıları okuyarak geçiriyordu. Onun kendi canavarlığı annesinin ölümünden birkaç yıl sonra başladı. Ümitsiz yalnızlığının ve ilerleyen psikozunun onu itmesiyle etrafındaki mezarlıklara giderek, oradan arta yaşlı kadınların cesetlerini çıkarıp uzaktaki çiftlik evine başladı. 1954’te Mary Hogan adında yerel bir bar sahibini vurup kadının 90 kiloluk vücudunu eve taşıyarak ölü sevicilik faaliyetlerini cinayetle tamamladı. 3 yıl sonra, 1957 yılı av mevsiminin başladığı ilk gün köydeki nalbur dükkanının sahibi olan 58 yaşındaki bir kadını öldürdü.

Şüpheler hemen son birkaç gündür dükkanın çevresinde dolanan Gein’in üzerinde yoğunlaştı. Mutfağına girdikleri zaman, polisler kurbanın başı kesilmiş, içi boşaltılmış bedenini aynı bir av hayvanı gibi çatı kirişine baş aşağı asılmış şekilde buldular. Evin içine giren dedektifler kelimelerle anlatılamayacak korkunçlukta eşyalar buldular. İnsan derisi ile kaplanmış sandalyeler, kafataslarından yapılmış çorba kaseleri, kadın cinsel organlarıyla dolu bir ayakkabı kutusu, içi gazete kağıtlarıyla doldurulmuş ve duvara av hayvanlarının başları gibi asılmış insan yüzleri ve bir kadının vücudunun üst kısmından yapılmış, göğüsleri olan bir yelek. Gein daha sonra bu yeleği ve insan derisinden yapılmış giysileri giyerek kendini annesi yerine koyduğunu itiraf etmiştir.

Bu tüyler ürpertici keşif Eisenhower dönemi Amerika’sında şok dalgaları yarattı. Wisconsin de Gein hemen yerel kültürün bir parçası haline geldi. Tutuklanmasından birkaç hafta sonra “Gein fıkraları” diye adlandırılan ölümle ilgili şakalar eyalet çapında moda oldu. Aralık 1957 de hem Life hem de Time dergileri onun “dehşet evi” hakkında makaleler yayınlayınca tüm ülke Gein hakkında her şeyi öğrenmiş oldu.

Bir akıl hastanesinde 10 yıl yatmasının ardından Gein in duruşmaya çıkabileceğine karar verildi. Suçlu bulundu, ancak akli yetersizliğine kanaat getirildiğinden hayatının geri kalanını geçirmek üzere tekrar akıl hastanesine yatırıldı ve 1984’te kanserden öldü.

Evinde bulunan insan parçalarını mezarlıktan çaldığını söylemiştir ve açılan mezarlarda gerçekten de Ed Gein'in evinde bulunan parçaların eksik olduğu fark edilmiştir, abisi Henry Gein'i de öldürdüğü iddia edilir. Teoriye göre annesiyle olan sağlıksız ilişkisi yüzünden endişe duyan Henry, Ed'e annesini kötülemiştir. Annesinin kötülenmesini kabul edemeyen Ed, çiftliklerinin yakınındaki bir yangını söndürmeye çalışırken abisini başına sert bir şeyle vurarak öldürmüştür. Ed'in iddiasına göre yangını söndürmeye çalışırken ayrılmışlar, ama sonra abisinden haber alamamıştır. Abisini aramaya gelen polislerle dolaşırken Ed, doğrudan abisinin olduğu yere gitmiştir. Abisi yanmamıştır, hatta yangından bir kaç metre uzakta, kafasında çürüklerle yatmaktadır. Ama bu elbette kanıtlanamamıştır. Annesi hakkında bilinenler zaten alkolik ve zayıf olan kocasını ve çocuklarını kolayca etki altına alan, din saplantısı olan bir kadın olduğudur, ailesini finansal olarak destekleyen kadın, onları şehrin günah dolu yaşamından uzaklaştırmak amacıyla bir çiftlik evi almış ve burada çocuklarını diğer insanlardan uzak tutarak büyütmüştür

Ed hapisteyken evi yakılmıştır, arabası açık artırmada 780 dolara satılmış ve fuarlarda halka ücret karşılığı gösterilmiştir. Kurbanlarının derilerini üzerine giyip ay ışığında dans ettiğinden söz edilir.Ed Gein için açılmış bir çok Fun Club bulunmaktadır. Kadınların kendisine ateşli aşk mektupları yazması, sosyolojik araştırmalara neden olmuştur.

HAKKINDA KİTAP:Deviant, 1989, Herald Schechter
HAKKINDA FİLM:Ed Gein’in insanın midesini kaldıran suçları, geçtiğimiz 30 yılda çevrilen en korkunç 3 film için esin kaynağı olmuştur. “Sapık”, “The Texas Chainsaw Massacre” ve “Kuzuların Sessizliği”.

Sapık’ın yazarı Robert Bloch, kitabının Gein’in suçlarının romanlaştırılmasından ibaret olmadığında ısrar etmişse de, ölümsüz karakteri Norman Bates açıkça Gein’den esinlenilerek yaratılmıştır (Aslına bakılırsa Bloch’un romanında Norman’ın kendisi, işlediği suçlarla Gein’in işledikleri arasında paralellik işaret eder).

The Texas Chainsaw Massacre’ın yönetmeni Tobe Hooper orta batıda yaşayan akrabalarından Gein hakkında hikayeler dinlemiş ve bunlardan etkilenerek büyümüştür. Ancak yarattığı kanın gövdeyi götürdüğü sinema klasiğinde, Gein’den esinlenilen karakter nazik tavırlı, çift karakterli bir kişi değil, Deri Surat adında kurutulmuş insan derisinden yapılmış bir maske takan hayvani bir yaratıktır.

Thomas Haris, kurbanlarının derilerinden bir elbise dikmeye çalışan bir transseksüel olan hayali seri katili Jame Gumb’ı (namı diğer “Bufalo Bill”) yaratmadan önce FBI’ın Gein hakkındaki dosyalarını araştırmıştır. Jonathan Deme’in Oscar kazanan filminde Gumb’ın, Gein’in evinden esinlenilen evinin tuhaf görünüşü Harold Schechter’in Deviant: The Shocking True Story of the Original “Psycho” adlı kitabına dayanılarak yaratılmıştır.

Sapık, The Texas Chainsaw Massacre ve Kuzuların Sessizliği’nde Gein hikayesinden bağımsız birçok nokta vardır. Gerçek olaylara en yakın film, 1974’te yapılan düşük bütçeli “Deranged” filmidir ve korku filmi meraklıları arasında bir kült olmuştur. Deranged’in bazı video kopyalarının başında Gein’in evindeki insan etinden yapılma korkunç eşyaların bilinen tek görüntü kaydını içeren İyi ve Sessiz Bir Adam isimli Gein hakkında kısa bir belgesel vardır.

sessizliğin tadını çıkar

Words like violence
şiddet gibi sözler

Break the silence
sessizliği böler

Come crashing in
çarparak gelir

Into my little world
küçük dünyamın içine

Painful to me
bana acı veriyor

Pierce right through me
içimi delip geçiyor

Can't you understand
anlamıyor musun?

Oh my little girl
oh,benim küçük kızım

All I ever wanted
bütün istediğim

All I ever needed
bütün ihtiyaç duyduğum

Is here in my arms
burada kollarımda

Words are very unnecessary
kelimeler çok gereksiz

They can only do harm
sadece zarar verirler

Vows are spoken
To be broken
Yeminler bozulmak için söylenir

Feelings are intense
duygular yoğundur

Words are trivial
kelimeler saçmadır

Pleasures remain
zevkler ebedidir

So does the pain
acı da öyle

Words are meaningless
kelimeler anlamsızdır

And forgettable
ve unutulur

enjoy the silence
sessizliğin tadını çıkar

Enjoy the silence- Depeche Mode

Mahvolmuş hayatlar

''aynı kadınla iki kez
evlenerek hayatımı mahvettim'' demiş
William Saroyan.

hayatlarımızı mahvedecek bir şeyler
her zaman vardır,
William,
neyin veya kimin
bizi önce
bulduğuna
bakar,
mahvolmaya hep
hazırızdır.

mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de.

ancak
o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların, ayyaşların,
hapisane kuşlarının, uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin.

varoluşun
menekşeler kadar,
gökkuşağı
kasırga
ve
tamtakır
mutfakdolabı
kadar
olağan
bir
parçası
olduklarının.


~Charles Bukowski

Lou Reed



Siyah deri pantolonu, siyah tişörtü, siyah ayakkabıları, tel çerçeveli gözlükleri ve çirkin bir hırıltıyı andıran sesi .1996 çıkışlı set the twilight reeling albümünün getirdiği başarıdan ve dört yıllık bir suskunluktan sonra 2000 çıkışlı ecstasy albümü şaşırtıcı biçimde akıllı, cesur ve eğlenceli olan bu çirkin adamın son sıçrayışı ve bu albümde de new york soundundan ayrılmadan, epik sözler ve saf şiirin, senfoni ve paranoyayla birleşmiş 21. yüzyıl bluesunun ve rock&rollunun birleşiminin bir ifadesi… Lou reed'in 21. yüzyıla eksiksiz dehası, sanatı ve tıkır tıkır işleyen bir bedenle girdiğinin ve rock&roll starlığına şüphe götürmez bir şekilde oturduğunun da bir kanıtı…

İnce ama güçlü bir bedene sahip olan Reed, kendi yaşının yarısındaki bir adamın enerjisine, aynı zamanda da birden fazla yaşamı içinde barındıran birinin bilgeliğine ve otoritesine de sahip. öyle ki; bu, ufak tefek ama heybetli şarkıcı/söz yazarı/gitaristin 32 yıldır aralıksız süren çalışmaları delilik ve umut, tutku ve aldanış, yansıma ve bağımlılık, entelektüellik ve cahillik, melekler ve orospular, mahkumlar ve gardiyanlar, vahşi çocuklar üzerinedir. bu kişilikler kendi içlerinde de karmaşadalardır ve bir dolu hatıra, kabus, imaj, gölge ve karikatürler, gizem Lou Reed'in rock&rolla 17 yaşından beri devam eden aşkını sarmalamıştır.

Reed, 2 mart 1942'de Brooklyn'de muhasebeci bir baba ve ev kadını bir annenin çocuğu olarak doğdu. Long Islandın bir kasabası olan Freeport'ta büyüdü. 14-15 yaşlarındayken gitar çalmayı öğrendi ve ilk şarkılarını, sözlerini yazmaya başladı. 17 yaşındayken, kötü notları, farklı ve sınır tanımaz davranışları, sürekli ruhsal çalkalanmaları nedeni ile çoğu muhafazakar, orta sınıf ailelerin yapacağı gibi, onu başka bir baskıcı, muhafazakar ve orta sınıf kuruma yolladı: elekto-şok tedavisine… Bu tedavi kesinlikle öldürücüydü. Reed o günleri şöyle tanımlıyor: “Kitap okuyamazdınız, Çünkü 17. sayfaya geldiğinizde 1. sayfaya geri dönmek zorundaydınız” ; “ Eğer bir blok boyunca yürürseniz, nerde olduğunuzu unuturdunuz.”

Bu tedaviden sonra syracuse üniversitesine kaydolan reed, burada gitarist sterling morrison`la tanıştı ve hemen bir kaç yıl sonra da basist John Cale onlara katıldı. 1965'de baterist maureen “moe” tucker'ında onlara katılmasıyla “the velvet underground” adı altında, çok geçmeden tüm dünyanın ismini duyacağı grubu kurdular. grup ismini dönemin kültü haline gelen, ucuz bir pornografik romandan aldı.

11 Kasım 1965'de grup new jersey'de okulun festivalinde ilk kez sahne aldı ve bundan bir kaç ay sonra greenwich kasabasında café bizarre'de çalmaya başladılar. andy warhol greenwich' de onları dinlemeye geldiğinde reed sahnedeydi ve mazoşizm, transeksüellik, overdose hakkında şarkılar söylüyordu. warhol`un çok hoşuna gitti ve böylece warhol menajerliğini yapabileceği iyi bir gruba, grup da kendileri yetiştirebilecek bir menajere ve warhol kaynaklı muhteşem bir vizyona sahip oldular. warhol`la beraber, dünyanın gözbebeği olan, “factory” ye geldiler. burası sanatçılarla, müzisyenlerle, hippielerle çevrili bir fabrikaydı. 1965'de new york'da factory`nin merkezinde olmak yeniden yaratılmak demekti. en fazla 500 kişiden oluşan bir hayran kitlesine sahip, tek bir albüm bile satamamış bu münzevi grup içinse şimdi “sanat olmak” demekti.

1966`da grup, yine warho ekolünde yetişen 29 yaşındaki model/aktrist/şarkıcı nico ile beraber ilk albümlerini kaydettiler : “the velvet underground & nico”. albüm “sunday morning , femme fatale” gibi sonradan hit olacak parçaları da içeriyordu. birgün “moongoddess” olarak çağrılacak şarkıcı nico`nun kederli, romantik müziği ve hipnotize edici, histerik, monoton sesi ilk kez bu albümde duyuldu.

1970'lere gelindiğinde velvet'ın dağılmasıyla, solo kariyerine başlayan reed`in david bowie yapımcılığında gerçekleştirdiği ilk iki albümü de piyasadadır: “lou reed” ve “transformer”. bu albüm reed`in en popüler şarkısını da içeriyordu. “walk on the wild side”. 30 yıldan beri 20 den fazla albüm ve yüzlerce şarkı yapan reed`in, menfaatlerin durmaksızın yükseldiği, herşeyin giderek çirkinleştiği ve talepkarlaştığı bu dünyaya bakışı kesinlikle karmaşıktı ve bu rock&roll simyageri için ona bahşedilmiş en büyük hediyeydi.reed'in amerikası kesinlikle planlanmamış bir yerdi. bu kültürün deliliği çok daha güçlü ve şiirseldi. bu delililiğin içinden hastalıklı beyniyle reed, bize suikast gibi şarkılar, enjektör gibi aşk sözcükleri, muhteşem manzaralı adalar, çıplak ölümler ve yüksek gökler sundu. kurbanın değil, sadece hayatta kalanların varolduğu bir dünyayı anlattı. 30 yıldan uzun bir süre lou reed, kişisel-politik kombinasyonların mitleri yarattığı bir amerika`nın tarihini yazdı. son solo albüm, ecstasy, işte böyle bir hayat duruşunun, böyle bir müzikal stilin devamı olarak ortaya çıktı ve “heroin”in, “sweet jane”nin, “sister ray”in enerjisinin devamı niteliğini taşıması da bu yüzden.

“tutkuyu ortaya çıkartan basit kelimeler…” reed, saf şiirle bezeli şarkı sözlerinde hep bunu yakalamaya çalıştı. herşey bir hikayeydi ve o bir yazardı. kendine dışarıdan bakmayı bilen karakterlerin hikayelerini anlatan bir yazar. belki de onu rock tarihinin en göze batan figürü, bir efsane hale getiren şey de tam buydu. umutsuzluktan, madde bağımlılığından, şiddet ve cinsel sapkınlıktan, sosyal baskıdan bahseden biri olması ve bunu yaparken asla popülerliğin tuzaklarına düşmemesi. kibirli ama aşağılanmış, bakılmamış ve umursanmamış, kesinlikle kaba… hemen hemen tüm ünlü junkielerle aynı kaderi paylaşıyordu. 1996`da trainspotting filmi için “perfect day”i yaptığında bir başka uyuşturucu hikayesini yazmasının nedeni de sanıyorum buydu. bugüne kadar hiç kimse bu kadar güzel, bu kadar yalnız mutluluk şarkıları yazmadı. fakat “umarım yaptığım yeterince saf, iyi dürüst, düşünceli ve etkileyici olmaktır.” diyebilecek kadar da mütevazi biri olarak ismini rock tarihine altın harflerle yazdırdı.

30 yıldan uzun bir süredir, yüzlerce muhteşem şarkıya imzasını atmış, çok büyük bir başarı elde ederek çoğu müziksever ve müzisyen tarafından adeta bir guru kabul edilmiş olan reed, “ecstasy” nin 6 haziran'da seattle'da açılışını yaptığı turnesinde ona eşlik eden basist fernando saunders, gitarist michael rathke ve baterist tony smith`den oluşan müzisyen grubuyla beraber hem albümünün muhteşem parçalarını – like a possum, rock minute – hem de 30 yıllık müzik serüveninde onu bir efsane kılan parçalarını turkiyede de seslendirdi.

1 Ağustos 2008 Cuma

en çokta o`nu



"insan bir düşü sevebilir mi?" diye sordu.
"evet", dedim hiç düşünmeden,
"bence zaten en çok onu sevebilir, bir düşü..."


Kürşat Başar ~ Başucumda müzik

seviyorum suskunluğunu

seviyorum suskunluğunu, sanki sen
yokmuşçasına burada
duyarsın beni uzaktan, dokunmaz sana sesim.
uçup gitmiş gibi gözlerin
ve ağzın bir öpüşle mühürlenmiş.


~Pablo Neruda

Marquis de Sade - Sadizm'in babası


Simone de Beauvoir - Sade'ı Yakmalı mı? kitabından alıntılar. Marquis de Sade'in kendi ağzından,psikopat kişiliğini betimleyen sözleriyle harmanlanmış, yaşam hikayesini konu eden güzel bir kitap,okumalısınız.Aynen not aldığım gibi aktarıyorum buraya.(Koyuyla yazılmış olanlar Sade'in sözleridir,yatık olanlar ise Simone'un.)

Sadizm terimine adını veren Marquis de Sade. (Annesine ve kadınlara kin duyuyor.)

Kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, herşeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız...bir iki lafla ben böyleyim işte.Ya olduğum gibi alın ya da bir kez daha vurup öldürün beni.Çünkü değişmeyeceğim.

Mezarımı örter örtmez üstüne ağaçlar dikilsin...Mezarımın izleri kalmasın yeryüzünde.İnsanların belleğinde hiçbir anım kalmadı diye övünç duyayım...

Simone de Beauvoir'in ağzından;

O çağın genç aristokratlarının çoğunda görülen özelliklerdir Sade'in özellikleri de.Hepsi de kısa b ir süre önce somut bir iktidarı ellerinde tutup da artık dünya da gerçek hiçbir şeye sahip olamayan gerici bir sınıfın çocuklarıdır. Özlemini çektiği koşulları yatak odalarında simgelerle canlandırmaya çalışan bir kuşak; feodal zorba olmanın,tek olmanın, hükümdarlığın özlemini. Bunlar arasında Charolais dükünün şölenleri kanlılığı ile ünlenmişti. Sade'in de can attığı bu hakim olma simgesidir.

Ne mi istenir sevişirken? Çevre de herkes bir sizinle uğraşsın, bir sizi düşünsün, bir size çalışsın...
Bir kadınla yatarken zorba olmayı istemeyen kimse erkek değildir... Egemenliğin sarhoşluğu hemeninden zalimliğe bitişir, çünkü zevk düşkünü kişi için işini gören nesnenin canını yakarak,gücünü uygulayan sinirli bireyin tadacağı bütün tadları sınar,egemenliği vardır,tirandır...

Yürekli bir çocuk korkutmuştu bu devi...çekingen, korkak bir hale gelmişti. Savaşmak düşüncesinden daha tehlikeli bir şey vardı: Güçlerin eşitliği. Dünyanın bir ucuna bunun için kaçıyordu.

Onların nankörlüğüdür yüreğimi kurutan, belki de sizler gibi uğruna doğduğum şu ölümcül erdemleri bende yıkan onların hayınlıklarıdır.

Zevki cezalandırmak,belki egemenlik çizgileri taşıyan bir edim oluyor.Sade bunu psikanalistlerden yüz elli yıl önce anlamıştı. Yapıtlarında çok kez işkenceye geçmeden önce zevk saatleri sunulur kurbanlara. Ve aşık kılığına girmiş cellat, şehvetle kendinden geçmiş, saf sevgilisine bakarak, sevecenlikle kötülüğün iç içe geçmesine tanık olur, büyülenir.

Her suçlu ilkin bir sanıksa, Sade'dan ortaya bir cani çıkaran o'dur.(karısı)Sade'in, yapıtlarında onu gülünçleştirmekten, çamura bulamaktan, işkencelere konu yapmaktan bir türlü kendisini alamamasının nedeni burada işte; onunla birlikte canına kıydığı şeyler-yanlışlarıdır-.

ondaki erdem çabasını soğutmuştu bu.

Sade, bir süredir derin tatlar bulduğu baldızını baştan çıkardı. Rahibe, kızoğlan-kız, üstelik karısının kardeşi; bunlar serüveni hepten mayhoşlaştıran şeylerdi. İkisi, bir de uşağı Latour,
''gıyaben'' ölüm cezasına çarptırıldılar; Aix meydanında Sade'la baldızını temsil eden resimler, kuklalar yakıldı.

Doğa Ana, insanın taslağını çizerken çiftleşme ve öfke edimlerini aynı şeyler olarak düşünmeseydi, şehvet krizinde şu kudurganlığı bulabilir miydik? Sağlam yapılı, ergin bir erkek olacak da... sevgilisinin canını... yakmak istemeyecek, laf mı bu?

Duc de Blanguis'i yapıtında sevişme sırasında bakın nasıl betimliyor:

Kabaran göğsünden korkunç haykırışlar, dehşet verici küfürler çıkıyordu, gözleri ateş saçıyordu sanki, ağzı köpük içindeydi, at gibi kişniyordu.

isolism: ruhsal soyutlanma
autisme: dış dünyayla ilgiyi kesme


''Bölüşülen her zevk azalmaya başlar''
Zevklenirken kullandığımız nesnelerin kendileri de bir zevk duyuyorlarsa bizden çok kendileriyle uğraşıyorlar demektir. Bu durum bizi, zevklenmekten aldığımız payı giderek rahatsız edecektir. Kendisiyle birlikte başkasının da zevk aldığı fikri, kişiyi, zorbalığın doğuracağı anlatılmaz çekicilikleri zararlandıran bir çeşit eşitliğe sürükler.

Hiçbir duyuş yoktur ki acıdan daha girişken, daha keskin olsun: İzlenimlerine tam güvenilebilir acının.

Giyotin erotizm'in kara şiirini öldürmüştür; etin aşağılanmasından tad almak, bir coşku payı çıkarmak için ilkin değerlendirmek gerekir onu; yoksa insanlar birer eşyaymış gibi işlem gördükçe etin ne anlamı kalacaktır, ne değeri.

İnsanlar basit nesneler koleksiyonundan başka bir şey değil.

İnsana karşı tiksindirici bir yola girmeme çalışıyorlardı, hiçbir zaman istemediğim bir yola.

tek uğraşı yaşamaktır, o da yükü altında ezmeye başlamıştır onu.

2 Aralık 1814'de ''astım şeklinde bir soluk tıkanmasından'' gitti.

Algolagnie: acı çekmekten ya da çektirmekten tad alma.(bir nevi sado-mazoluk ;)

Halk arasında Sadizm, kıyıcılık anlamında kullanılıyor; kırbaçlamayı, kan akıtmayı, öldürülüğü akla getiriyor: Yapıtlarındaki ilk belirgin çizgi de gerçekten adının çağrıştırdığı şeylere uygundur.

Romanlarındaki kişilerin kız bozmaktan hoşlandıklarına tanık oluyoruz: Kanlı ve kutsallığa saygısız nitelikte olan bu cabbar davranış Sade'in de düş dünyasını çelmektedir. Yine de Sade 'in kişileri bir bakireyle yattıklarında bile, kanını akıtacakları yerde onunla bir oğlanmış gibi birleşmeyi severler. Hatta bunlardan bazıları kadınların ''ön''leri için derin bir iğrenme duygusu beslerler. Binbir Gece Masalları'nda onca güzellenen kadının bu organını Sade hiç övmemiştir.

Sodom'un Günleri'nde zevk konusunda bir papaza söylettiği sözler:

Oğlan, kızdan çok daha iyidir; oğlanı, hemen her zaman zevkin gerçek tadı olan kötü açısından düşünün; kendi cinsinizden birisiyle işleyeceğiniz suç, karşı cinsten biriyle olana göre daha büyükmüş gibi gelecektir size. Ve bu andan sonra şehvet iki katına yükselecektir.

Coprophilie: pislik yiyicilik

Hiçbir tutku yoktur ki oburluk ve sarhoşluk kadar şehvete yakın olabilsin, ona bitişebilsin.

Bu bağlantı onu yamyamlığa kadar götürmüştür: Kan içmek, spermaları ve bedendeki kirleri yutmak, çocuk yemek...

Onun pislik-yiyiciliğinde başka bir anlam da var: O ki şehvetli bir işlemde tadı yaratan kirli ve pis şeylerdir, öyleyse daha kirli, daha pis olan şeyler tadı daha çok yaratacaklardır.

Cinsel çekiciliği doğuran en güçlü ögeler arasında Sade, yaşlılığı, çirkinliği, pis kokuyu sayar.

Bir kadının tutsağı olmuş erkeklerle acı acı alay ader:

Onları zincirlere bağlı aşağılık zevklerine terkediyorum. Oysa doğa aynı zincirleri başkalarına takma hakkını tanımıştı onlara. Terkediyorum, otlasınlar bakalım bayağılığın sınırlarında.

Mazoşist'in aradığı: Cansız nesne haline gelerek kendini yok etmek.

Uşağıyla birleşirken aynı zamanda bir kızı kamçılamak... bu tutum onun en sevdiği yöntemlerden biridir; kendisine saldırılıp işkence edilirken, onunda o sırada zavallı bir kurbancığa saldırıyor, acı çektiriyor olması hali.

Suç şehvetin temel taşıdır. Suçla yan yana yürümeyen zevk, zevk midir yani? Bizi asıl uyaran karşımızdaki zevk nesnesi değildir, kötülük fikridir.

Tam bir sadik sahnede birey kötüyü kavrayarak, üstlenerek varlığını çözer, öcle kusuru bir arada eritir ve elde ettiği sonucu gurura dönüştürür.

Siz ey zindancılar, ey cellatlar, bütün hükümdarlıkların ve bütün idarelerin en ahmakları, insanı içeri tıktırmaktan, öldürmekten vazgeçip onu tanıma bilimine inanmayı ne zaman seçeceksiniz?

Bireysel özgürlüğün, kendisini ezen bir düzenin içinde boy atması olanaksızdır.

Bir adamın cebinden yüz altın çektiği zaman, adam bu işe farklı gözle baksa bile, o, kendisi için haklı bir şey yapıyordu.

Suçu çekici kılan yasaklar yok edilebilse, şehvetin kendisi bile ortadan kalkabilirdi.

İnsan dünyada yanlızdır, soyutlanmıştır, birbirlerine hiçbir gereksinmeleri yoktur.

Bak Juliette, her tutkunun iki anlamı var: Biri kurban açısındandır, ki çok haksız, öbürü o işlemi uygulayan bakımındandır, o da haklı.

Sade, insanlık ve iyilik kavramlarının çıkar kavramının kılık değiştirmiş örnekleri olduklarını söylüyor. Güçsüzler, güçlülerin kurumları ve küçümsemelerini önlemek için hiçbir sağlam temele dayanmayan kardeşlik kavramını yaratmışlardır:

Şu halde, yalvarırım söyleyin bana, bir varlığı salt var olduğu için mi yoksa bana benzediği ve yanlız bu bağlantı dolayısıyla seçtiğim için mi sevmeliyim? Bir yandan ezilenlerin koşullarını bayağıca kabul ederken, öte yandan insan-severlik üstüne söylevler çeken ayrıcalı kişilerin iki yüzlülüklerine şaşıyorum doğrusu.

Sonradan çarçabuk ufalanan sert bir mizaca ve patalojik sayılabilir bir ruhsal soyutlanmaya(isolisme) yönelen bu adam,uğradığı, ya da yüklendiği kederler arasında acının yerine konulabilecek bir şeyler aramıştır.

bilincini yitirmiş bir bedende canlı bir geçmişin öyküsünü yaşar.

Eserlerinden biri olan Juliette'de geçen bir olay:

Tek bir arkadaşta garip zevklerini gereğince tadamayan Noirceuil, genç kadınla konuşurken aşka gelir ve hemen dostlarını da çağırır. Şey için yeterli durumda değiliz... hayır, bırak beni...Tutkularım, kızgın camda toplanmış ışınlar gibi, o tek noktaya birikmişler, ocakta bulunan nesneyi yakıp kavuruyorlar.

Sade'de cinsellik biyolojiden çıkmaz: Toplumsal bir olay olarak görünür; hoşlandığı şölenlerin hemen hemen hepsi topluluk halindedir.Yanlız olurlarsa; biri budala bir acıdan, öbürü sarsıntılı bir şehvetten ibaret kalacaklardır.

Güneşe saldırmak, şu evreni ondan yoksun bırakmak, ya da dünyayı tutuşturmak için hükmümüz altına almak... Gerçek suç bu olur işte,asıl suç...

diri diri mezara gömdüler beni.

Çiftleşme tutkusunun bütün öbür tutkulara egemen olduğuna inanıyorum, ama öbür tutkuları bir araya getiren de odur.

Freud'un cinselliğe indirgeyici davranışı: pansexualisme

Besbelli ki cinsel zevklenme sırasında bu zevklenmeye yükseklik kazandıran ögeler daha çok bayağıya, çirkine, iğrence ilişkin ögelerdir. Güzellik kuru ve basit bir şeydir, çirkinlikse olağanüstü, albenili bir şey... Kuşkusuz, bütün ateşli düşler, o kuru, basit şeydense o olağanüstü albenili şeye sığınmak isteyeceklerdir.

Sapışlarımı savurmalarla destekledim; kuşkulanacak hiçbir şeyim yok: Zevklerime karşı çıkabilecek herşeyi içimden söktüm, attım, yok ettim.

Özgürlük çabalarının ilki pişmanlığa karşı kesin bir zafer kazanmak olmalıdır.

Her türlü suçluluk duygusunu boşlamak mı istiyorsunuz, bunun için sorumluluk duvarlarını yıkan bir öğretiye kapılanmalısınız.

Tanrı fikri insanlarda bağışlayamayacağım tek haksızlıktır.İnsan Tanrı'yı seçerken kendini inkar etmiştir. Asıl bağışlanmayacak olan da budur.Sade, hiçbir yüksek güce yer vermez: Sadece yeryüzü vardır. Sade cehenneme ve sonsuza inanmanın kıyıcılık duygularını nice güçlendireceğini bilmez değildir.

Religieuse'ün rahibeleri sadik kötülüklerden hoşlanıyorsa, bu, isteklerini doyurmak yerine önleme davranışından ileri gelmektedir.

Cinsel deneyi karmaşıklık içine sıkışmış ve sevinçsiz olan Rousseau da aşağıdaki sözleri söylemekten kendini alamaz:

''Tatlı şehvet, temiz, canlı ve hiçbir acıyla karışmamış zevk...Bence aşk sevilen nesnenin kusursuzluğunu düşleyerek yanıp yakılabilmektir; bu düş onu erdemin coşkusuna götürecektir; çünkü bu fikir her zaman kusursuz bir kadın fikrine bitişecektir.''

Sade ise şöyle diyor: Cinsel birleşmede kişiyi asıl coşturan şey çirkinlik, nefret ve dehşet ögesidir; bozulmuş nesnenin yeri başka oluyor; bugün bir sürü adam yataklarında yaşlı, çirkin, hatta pis kokulu bir kadının bulunmasını güzel bir tazeye karşı seçmektedirler.

Cinselliği bencillik, kıyıcılık, zorbalık olarak ilk ele alan Sade olmuştur.

Bizi yöneten ilkel davrnaışların etkisinde hareket ederken, taşmaların etkisi altında kalan Nil nehri kadar ya da dalgaların etkisi altında kalan deniz kadar suçlu değiliz.

''Kendi keyfine göre hareket eden bir makinanın buyruğu altındayım'' der Sade.

Ad Hominem(Natüralizm): Karşı tarafın ileri sürdüğü ve kendini bağlayan kanıt.

İnsanı buhara, köpüğe benzetmiştir:

Ateşte ısıtılmış bir sıvı kabından yükselen buharı düşünelim: Bu buhar yaratılmış olmayıp sadece meydana gelmiş bir şeydir; heterojendir; kendini meydana getiren elemanın varlığı o kadar önemli değildir, yabancıdır o elemana. Böylece buharın sıvıya bir şey borçlu olmadığını söyleyebiliriz. Sıvının da buharla bir alıp vereceği yoktur.

düşsel: (chimérique)

''Yasalar yeryüzündeki adaletsizliği arttırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Güçlü güçsüz ayrımı yapmazsak, hepimiz birbirimize benziyoruz'' diyor Sade.

Can yakma cezasız kalsaydı, orospuluk öyle tehlikeli bir iş olurdu ki sevişecek kimse bulamazdık artık. [ bunu kim söylemiş şu anda çıkaramadım,not almışım ama Sade dememiştir heralde, neyse bunu Simone söylemiş olsun:p]

Hüküm giydirdiği nesneyi koruyan ve her türlü zevk şölenine önce ortam hazırlayıp sonra da anlamsızlığını belirtmektedir, duanın sakıncalarını anlatırken de aynı karanlık eğleni havası içindedir; yoksulları iyice umutsuz kılmazsanız her zaman baş kaldırabilirler; onun için en iyisi hepsini yok etmek.

Düşüncesi bu konuda apaçıktır; ya yoksulları ortadan kaldırınız ya da yoksulluğu, ezilmeyi ve adaletsizliği yarım çarelerle sürdürmeyiniz; aşırı vergiyi, soyduğunuz kimselere küçük bir yüzde bırakarak aldığınızı söylemekten vazgeçiniz.

Hareket yoksunluğuna bakın! Ne soğuk! Beni coşturan, kışkırtan bir şey yok. Zevk mi yani o da? Ama tutalım ki tersini yaptınız neler değişecek? Duygularınız gıcıklansa söz gelimi! Bir yerim acısa söz gelimi! Mutluluk yanlız kışkırtıcı şeydedir ve yanlız kışkırtıcı suçtadır.

Erdem sağlasa sağlasa düşsel bir mutluluk sağlayabilir. Gerçek mutluluk duygulardadır; erdemin onlara katacağı hiçbir şey yoktur.

Sade erdemle ayıbın arasındaki bu paralelde kendini daha iyi açıklama olanağı buluyor: Birincisi düşseldir, ikincisi gerçek. Birincisi önyargılara dayanır, ikincisi akla. Söz gelimi birincisini şöyle bir becersem ikincisine pek bir şey olmaz.

Bütün insanlar suçlu olsaydı bizim hayınlığımızın kurbanlarını nerede bulacaktık? Bu halkı, yalanın ve yanlışın egemenliğinden hiç çıkarmamaya bakalım diye konuşturur Esterval'i.

Etna yanardağının eteğinde kimyacı Almani'nin davranışı da öyledir:

Evet dostum,evet,doğadan nefret ediyorum;nefret ettiğimi iyi biliyorum, onun korkunç çizgileriyle eğitildim, kötülüklerini kopya etmekten büyük zevk duydum; yine öyküneceğim ona, ama nefret ederek... Öldürücü ağlarını yanlızlığımızın üzerine germiş, bu ağlarıyla kendi kendisini sarmasına çalışmalıyız... Doğa sadece sonuçları gösteriyor bize, nedenlerini gizliyor. Yani yanlız o sonuçlara öykünmek kalıyor bize; ellerine hançeri yerleştiren nedeni bilmeden o hançeri çekip almayı ve aynı şekilde hareket etmeyi öğreniyoruz sadece.

Bu metin Dolmance'nin ''yüreğimi onların nankörlükleri kuruttu'' sözlerini anlamlı hale getiriyor.

Sade'in kendini kötülüğe adayışının bir kinde, bir umutsuzlukta boy attığını görüyoruz.

Oysa tersine gerçek bir zevk düşkünü en kötü saldırganlıklarını bile uygun ve yerinde şeylermiş gibi görür. Öç alıcı toplumun kendine sunduğu cezaları gönül hoşluğuyla karşılar, idam sehpasına bir onur tacı gözüyle bakar. Düşüne bozulumunun son noktasındaki adam işte böyledir.

kara zevkseverlik

Ya bizi daha mutlu kalacak suçu sevmeliyiz, ya da daha mutsuz olmaktan kurtaracak giyotini.

Bressac şöyle der:

Aziz dostum, suçları soğuk kanlılıkla işlemeye başladığımdan beri çok mutluyum. Kıyıcılık burada, yeni bir görünüm kazanıyor: Bir yanlızlık: Kendi acılarını duyamayan, başkalarınınkine alışmaya çalışan keşiş görünümü.

Ona göre iş duygusallığa kalırsa insan doğanın kölesi olacak ve özer bir özne olma yeteneğini yitirecektir.

Sade'ın hemen hemen bütün suçlu kişileri korkunç ölümlerle ölmüşlerdir; mutsuzluklarını gurura dönüştüren bir erdemdir böylesi ölüm onlar için.

Suçlu bir toplumda suçlu olmak gerekir.

Benim için başkasının varlığı önemli değil, bana hiçbir ödev yükletilemez bu yüzden:

Başkalarının acısını alaya alalım: O acıyla hiçbir ortak noktamız yok ki. Başkalarının başlarına gelenle bizim yaşantımız arasında hiçbir karşılaştırma yapılamaz; başkalarının içine düştüğü en büyük işkenceler kılımızı kıpırdatamaz da kendi uyguladığımız en hafif zevk gıcıklaması dokunur bize.

Sade bilime, yani insanlığa yararlı olmak için kendi öz kızını teşrih masasına yatırmayı düşünen bir oparatörle tanıştırır bizi...


***Devam edecek.Notları kağıttan pc ye aktardığım için biraz sürebilir.

Bardağına sahip çık içiverirler suyunu, görürsün ... :p




Başını Brezilya ve Çin'in çektiği on ülke tatlı su rezervlerinin yüzde 60'ına sahip. Çoğunluğu Afrika ve Orta Doğu'da yer alan otuz kadar ülke ise kronik su kıtlığı çekiyor. Bir Amerikalı günde ortalama 700 litre su harcarken, bir Avrupalı 200, bir Filistinli 70, bir Haitili'yse ancak 20 litre tüketebiliyor. 450 milyondan fazla insan sudan mahrum, çoğunluğu Güney ülkelerinde yaşayan 1.4 milyar kişi temiz suya ulaşamıyor.

Bu sayı 2025'de 5 milyara çıkacak. Uzmanlara göre su yakın gelecekte başka bölgesel çatışma kaynağı olacak. Birleşmiş Milletler (BM) dünyada su yüzünden sorun çıkan 300 "sıcak nokta" tespit etmiş. 269 ırmak ve nehir en az iki ülke tarafından paylaşılıyor.

Sudan, Etyopya ve Mısır bir yandan somut ortak projeler üzerinde çalışırken öte yandan Nil havzasını sahiplenmede çekişiyorlar. Filistinliler İsrail'in işgal altındaki bölgelerindeki yeraltı suyunu kullanmasına itiraz ediyor, İsrail su ihtiyacının üçte ikisini buradan temin ediyor. Türkiye, Suriye ve Irak Dice'yle Fırat havzalarında gerilim yaşıyor. Mekong'un düzene sokulması Hindiçini yarımadasındaki siyasal hasımlar arasında bir işbirliği döneminin başlamasını sağlamış.

Uzaydan bakınca suyla dopdoluymuş gibi masmavi gözüken dünyada su kıtlığı ya da suyun kötü kalitesi, ölüme yol açan etkenler arasında artık ilk sırada. Kalkınma için de büyük bir engel oluşturuyor. Oysa dünyadaki tatlı su miktarı bütün insanların susuzluğunu gidermeye yeter düzeyde. Ancak dağılım son derece eşitsiz.

Pis su, AIDS'ten daha çok can alıyor

Dünyada yaşayan insan başına yılda ortalama 6 bin 600 metreküp su düşüyor. Bu sayı 2025'te 4 bin 800 metreküpe düşecek. 1950'deyse bu potansiyel 17 bin metreküptü. Dünyadaki tatlı suyun yüzde 70'i tarımda, yüzde 20'si endüstride, yüzde, 10'u evlerde kullanılıyor.

Her gün temiz olmayan suların yol açtığı hastalıklardan 30 bin kişi ölüyor. Bu sayının önemli bölümünü küçük çocuklar ve yaşlılar oluşturuyor. Sıhhî tesisattan mahrum insan sayısı 2 milyarı aşıyor. 4 milyar kişinin de bir kanalizasyon şebekesiyle bağlantısı bulunmuyor. Sonuç: Pis su her yıl sıtma, ishal ve dang hastalığından her yıl 5 milyon kişinin ölümüne yol açıyor. Bu sayı AİDS'ten ölenlerden fazla.

Çin ve ABD'de rezervler tükeniyor

Çin'de de, ABD'de de aşırı tüketim yüzünden su rezervleri tükeniyor.

Sonra ne olur su savaşları başlar,kendini süper güç ilan etmiş moloz ülkeler nükleer silahları başında patlatır,alır elindeki bardağı içer suyunu,kalırsın ortalıkta.Böyle sap gibi ortada kalmamak için suyu düzgün kullanmalıyız,ve otla bkla uğraşıcağımıza bunlarla uğraşmalıyız.gün gelip elimizde boş bardaklarla yağmur duasına falan çıkmamak için Allah verdi diyip musluğu sonuna kadar açmamalıyız lklk.Dikkatli olmazsak iyimser-kötümser geyiği bile çeviremeyeceğiz.
-Bu bardak dolu mu boş mu? sorusunun cevabı daima -kör müsün ulan boş işte. olucak.

The Crüe is back... and they're griminer than ever. LIVE ONLINE PERFORMANCE



Motley Crue yeni albümleri Saint Of Los Angeles ile geri döndü ve Amerika turnesine çıktılar. Bu akşamki durakları Las Vegas. Süpriz olansa bu konserin tüm dünyadaki hayranları tarafından internetten ücretsiz izlenebilecek olması.


İzlemek isteyenler için adres: Deeprockdrive.com


dipnot: aradaki saat farkını hesaplamayı unutmayın :)