ellerimi gördüğünde
parmaklarım okşarken bedenini
sen beni hiç sevdin mi?
26 Aralık 2010 Pazar
aslında herkes birer külkedisi
Aslında herkes birer külkedisi... Dışarıya çıktığında, balkabağını araba yapan, tuvaletlerini giyen, baloda prenses olarak gezinen, saat 12'yi vurduğunda evine dönmek zorunda kalan Külkedisi... Çünkü, gerçekte çektikleri eziyeti ve düştükleri kötü durumları kimsenin bilmemesini ancak böyle sağlayabilirler.
Şanslı olanlar, bazen ayakkabılarını düşürür ve birileri o ayakkabının peşinden giderek onlara ulaşır. Gerçekleri görmesine, kendini bulmasına yardımcı olur. Şanssız olanlar ise Külkedisi olarak korkularıyla küllerinin içinde yaşamaya devam ederler.
Bizler ise; Külkedisi olmayı reddedenleriz. Balkabağınıda, prenside, baloyuda kendi gerçekliğimiz haline getirip, saat 12'yi vuracak korkusunu hissetmeden, sabahlara kadar yaşamayı seçenleriz!
Şanslı olanlar, bazen ayakkabılarını düşürür ve birileri o ayakkabının peşinden giderek onlara ulaşır. Gerçekleri görmesine, kendini bulmasına yardımcı olur. Şanssız olanlar ise Külkedisi olarak korkularıyla küllerinin içinde yaşamaya devam ederler.
Bizler ise; Külkedisi olmayı reddedenleriz. Balkabağınıda, prenside, baloyuda kendi gerçekliğimiz haline getirip, saat 12'yi vuracak korkusunu hissetmeden, sabahlara kadar yaşamayı seçenleriz!
12 Aralık 2010 Pazar
18 Kasım 2010 Perşembe
elveda
yalnızlık özgürlük kadar kutsal
kutsal her ne demekse
ölüm kokusu biraz kadınca
terden ıslanmış kadın misali
özgür bir kadınla olmak
yalnız bir ölüyle sevişmeye benzer
güneş düşmanın olur
geceye sığınmaktır kurtuluş
gözbebeklerin küçülüp kaybolduğunda
kötü düşlerin özgür prensesi
gümüş bir mermiye saklanmıştır artık
elveda
sonu gelen her şey için
1998
Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99
kutsal her ne demekse
ölüm kokusu biraz kadınca
terden ıslanmış kadın misali
özgür bir kadınla olmak
yalnız bir ölüyle sevişmeye benzer
güneş düşmanın olur
geceye sığınmaktır kurtuluş
gözbebeklerin küçülüp kaybolduğunda
kötü düşlerin özgür prensesi
gümüş bir mermiye saklanmıştır artık
elveda
sonu gelen her şey için
1998
Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99
Etiketler:
dergilerden alıntılar,
Kitaplardan Alıntılar
soğuk kırmızı
kırmızı kazak soğuğu sever
doğasında vardır bu
nasıl ki şehvet
günah ile koyun koyuna yatar
bu da öyle bir şey
zaman hep kısa
son hep aynıdır
yine de denemekten
alamaz kendini insan
yüklemiştir tüm gereksizliklerini
kırmızı soğuk kazağa
1999
Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99
doğasında vardır bu
nasıl ki şehvet
günah ile koyun koyuna yatar
bu da öyle bir şey
zaman hep kısa
son hep aynıdır
yine de denemekten
alamaz kendini insan
yüklemiştir tüm gereksizliklerini
kırmızı soğuk kazağa
1999
Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99
Etiketler:
dergilerden alıntılar,
Kitaplardan Alıntılar
17 Kasım 2010 Çarşamba
İnsan sevdiğini görmediğinde...
Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
“İnandır beni” diyor, “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.”
Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
“İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi” diyor, “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
Graham Greene, “Zor Tercih” isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
“O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'
Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, “keşke ölseydi” diyordu.
Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
Romandan yapılan filmde, “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
- Düşünsene, Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.
Aşk, bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.
Aynen, ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
Ve birisini öyle sevmek.
Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek, ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
Ama Tanrı’ ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
Ben, Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum, ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
Bir gün biri onlara diyecek ki:
- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.
ahmet altan- kristal denizaltı
Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
“İnandır beni” diyor, “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.”
Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
“İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi” diyor, “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
Graham Greene, “Zor Tercih” isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
“O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'
Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, “keşke ölseydi” diyordu.
Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
Romandan yapılan filmde, “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
- Düşünsene, Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.
Aşk, bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.
Aynen, ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
Ve birisini öyle sevmek.
Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek, ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
Ama Tanrı’ ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
Ben, Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum, ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
Bir gün biri onlara diyecek ki:
- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.
ahmet altan- kristal denizaltı
Kıskanmak ve içimizdeki bıçak
Bıçağı saplayan çıkarsın isteriz.
Kuşkunun yada kaybetme endişesinin hançerini kim içimize sapladıysa, onu oradan çıkarma ve yaramızı iyi etme kudreti de yalnızca ondadır çünkü.
İçimize yerleştiği andan itibaren sivri pençeli bir kuş gibi bizi didikleyen kıskançlığı, insanoğlunun en çözümsüz dertlerinden biri haline getiren de, çareyi o kara kuşu içimize yerleştirip bizi çaresiz bırakanda aramak zorunda kalmamızdır.
O kara kuş sanki boynuna takılı gizli bir iple onu oraya yerleştiren sahibine bağlıdır, o uzaklaştığında kuşun pençeleri dahada keskinleşir, gagası değdiği her yeri dağlayan zehirli bir diken gibidaha derina batar ; sahibine yaklaştıkça vahşeti azalır.
Ve biz acımızı hafifletebilmek için o kara kuşun sahibinin peşinden sürüklenir gideriz. Bütün istediğimiz kuşun sahibine kimsenin dokunmaması, onun kimeye yaklaşmamasıdır. O birinden hoşlandığında veya dokunduğu zaman içimizdeki bıçak kımıldar, kuş canavarlaşır.
Şeytanın yarattığı bir gökkuşağı gibidir kıskançlık. İçinde siyahtan mora doğru her türlü karanlık rengin kıpraştırdığı bir gökkuşağı; sevdiğin tarafından sevilmediğin endişesinin yarattığı keder, istediğine dokunamamanın getirdiği huzursuzluk yalnızlık duygusu, beğenilmediğine inanmanın yarattığı aşağılanma, bir başkasının sana tercih edildiğini düşünmenin getirdiği eziklik ve öfke, alay edilme korkusu, benliğine olan güvenini kaybetme sonucunda kendini değersiz görme, bir başkasının beğenisine muhtaç olduğunu hissetmenin zavallılığı.
Bütün bu karanlık, bu yok edici duygular demirden bir kapak gibi kapanır üstüne.
Kendini tutsak, kıskandığını özgür görürsün.
Sen kımıldayamazken onun her an başka biriyle oynaştığını hayal edersin.
Şüphelerin bilenir.
Hayaller uydurursun.
Belki de kendini çok aşağılanmış bulduğundan, kendinden intikam almak ister gibi, canını en çok yakacak hayalleri yaratırsın zihninde, onun bir başkasıyla nasıl seviştiğini, neler fısıldadığını, neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar canlandırırsın aklında.
İyi haberlere inanmakta güçlük çekersin, kötü haberlere ise inanmaya hemen hazırsındır.
Kıskançlık başladıktan sonra kuşku keskin güçleriyle öyle bir kemirirki içini, içinde herhangi bir şeye inanabilecek sağlam tek bir yapı bile kalmaz, uçurumlarla dolar zihnin, inanmak istediğin, inanmaktan duyacağın her haber, her bakış, her söz, her gülümseme, aynı kuyruklu yıldızlar gibi , bir anlık ışıkla parladıktan sonra o uçurumlara doğru kayıp yok olur.
Ne gariptir, seni sevindiren o gülümseyişi görüp o sözü duyduktan sonra, o bir anlık sevinci yaşayıp da ardından kaybedince kuşkuların eksileceğine dahada artar, o gülümseyişin seni aldatmak için olduğunu düşünürsün, bu sefer kuşkularına düşmanlık karışır.
Ve bir insanın birini hem sevip hem de ona düşmanlık duyması kadar zor bir duygu ikiliği, inanın az bulunur.
Bu hal, bıçağın artık iyice saplandığı, kuşun kanatlarını açarak çılgınca çırpındığı bir andır.
Bıçağı sokanın bile acıyı yatıştırmakta zorlanacağı bir hal. Yine onun peşindesindir, onun yanında olmak, onu görmek, onun bir başkasına dokunmadığından emin olmak istersin ama, ama artık acı sahibinden bile kopmuş, bozulmuş bir ordu gibi denetimden çıkmıştır. Kıskandığın her kıpırdandığında bıçak derine girer kuş canavarlaşır. Acıyı iliklerine kadar hissedersin. Bu acıdan kurulmak için ölmeyi ve öldürmeyi bile düşünürsün. Othello, böyle bir durumdayken karısının değil de düşamanının sözlerine inanır, o iri ve siyah elleriyle okşamaya kıyamadığı o beyaz boynu sıkar.
Shekespeare, bir insanın içinde sevdiğinden kuşkulanmak için ekilecek kötü tohum bekleyen uğursuz bir toprak olduğunu anlatır piyesinde. O tohumun nasıl büyüdüğünü, kıskançlığın her duygudan daha büyük ve daha geniş bir ağaç haline gelip bütün duyguları gölgesiyle örtebileceğini gösterir. Artık her baktığında, eskiden sevgiyi, neşeyi, sevinci gördüğün yerlerde ihaneti ve aşağılanmayı görürsün. Birisini istemenin ağır bir zincir gibi bütün ruhuna dolandığını, seni güçsüzleştirdiğini, seni senden çaldığını hissedersin. Bir yandan zinciri biraz gevşetsin, bıçağını biraz çeksin diye yalvarır, bir yandan da seni yakıştıracak her sözü kıskandıracak bir tuzak gibi görürsün. Çırpınmaya başlarsın. Acıklı ve zavallı bir çırpınıştır bu. Sesin değişir, bakışların değişir, konuşman değişir. Daha önceleri seni güldüren bir şaka şmdi yaralayan bir alay olarak çarpar kulaklarına. Öfkelenirsin, kabalaşırsın; çaresizliğin acıklı çirkinliği yerleşir davranışlarına. Sevilecek yanlarını kaybedersin. Artık iyileşmek bile değildir istediğin, zaten iyileşbileceğine olan inancını da elden kaçırmışsındır, istediğin kıskandığının canını acıtmak, onu cezalandırmak, senin çektiğini onunda çekmesini sağlamaktır. Ama bunu pek başaramassın... Onun ne canını yakmayı başarabilirsin, ne onu güldürmeyi başarabilirsin. Sıkılır ve sıkarsın... Acı dayanılmaz hale geldiğinde, bir gün kendini aniden kurtulmuş, özgürleşmiş, iyileşmiş hissedersin; yalancı bir duygudur bu, sevinçle sarılırsın ama, ama aynı kabuslarda olduğu gibi sarıldığın o sevincin kısa bir sürede ellerinin arasında bir kedere dönüştüğünü farkedersin. Bu kısa sevincin ardından gelen sarsıntı ise büyük bir şaşkınlık yaratır. Ama bu sarsıntı iyileşmenin ilk işaretidir. Altında ezildiğin, seni sen yapan ve ruhsal mimarini ayakta tutan bütün sutunları birer birer kırıp çökerten o acılara, şüphelere, aşağılanmalara daha fazla dayanamayan varlığın, neredeyse senden bağımsız bir şekilde hayvansı bir içgüdüyle kurtulmak için silkinmeye başlamıştır.
Kurtuluş anları daha sık yaşanır olur. Ancak kıskançlıktan ve acıdan kurtulurken sevgidende kurtulduğunu, sevdiğine duyduğun sevginin azaldığını başladığını hissedersin ki, buda başka bir acı yaratır, çünkü insan birini severken onu sevmekten vazgeçme ihtimalini düşünmeye bile tahamül edemez. Üstelik ortada kapanmamış bir hesap vardır. Sen acı çekmişsindir; sevdiğini sevmekten, kıskandığını kıskanmaktan vazgeçtiğinde çektiğin acının intikamındanda vazgeçeceksin demektir. Hayat gariptir, kıskançlık yeni başladığında cılgınca kurtulmak ve sevmekten vazgeçmek istediğinde değil de, kurtulma duygusunun seni üzdüğü, vazgeçmek ihtimalinin seni tedirgin ettiğinde vazgeçmeye başlarsın. Bir macera bitmektedir.
Bir zaman sonra tümüyle kurtulur ve özgürleşirsin. Ama bir vakitler köle olduğunu gösteren o damga vurulmuştur ruhuna. Sapı kırık bir bıçak, ölü bir kuş iskeleti kalır içinde. Bıçağı sokan çıkarır çünkü; o çıkarmadıkça, keskinliğini kaybetmişte olsa o bıcak orada durur. Bazı sabahlar için titreyerek, özleyerek, özlemle ve kederle uaynırsın; o bıçağın ruhuna saplandığı anki ateşi hissedersin içinde ama o ateş yüzünde tuhaf bir gülümseme bırakarak çabuk söner. Bıçağı sokanın çıkarmadığı, kapanmamış bir hesabı taşıdığını hatırlarsın sadece...
ahmet altan - kristal denizaltı
Kuşkunun yada kaybetme endişesinin hançerini kim içimize sapladıysa, onu oradan çıkarma ve yaramızı iyi etme kudreti de yalnızca ondadır çünkü.
İçimize yerleştiği andan itibaren sivri pençeli bir kuş gibi bizi didikleyen kıskançlığı, insanoğlunun en çözümsüz dertlerinden biri haline getiren de, çareyi o kara kuşu içimize yerleştirip bizi çaresiz bırakanda aramak zorunda kalmamızdır.
O kara kuş sanki boynuna takılı gizli bir iple onu oraya yerleştiren sahibine bağlıdır, o uzaklaştığında kuşun pençeleri dahada keskinleşir, gagası değdiği her yeri dağlayan zehirli bir diken gibidaha derina batar ; sahibine yaklaştıkça vahşeti azalır.
Ve biz acımızı hafifletebilmek için o kara kuşun sahibinin peşinden sürüklenir gideriz. Bütün istediğimiz kuşun sahibine kimsenin dokunmaması, onun kimeye yaklaşmamasıdır. O birinden hoşlandığında veya dokunduğu zaman içimizdeki bıçak kımıldar, kuş canavarlaşır.
Şeytanın yarattığı bir gökkuşağı gibidir kıskançlık. İçinde siyahtan mora doğru her türlü karanlık rengin kıpraştırdığı bir gökkuşağı; sevdiğin tarafından sevilmediğin endişesinin yarattığı keder, istediğine dokunamamanın getirdiği huzursuzluk yalnızlık duygusu, beğenilmediğine inanmanın yarattığı aşağılanma, bir başkasının sana tercih edildiğini düşünmenin getirdiği eziklik ve öfke, alay edilme korkusu, benliğine olan güvenini kaybetme sonucunda kendini değersiz görme, bir başkasının beğenisine muhtaç olduğunu hissetmenin zavallılığı.
Bütün bu karanlık, bu yok edici duygular demirden bir kapak gibi kapanır üstüne.
Kendini tutsak, kıskandığını özgür görürsün.
Sen kımıldayamazken onun her an başka biriyle oynaştığını hayal edersin.
Şüphelerin bilenir.
Hayaller uydurursun.
Belki de kendini çok aşağılanmış bulduğundan, kendinden intikam almak ister gibi, canını en çok yakacak hayalleri yaratırsın zihninde, onun bir başkasıyla nasıl seviştiğini, neler fısıldadığını, neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar canlandırırsın aklında.
İyi haberlere inanmakta güçlük çekersin, kötü haberlere ise inanmaya hemen hazırsındır.
Kıskançlık başladıktan sonra kuşku keskin güçleriyle öyle bir kemirirki içini, içinde herhangi bir şeye inanabilecek sağlam tek bir yapı bile kalmaz, uçurumlarla dolar zihnin, inanmak istediğin, inanmaktan duyacağın her haber, her bakış, her söz, her gülümseme, aynı kuyruklu yıldızlar gibi , bir anlık ışıkla parladıktan sonra o uçurumlara doğru kayıp yok olur.
Ne gariptir, seni sevindiren o gülümseyişi görüp o sözü duyduktan sonra, o bir anlık sevinci yaşayıp da ardından kaybedince kuşkuların eksileceğine dahada artar, o gülümseyişin seni aldatmak için olduğunu düşünürsün, bu sefer kuşkularına düşmanlık karışır.
Ve bir insanın birini hem sevip hem de ona düşmanlık duyması kadar zor bir duygu ikiliği, inanın az bulunur.
Bu hal, bıçağın artık iyice saplandığı, kuşun kanatlarını açarak çılgınca çırpındığı bir andır.
Bıçağı sokanın bile acıyı yatıştırmakta zorlanacağı bir hal. Yine onun peşindesindir, onun yanında olmak, onu görmek, onun bir başkasına dokunmadığından emin olmak istersin ama, ama artık acı sahibinden bile kopmuş, bozulmuş bir ordu gibi denetimden çıkmıştır. Kıskandığın her kıpırdandığında bıçak derine girer kuş canavarlaşır. Acıyı iliklerine kadar hissedersin. Bu acıdan kurulmak için ölmeyi ve öldürmeyi bile düşünürsün. Othello, böyle bir durumdayken karısının değil de düşamanının sözlerine inanır, o iri ve siyah elleriyle okşamaya kıyamadığı o beyaz boynu sıkar.
Shekespeare, bir insanın içinde sevdiğinden kuşkulanmak için ekilecek kötü tohum bekleyen uğursuz bir toprak olduğunu anlatır piyesinde. O tohumun nasıl büyüdüğünü, kıskançlığın her duygudan daha büyük ve daha geniş bir ağaç haline gelip bütün duyguları gölgesiyle örtebileceğini gösterir. Artık her baktığında, eskiden sevgiyi, neşeyi, sevinci gördüğün yerlerde ihaneti ve aşağılanmayı görürsün. Birisini istemenin ağır bir zincir gibi bütün ruhuna dolandığını, seni güçsüzleştirdiğini, seni senden çaldığını hissedersin. Bir yandan zinciri biraz gevşetsin, bıçağını biraz çeksin diye yalvarır, bir yandan da seni yakıştıracak her sözü kıskandıracak bir tuzak gibi görürsün. Çırpınmaya başlarsın. Acıklı ve zavallı bir çırpınıştır bu. Sesin değişir, bakışların değişir, konuşman değişir. Daha önceleri seni güldüren bir şaka şmdi yaralayan bir alay olarak çarpar kulaklarına. Öfkelenirsin, kabalaşırsın; çaresizliğin acıklı çirkinliği yerleşir davranışlarına. Sevilecek yanlarını kaybedersin. Artık iyileşmek bile değildir istediğin, zaten iyileşbileceğine olan inancını da elden kaçırmışsındır, istediğin kıskandığının canını acıtmak, onu cezalandırmak, senin çektiğini onunda çekmesini sağlamaktır. Ama bunu pek başaramassın... Onun ne canını yakmayı başarabilirsin, ne onu güldürmeyi başarabilirsin. Sıkılır ve sıkarsın... Acı dayanılmaz hale geldiğinde, bir gün kendini aniden kurtulmuş, özgürleşmiş, iyileşmiş hissedersin; yalancı bir duygudur bu, sevinçle sarılırsın ama, ama aynı kabuslarda olduğu gibi sarıldığın o sevincin kısa bir sürede ellerinin arasında bir kedere dönüştüğünü farkedersin. Bu kısa sevincin ardından gelen sarsıntı ise büyük bir şaşkınlık yaratır. Ama bu sarsıntı iyileşmenin ilk işaretidir. Altında ezildiğin, seni sen yapan ve ruhsal mimarini ayakta tutan bütün sutunları birer birer kırıp çökerten o acılara, şüphelere, aşağılanmalara daha fazla dayanamayan varlığın, neredeyse senden bağımsız bir şekilde hayvansı bir içgüdüyle kurtulmak için silkinmeye başlamıştır.
Kurtuluş anları daha sık yaşanır olur. Ancak kıskançlıktan ve acıdan kurtulurken sevgidende kurtulduğunu, sevdiğine duyduğun sevginin azaldığını başladığını hissedersin ki, buda başka bir acı yaratır, çünkü insan birini severken onu sevmekten vazgeçme ihtimalini düşünmeye bile tahamül edemez. Üstelik ortada kapanmamış bir hesap vardır. Sen acı çekmişsindir; sevdiğini sevmekten, kıskandığını kıskanmaktan vazgeçtiğinde çektiğin acının intikamındanda vazgeçeceksin demektir. Hayat gariptir, kıskançlık yeni başladığında cılgınca kurtulmak ve sevmekten vazgeçmek istediğinde değil de, kurtulma duygusunun seni üzdüğü, vazgeçmek ihtimalinin seni tedirgin ettiğinde vazgeçmeye başlarsın. Bir macera bitmektedir.
Bir zaman sonra tümüyle kurtulur ve özgürleşirsin. Ama bir vakitler köle olduğunu gösteren o damga vurulmuştur ruhuna. Sapı kırık bir bıçak, ölü bir kuş iskeleti kalır içinde. Bıçağı sokan çıkarır çünkü; o çıkarmadıkça, keskinliğini kaybetmişte olsa o bıcak orada durur. Bazı sabahlar için titreyerek, özleyerek, özlemle ve kederle uaynırsın; o bıçağın ruhuna saplandığı anki ateşi hissedersin içinde ama o ateş yüzünde tuhaf bir gülümseme bırakarak çabuk söner. Bıçağı sokanın çıkarmadığı, kapanmamış bir hesabı taşıdığını hatırlarsın sadece...
ahmet altan - kristal denizaltı
10 Kasım 2010 Çarşamba
bak takılmana!
kendini suç-la-ma
suçlamaktan vazgeçsen diyorum
uyan çık artık o kafadan
daha da fazla uzatmadan!
dostum içinden geçenleri
tutmasan diyorum
yüzüme baka baka konuşssana
biraz biraz anlatsana!
haydi haydi haydi takma kafana!
ooooooooo
sallaya sallaya bak takılmana
ooooo
hepsi boşu boşuna
hep boşu boşuna
herşeyi şimdi şu anda silebilsen diyorum
zamana karşı yarışmadan
iyisini kötüsünü ayırmadan
sinirini bozma gelir geçer kırmızı muhabetler
gel atalım her dakikaya
herşey yolunda inan bana!
haydi haydiiii
taaaaaakmaaaaa kafana!
oooooooooooww
sallaya sallaya
hepsi boşu boşuna
hep boşu boşunaaaa!
suçlamaktan vazgeçsen diyorum
uyan çık artık o kafadan
daha da fazla uzatmadan!
dostum içinden geçenleri
tutmasan diyorum
yüzüme baka baka konuşssana
biraz biraz anlatsana!
haydi haydi haydi takma kafana!
ooooooooo
sallaya sallaya bak takılmana
ooooo
hepsi boşu boşuna
hep boşu boşuna
herşeyi şimdi şu anda silebilsen diyorum
zamana karşı yarışmadan
iyisini kötüsünü ayırmadan
sinirini bozma gelir geçer kırmızı muhabetler
gel atalım her dakikaya
herşey yolunda inan bana!
haydi haydiiii
taaaaaakmaaaaa kafana!
oooooooooooww
sallaya sallaya
hepsi boşu boşuna
hep boşu boşunaaaa!
yeter artık kendine gel
dur çok fazla coşma
elimden gelen bu kadar
bekle bekle konuşuruz bir ara
kaldır kolunu havaya
teslim ol pişman olma
ateş etmeden son defa düşün bir daha!
bum bum bum yavaş! yavaş!
sen seni hiç mi sevemiyosun
belki kendine güvenemiyosun
sus soru sorma
cevabın yok tanıyamadın daha
bana öyle bakma kaldıramam
içimden geçeni saklayamam
kısa kısa uzak ara
görüşürüz sonra!
yavaş! yavaş! yavaş!
athena
hoooowwwww
dur çok fazla coşma
elimden gelen bu kadar
bekle bekle konuşuruz bir ara
kaldır kolunu havaya
teslim ol pişman olma
ateş etmeden son defa düşün bir daha!
bum bum bum yavaş! yavaş!
sen seni hiç mi sevemiyosun
belki kendine güvenemiyosun
sus soru sorma
cevabın yok tanıyamadın daha
bana öyle bakma kaldıramam
içimden geçeni saklayamam
kısa kısa uzak ara
görüşürüz sonra!
yavaş! yavaş! yavaş!
athena
hoooowwwww
19 Ekim 2010 Salı
Yumurta Üretiminde Dünyada İlk 10 Ülke Arasına Girebilmeyi Hedefliyoruz
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, “Türkiye'de yılda 14 milyar adet yumurta üretiliyor ve dünya yumurta üretiminde 11. sırada bulunuyoruz. Hedefimiz yumurta üretiminde Türkiye'nin ilk 10 ülke arasında yer almasını sağlamak” dedi.
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, Yumurta Üreticileri Merkez Birliği tarafından organize edilen ''Dünyanın en büyük omleti''(110 bin adet yumurtayla) rekor denemesinin yapıldığı CEPA AVM önündeki etkinliğe katıldı. Burada bir konuşma yapan Bakan Eker, verilen destekler sonucunda yumurta ve beyaz et üretiminin ve ihracatının arttığını söyledi.
Türkiye’nin yılda 14 milyar adet yumurta üretimi dünyada 11. sırada bulunduğunu kaydeden Bakan Eker, “Hedefimiz yumurta üretiminde Türkiye’nin ilk 10 ülke arasında girmesini sağlamak. Türkiye’nin yumurta ihracatı da son 8 yılda 31-32 milyon adetten, 1,2 milyar adete ulaştı. Kişi başına yıllık yumurta tüketimimiz de 175-180 adet düzeyinde gerçekleşiyor ve bunu 200 adete çıkarmayı hedefliyoruz” dedi.
Bakan Eker, yumurtanın ''cüsesine göre çok değerli bir gıda maddesi'' olduğunu belirterek, 50-60 gramlık bir yumurtada insanın ihtiyaç duyduğu her türlü besin maddesinin bulunduğunu kaydetti. Uzun yıllar yumurtaya ''haksızlık yapıldığını'', yararları gözardı edilerek neredeyse zararlı ilan edildiğini belirten Bakan Eker, ''Nihayet yapılan araştırmalar sonunda tıp doktorları yumurtanın itibarını iade etti. Kalp hastaları için zararlı değil yararlı olduğu ortaya çıktı” dedi.
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, Yumurta Üreticileri Merkez Birliği tarafından organize edilen ''Dünyanın en büyük omleti''(110 bin adet yumurtayla) rekor denemesinin yapıldığı CEPA AVM önündeki etkinliğe katıldı. Burada bir konuşma yapan Bakan Eker, verilen destekler sonucunda yumurta ve beyaz et üretiminin ve ihracatının arttığını söyledi.
Türkiye’nin yılda 14 milyar adet yumurta üretimi dünyada 11. sırada bulunduğunu kaydeden Bakan Eker, “Hedefimiz yumurta üretiminde Türkiye’nin ilk 10 ülke arasında girmesini sağlamak. Türkiye’nin yumurta ihracatı da son 8 yılda 31-32 milyon adetten, 1,2 milyar adete ulaştı. Kişi başına yıllık yumurta tüketimimiz de 175-180 adet düzeyinde gerçekleşiyor ve bunu 200 adete çıkarmayı hedefliyoruz” dedi.
Bakan Eker, yumurtanın ''cüsesine göre çok değerli bir gıda maddesi'' olduğunu belirterek, 50-60 gramlık bir yumurtada insanın ihtiyaç duyduğu her türlü besin maddesinin bulunduğunu kaydetti. Uzun yıllar yumurtaya ''haksızlık yapıldığını'', yararları gözardı edilerek neredeyse zararlı ilan edildiğini belirten Bakan Eker, ''Nihayet yapılan araştırmalar sonunda tıp doktorları yumurtanın itibarını iade etti. Kalp hastaları için zararlı değil yararlı olduğu ortaya çıktı” dedi.
Türkiye'de büyükbaş hayvan sayısında bir azalma yok
Türkiye'de 11 milyon büyükbaş hayvan varlığı var, bu 2002'ye göre yaklaşık yüzde 10'luk artışı ifade ediyor. Bir azalma yok. Küçükbaş hayvan sayısında bir miktar azalma var. Bunun sebebi de Türkiye'deki iç göç, hayat tarzındaki değişiklik. Hükümet olarak daha profesyonel bir küçükbaş hayvancılığın yapılmasıyla ilgili tedbirler aldık, projeler başlattık. Bu projeler şu anda yavaş yavaş devreye girdi. 1 Ağustos tarihinde faizsiz kredi kararnamesi çıkardık, hayvancılıkla ilgili. 2 gün öncesi itibariyle tam tamına 1 milyar kredi kullandırıldı, faizsiz kredi. Bunu Türkiye'de hayvancılık yapan 13 bin 500 farklı kişi kullandı.
kurban bayramında et fiyatları
Kurban Bayramı'nda her yıl 500 bin civarında büyükbaş, 2 milyon küçükbaş hayvan kesiliyor. Bu kadar hayvanın kesildiği yerde fiyatlar yükselmez, düşer.
tarım ve köy işleri bakanı : mehdi eker
tarım ve köy işleri bakanı : mehdi eker
ekmek zammı, süt ithalatı
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, ekmek maliyeti içerisinde buğdayın payının sadece yüzde 21 olduğunu belirterek, “Ekmek zammı konusunda bakanlıktan bir onay, görüş alınmış değil” dedi.
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, katıldığı “Tarım ve İnsan” konulu 2. Ulusal Fotoğraf Sergisi’nin açılışında, basın mensuplarının, ekmek zammı, kurbanlık ve et ithalatı konusundaki sorularını yanıtladı. Ekmeğin serbest piyasada fiyatı belirlenen bir ürün olduğunu, fiyat belirlenmesinin bakanlıkla alakası olmadığını dile getiren Bakan Eker, şöyle konuştu:
“Ekmek zammı konusunda bakanlıktan herhangi bir görüş, onay alınmış değil. Ekmek maliyeti içerisinde buğdayın payı sadece yüzde 21, yani 5'te bir oranındadır. Ekmek fiyatının açıklanması bakanlıkla ilgili değildir. Bizimle ilgili kısmı piyasada buğday var mı, var. Un var mı, var. 2008 Haziran ayında bir ton ekmeklik buğday ortalama 555 lira iken, bugün 660 lira, 12 Ekim tarihi itibariyle. Ortalama Anadolu kırmızı sert ekmeklik buğdayın fiyatı. Ekmeğin tamamı da o üründen yapılmıyor. Buna baktığınızda buğdayda 2 yıl içerisindeki artış yüzde 17-18'e geliyor. 5'te biri bunun ekmek maliyetine etki ediyor, bu da ortalama yüzde 4. Keşke, Fırıncılar Federasyonu o kararı açıklarken, bunun hangi maliyet unsurlarından kaynaklandığını da net olarak kamuoyuna bildirseydi. Vatandaşlar haklı olarak ekmek zammının buğday, un maliyetindeki artıştan kaynaklandığını düşünüyor. Ancak durum böyle değil.”
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, kurbanlık ve et ithalatı konusunda ise şunları söyledi:
“Süt İthalatı Yapıldığı Doğru Değil”
Sütle ilgili piyasada yanlış bilgiler var, yanlış şeyler söyleniyor. Süt ithal edildiği doğru değil. Yapılan şey şu, DİR (dahilde işleme rejimi) kapsamında AB ülkelerine ihraç etmek kaydıyla alıyoruz. Diyor ki 2 bin 500 ton süt tozunu benden alın. Bunun ürünü de bana satın. Yani AB ülkelerine o ürünü satmamız için hammaddeyi, 2 bin 500 ton oradan alıyoruz. Bu DİR kapsamında yapılan bir çalışma, piyasayla ilişkili bir durum değil. Bunun karşılık geldiği sütün tamamı 25 bin ton. Gerek bazı politikacılar, gerek bazı dernek ve meslek kuruluşlarının, 'artık Türkiye süt de ithal ediyor’ ifadesi doğru bir ifade değil. İçerdeki süt fiyatlarına zarar verecek bir uygulama da yapmadık, yapmıyoruz, yapmayacağız.
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, katıldığı “Tarım ve İnsan” konulu 2. Ulusal Fotoğraf Sergisi’nin açılışında, basın mensuplarının, ekmek zammı, kurbanlık ve et ithalatı konusundaki sorularını yanıtladı. Ekmeğin serbest piyasada fiyatı belirlenen bir ürün olduğunu, fiyat belirlenmesinin bakanlıkla alakası olmadığını dile getiren Bakan Eker, şöyle konuştu:
“Ekmek zammı konusunda bakanlıktan herhangi bir görüş, onay alınmış değil. Ekmek maliyeti içerisinde buğdayın payı sadece yüzde 21, yani 5'te bir oranındadır. Ekmek fiyatının açıklanması bakanlıkla ilgili değildir. Bizimle ilgili kısmı piyasada buğday var mı, var. Un var mı, var. 2008 Haziran ayında bir ton ekmeklik buğday ortalama 555 lira iken, bugün 660 lira, 12 Ekim tarihi itibariyle. Ortalama Anadolu kırmızı sert ekmeklik buğdayın fiyatı. Ekmeğin tamamı da o üründen yapılmıyor. Buna baktığınızda buğdayda 2 yıl içerisindeki artış yüzde 17-18'e geliyor. 5'te biri bunun ekmek maliyetine etki ediyor, bu da ortalama yüzde 4. Keşke, Fırıncılar Federasyonu o kararı açıklarken, bunun hangi maliyet unsurlarından kaynaklandığını da net olarak kamuoyuna bildirseydi. Vatandaşlar haklı olarak ekmek zammının buğday, un maliyetindeki artıştan kaynaklandığını düşünüyor. Ancak durum böyle değil.”
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, kurbanlık ve et ithalatı konusunda ise şunları söyledi:
“Süt İthalatı Yapıldığı Doğru Değil”
Sütle ilgili piyasada yanlış bilgiler var, yanlış şeyler söyleniyor. Süt ithal edildiği doğru değil. Yapılan şey şu, DİR (dahilde işleme rejimi) kapsamında AB ülkelerine ihraç etmek kaydıyla alıyoruz. Diyor ki 2 bin 500 ton süt tozunu benden alın. Bunun ürünü de bana satın. Yani AB ülkelerine o ürünü satmamız için hammaddeyi, 2 bin 500 ton oradan alıyoruz. Bu DİR kapsamında yapılan bir çalışma, piyasayla ilişkili bir durum değil. Bunun karşılık geldiği sütün tamamı 25 bin ton. Gerek bazı politikacılar, gerek bazı dernek ve meslek kuruluşlarının, 'artık Türkiye süt de ithal ediyor’ ifadesi doğru bir ifade değil. İçerdeki süt fiyatlarına zarar verecek bir uygulama da yapmadık, yapmıyoruz, yapmayacağız.
3 Ekim 2010 Pazar
8 Şubat 2010 Pazartesi
bitti, ışığı yak
sorma kendine: "bu gece belki?"
sorma. hiçbir gece
senin icin hep iki ayrı kapi olacak
biri gündüzden umuda kapıldığın
ötekisi, çok geç saat döndüğün
o karanlık, demir perdelerden
ayırt edilmez ahşap
aksam dönenip duran yarasa
geri dön
bitti. ışığı yak. indirir indirmez
demir kepengi yak ışığı
buzlu camında bir başına titreşir
ateşten lamba. hep aynı ıssızlık
geceyi kefen sarıyor aşk
selim ileri
sorma. hiçbir gece
senin icin hep iki ayrı kapi olacak
biri gündüzden umuda kapıldığın
ötekisi, çok geç saat döndüğün
o karanlık, demir perdelerden
ayırt edilmez ahşap
aksam dönenip duran yarasa
geri dön
bitti. ışığı yak. indirir indirmez
demir kepengi yak ışığı
buzlu camında bir başına titreşir
ateşten lamba. hep aynı ıssızlık
geceyi kefen sarıyor aşk
selim ileri
28 Ocak 2010 Perşembe
17 Ocak 2010 Pazar
11 Ocak 2010 Pazartesi
7 Ocak 2010 Perşembe
aklını oynatıyor zurnasıyla bir çingene
Aklını oynatıyor zurnasıyla bir çingene
-Bana ne, bana ne?
-Hangi kimsin sen ulan ibne?
Aklını
Oynatıyor
Zurnasıyla
Bir çingene
C.Yücel
- Garcia Lorca'ya Grasiya- şiirinden
Rengarenk kitabından
-Bana ne, bana ne?
-Hangi kimsin sen ulan ibne?
Aklını
Oynatıyor
Zurnasıyla
Bir çingene
C.Yücel
- Garcia Lorca'ya Grasiya- şiirinden
Rengarenk kitabından
sadece bu
İğrençliğe de varız biz!
Yatalım leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
Bir kumru kumruyu tamamlasın
Bir yılan, bir fare sadece deliği kapasın bu
Sadece bu.
Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
Yeniden yeniden yeniden...
Edip Cansever - Umutsuzlar Parkı'ndan
Yatalım leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
Bir kumru kumruyu tamamlasın
Bir yılan, bir fare sadece deliği kapasın bu
Sadece bu.
Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
Yeniden yeniden yeniden...
Edip Cansever - Umutsuzlar Parkı'ndan
ne o kedi, ne o gözler
Hamamın gözlerinden aşağı bakıyordum. Hamamlar bana yasaktı. Sen yoktun. Kimse yoktu. Ne o kedi, ne o gözler, ne ben. Ben kendimi nerede kaybettim de, şimdi bu rüyada uyanıyorum? Hem ben bu kimsesiz rüyada ne arıyorum?...
gece elbisesi
- Çıplak mısın?
- Üzerimde geceden başka bir şey yok!
-Demek gecenin elbisesi üzerinde.
-Evet
-Çıkar onu..
-Gel sen çıkar
-Çıkarırsam ışık olur
-Olsun
-Olursa bedenim kalmaz geriye.
-O zaman gece elbisesiyle gel..
- Üzerimde geceden başka bir şey yok!
-Demek gecenin elbisesi üzerinde.
-Evet
-Çıkar onu..
-Gel sen çıkar
-Çıkarırsam ışık olur
-Olsun
-Olursa bedenim kalmaz geriye.
-O zaman gece elbisesiyle gel..
''AİLEMİZ'' başlıklı okul ödevi
Biz büyük bir aileyiz. Yüzlerce halam vardır. Hepsi aynı elbiseyi giyer. Sesleri mutfakta tenekeden çıkar. Dedem uzakta bir cindir. Evin içinde gezer. ama her zaman çıkmaz ortaya. Bende ıslak düşler görürüm. Kuyumuzun suyundan galiba. Annem 'Yurtdaşlık Bilgisi' kitabında bir resimdir. Babam bir meslektir. Davavekilidir. Evde hiç babaanne yoktur. Hepsi mezarlıkta oturur. Ailemiz saklanbaçtır.
kuyu cini
Seninle konuşmaya geldim Ey Kuyu Cini!
Kimse konuşmuyor benimle.
Herkes, kendiyle kendi içiyle konuşuyor.
Yalnızım, küsüm, herkese küsüm.
Hastayım.
Konuş benimle!
Kimse konuşmuyor benimle.
Herkes, kendiyle kendi içiyle konuşuyor.
Yalnızım, küsüm, herkese küsüm.
Hastayım.
Konuş benimle!
22 Aralık 2009 Salı
18 Aralık 2009 Cuma
yalnız bir opera
ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.
ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
başlangıçta doğruydu belki.
sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin.
yaz başıydı gittiğinde, ardından,
senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
kimsesiz bir yazdı. yoktun. kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.
yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
seni bir şiire düşündükçe
kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.
Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.
Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
Ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak....
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.
Dışarda hayat düşmandır size
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
Kulak verdiğiniz saat tiktakları
Kaplar tekin olmayan göğümüzü
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
Bakınıp dururken duvarlara
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
Kendimizi hazırlar gibi.
Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
Göremeseniz de, bilirsiniz
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.
Bana zamandan söz ediyorlar
Gelip size zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onalar da bilirler.
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
Zaman alır.
Zaman alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
çöker.
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.
Gün gelir bir gün
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
O eski ağrı
Ansızın geri teper.
Dilerim geri teper.
Yoksa gerçekten bitmissinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi
kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır
Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Günlerin dökümünü yap
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
Kim bilebilir ikimizden başka?
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Solgun yollardan geçtim.
Bakışımlı mevsimlerden
İkindi yağmurlarını bekleyen
Yaz sonu hüzünlerinden
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
Geçti her cağın bitki örtüsünden
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
Bakarken dünyaya
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
Çicek adlarını ezberlemekten geldim
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
Unuttuklarını hatırlamaktan
Uzun uzak yolları tarif etmekten
Haydutluktan ve melankoliden
Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Yaram vardı, bir de sözcükler
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
Sayfalar ve günler
Işık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
Karardı dizeler.
Aşk...Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum:
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:
Eksiliyorduk
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
Yani çoğalarak
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
Ağır ve acı tanıklıklardan
Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
Ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri...
panayır yerleri...
Ölü kelebekler...
Ölü kelebekler...
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
Acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
İpek yollarında kuzey yıldızı
Aşkın kuzey yıldızı
Sanırsın durduğun yerde
Ya da yol üstündedir
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
Yaşamsa yerli yerinde
Yerli yerinde her şey
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
Şimdi her şey yeniden
Yüreğim, o eski aşk kalesi
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.
Murathan Mungan
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.
ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
başlangıçta doğruydu belki.
sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin.
yaz başıydı gittiğinde, ardından,
senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
kimsesiz bir yazdı. yoktun. kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.
yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
seni bir şiire düşündükçe
kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.
Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.
Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
Ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak....
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.
Dışarda hayat düşmandır size
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
Kulak verdiğiniz saat tiktakları
Kaplar tekin olmayan göğümüzü
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
Bakınıp dururken duvarlara
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
Kendimizi hazırlar gibi.
Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
Göremeseniz de, bilirsiniz
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.
Bana zamandan söz ediyorlar
Gelip size zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onalar da bilirler.
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
Zaman alır.
Zaman alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
çöker.
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.
Gün gelir bir gün
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
O eski ağrı
Ansızın geri teper.
Dilerim geri teper.
Yoksa gerçekten bitmissinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi
kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır
Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Günlerin dökümünü yap
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
Kim bilebilir ikimizden başka?
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Solgun yollardan geçtim.
Bakışımlı mevsimlerden
İkindi yağmurlarını bekleyen
Yaz sonu hüzünlerinden
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
Geçti her cağın bitki örtüsünden
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
Bakarken dünyaya
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
Çicek adlarını ezberlemekten geldim
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
Unuttuklarını hatırlamaktan
Uzun uzak yolları tarif etmekten
Haydutluktan ve melankoliden
Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Yaram vardı, bir de sözcükler
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
Sayfalar ve günler
Işık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
Karardı dizeler.
Aşk...Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum:
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:
Eksiliyorduk
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
Yani çoğalarak
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
Ağır ve acı tanıklıklardan
Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
Ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri...
panayır yerleri...
Ölü kelebekler...
Ölü kelebekler...
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
Acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
İpek yollarında kuzey yıldızı
Aşkın kuzey yıldızı
Sanırsın durduğun yerde
Ya da yol üstündedir
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
Yaşamsa yerli yerinde
Yerli yerinde her şey
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
Şimdi her şey yeniden
Yüreğim, o eski aşk kalesi
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.
Murathan Mungan
DAĞDA ÜÇ BEŞ KOYUN SÜRÜSÜ
TUTTURMUŞ BİR KÜRDİSTAN TÜRKÜSÜ
ELİNE ALMIŞ BAYRAK DİYE BİR MASA ÖRTÜSÜ
SATSAN BEŞ PARA ETMEZ NE DİRİSİ NE DE ÖLÜSÜ
SOYU SOYSUZ OLAN SENSİN TOPRAK SENİN NEYİNE
İTE İTLİK YAPIP KAFA TUTMA BEYİNE
ANLASA DEDİĞİMİ SOKAKTAKİ KÖPEK AĞLAR HALİNE
DUY ULAN SOYSUZ
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE !..
TUTTURMUŞ BİR KÜRDİSTAN TÜRKÜSÜ
ELİNE ALMIŞ BAYRAK DİYE BİR MASA ÖRTÜSÜ
SATSAN BEŞ PARA ETMEZ NE DİRİSİ NE DE ÖLÜSÜ
SOYU SOYSUZ OLAN SENSİN TOPRAK SENİN NEYİNE
İTE İTLİK YAPIP KAFA TUTMA BEYİNE
ANLASA DEDİĞİMİ SOKAKTAKİ KÖPEK AĞLAR HALİNE
DUY ULAN SOYSUZ
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE !..
Hollanda’nın Başkenti Amsterdam’da her gün, “Çorba Otobüsü” adı verilen bir otobüs günde beş tur atmakta, Amsterdam sokaklarında gördüğü evsizlere yiyecek, giyecek, battaniye ve ilaç dağıtmaktadır. AB’nin kurucu üyelerinden olan Hollanda’nın Başkentinde bu onur kırıcı acı manzara yaşanırken...
İlk flörtünün "Dancing" kapısında onu yüzüstü bırakarak başka bir kızla çıktığı zamanlardandı yüzündeki bağışlamasız hüzün. Uzak bakışlarındaki derin küskünlük, meydan okuyan bir umarsızlığa dönüşmüştü zamanla.
Her acıyı ciklet çiğneyerek karşılayan ve bir omuz silkmesiyle geçiştiren kızlardan biri olmuştu sonunda.
Başka türlü ayakta ve hayatta kalınamayacağını öğrenmişti çünkü.
murathan mungan - üç aynalı kırk oda 'dan
Her acıyı ciklet çiğneyerek karşılayan ve bir omuz silkmesiyle geçiştiren kızlardan biri olmuştu sonunda.
Başka türlü ayakta ve hayatta kalınamayacağını öğrenmişti çünkü.
murathan mungan - üç aynalı kırk oda 'dan
15 Aralık 2009 Salı
tıkılıp kalmak herşeye
kaçış isteğidir,
beni, kaleme kağıda çeken
tıkılıp kaldığım bir arzudur isyanlarım.
her adımda ilerledim sandığım,
oysa hayaldir.
kabuslarıma kısmet olmayan kötülükteki,
zihnimden avuntu sesleridir nefes alışlarım.
kalbime saplanan hayat parçalarını söküşümden
fışkıran geçmişler artık duyduğum sözler.
tıkılıp kaldığım bir isyandır bağırışlarım.
insanlara bakıp bulduğum tümdengelimler,
boş sokaklara uğurlanan,
çıkmaz gelecekler eşliğinde yolculardır.
bir içimlik ruhu kalan acizler.
inanılan tek şey vardır;
batıldır o gerçek.
saklambaç oynanır bütün semtlerinde akılların.
tıkılıp kaldığım bir bağırıştır küfürlerim.
bir kurtuluş uğruna saçılan aşağılıklar üstünde
sallanarak gezinen mutlu küçümseyiciler yaşayanlar;
gülüşlerinden tükürüklerini hissettiklerim yanağımda.
gecenin dibinden çığrışları sömürülen,
köşeye sikilip atılmış bir kız parçası.
tıkılıp kaldığım bir küfürdür yalvarışlarım.
tanrı inancımı inançlarıyla matlaştıran insanlar
kendi yalan senetlerinin müsvedde nüshalarıdır.
hiçbiri okumamış ama,
kutsal kitaplardan kalma, boktan müsveddeler hepsi.
aptallığın timsali Adem oğlunun.
bi’ yoğun sevgi.
bi’ yoğun sevgi sevgidir yıldızların göğe akıttığı.
benim titrek hayatlardan aldığım,
sınır tanımaz bir hiçtir.
benim senin için bizlediğim,
bir avuç sonsuzdur…
tıkılıp kaldığım bir yalvarıştır dualarım.
hayalet bedenler dünyada beslenenler.
asıl olan benim!
benim ağaçlarım onların havasını temizliyor;
onların bacaları havamı kirletiyor.
ah, şu yalanlarım.
tüm kaygımla şüphelendiğim zehirli solucanlarım.
tıkılıp kaldığım bir duadır sevgilerim.
katıksız üretilen bol hormonlu bir meyve tüm aşklarım.
tanrı’dan onaysız karanlık acılar yaşadıklarım;
yaşıyor olduğum...
yaşamayacak olduğum…
şu yaşlar var ya gözlerimden dökülen,
sıçarlar ağzına insanın, bin bir ağırlık koyarlar tepene, ve hüzün;
diğerlerine neşe.
alınamaz bu aşkın tarifi, ne de tedavisi, doğa parçalarından.
tıkılıp kaldığım bir sevgidir tanrılarım.
yataylamasına yoğunca ve dikeylemesine derince.
tıkılıp kaldığım bir Tanrı’dır tanrılarım.
beni, kaleme kağıda çeken
tıkılıp kaldığım bir arzudur isyanlarım.
her adımda ilerledim sandığım,
oysa hayaldir.
kabuslarıma kısmet olmayan kötülükteki,
zihnimden avuntu sesleridir nefes alışlarım.
kalbime saplanan hayat parçalarını söküşümden
fışkıran geçmişler artık duyduğum sözler.
tıkılıp kaldığım bir isyandır bağırışlarım.
insanlara bakıp bulduğum tümdengelimler,
boş sokaklara uğurlanan,
çıkmaz gelecekler eşliğinde yolculardır.
bir içimlik ruhu kalan acizler.
inanılan tek şey vardır;
batıldır o gerçek.
saklambaç oynanır bütün semtlerinde akılların.
tıkılıp kaldığım bir bağırıştır küfürlerim.
bir kurtuluş uğruna saçılan aşağılıklar üstünde
sallanarak gezinen mutlu küçümseyiciler yaşayanlar;
gülüşlerinden tükürüklerini hissettiklerim yanağımda.
gecenin dibinden çığrışları sömürülen,
köşeye sikilip atılmış bir kız parçası.
tıkılıp kaldığım bir küfürdür yalvarışlarım.
tanrı inancımı inançlarıyla matlaştıran insanlar
kendi yalan senetlerinin müsvedde nüshalarıdır.
hiçbiri okumamış ama,
kutsal kitaplardan kalma, boktan müsveddeler hepsi.
aptallığın timsali Adem oğlunun.
bi’ yoğun sevgi.
bi’ yoğun sevgi sevgidir yıldızların göğe akıttığı.
benim titrek hayatlardan aldığım,
sınır tanımaz bir hiçtir.
benim senin için bizlediğim,
bir avuç sonsuzdur…
tıkılıp kaldığım bir yalvarıştır dualarım.
hayalet bedenler dünyada beslenenler.
asıl olan benim!
benim ağaçlarım onların havasını temizliyor;
onların bacaları havamı kirletiyor.
ah, şu yalanlarım.
tüm kaygımla şüphelendiğim zehirli solucanlarım.
tıkılıp kaldığım bir duadır sevgilerim.
katıksız üretilen bol hormonlu bir meyve tüm aşklarım.
tanrı’dan onaysız karanlık acılar yaşadıklarım;
yaşıyor olduğum...
yaşamayacak olduğum…
şu yaşlar var ya gözlerimden dökülen,
sıçarlar ağzına insanın, bin bir ağırlık koyarlar tepene, ve hüzün;
diğerlerine neşe.
alınamaz bu aşkın tarifi, ne de tedavisi, doğa parçalarından.
tıkılıp kaldığım bir sevgidir tanrılarım.
yataylamasına yoğunca ve dikeylemesine derince.
tıkılıp kaldığım bir Tanrı’dır tanrılarım.
14 Aralık 2009 Pazartesi
Bir kadın, bir erkek...
Nice aşk yitirdim ben.
Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle agulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip, gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkarıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklarında, boyunlarında, adanmış topraklarda dolaşan sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onla yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.
Kızıl bir kor gibi örslerine bıraktığım ruhumu bazen sert darbelerle, bazen yumuşak dokunuşlarla şekillendiren, benden bir başka ben yaratan, onun herşeyi, babası, oğlu, kardeşi, kocası, sevgilisi olduğum, onu herşeyim yaptığım, varlığıyla herşeyin tadını, kokusunu, görüntüsünü değiştiren, sıradan bir çok davranışı, olağanüstü maceralara dönüştürüp, olağanüstü maceraları olağanlaştıran kadınlar.
Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.
Kendi hayatını hayatından çıkartmayı, kendi tanrıçanın mabedinden uzaklaşmayı, bir kadını öldürüp kendi cinayetinle ölmeyi biliyorum.
Niye öldürdüm onları?
Onlar beni niye öldürdüler?
Neden hayatlarımıza, içlerinde yaralı bir ölü taşıyan yabancılar olarak devam etmek zorunda kaldık?
Onları benden, beni onlardan alan neydi?
İki yabancıdan, hengisinin nerede bitip hangisinin nerede başladığı anlaşılamayan tek bir varlık yaratıp, tek bir varlığı parçalayıp ondan iki kederli yabancı çıkartan korkunç büyünün büyücüsü kimdi?
ahmet altan - içimizde bir yer
Nice aşk yitirdim ben.
Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle agulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip, gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkarıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklarında, boyunlarında, adanmış topraklarda dolaşan sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onla yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.
Kızıl bir kor gibi örslerine bıraktığım ruhumu bazen sert darbelerle, bazen yumuşak dokunuşlarla şekillendiren, benden bir başka ben yaratan, onun herşeyi, babası, oğlu, kardeşi, kocası, sevgilisi olduğum, onu herşeyim yaptığım, varlığıyla herşeyin tadını, kokusunu, görüntüsünü değiştiren, sıradan bir çok davranışı, olağanüstü maceralara dönüştürüp, olağanüstü maceraları olağanlaştıran kadınlar.
Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.
Kendi hayatını hayatından çıkartmayı, kendi tanrıçanın mabedinden uzaklaşmayı, bir kadını öldürüp kendi cinayetinle ölmeyi biliyorum.
Niye öldürdüm onları?
Onlar beni niye öldürdüler?
Neden hayatlarımıza, içlerinde yaralı bir ölü taşıyan yabancılar olarak devam etmek zorunda kaldık?
Onları benden, beni onlardan alan neydi?
İki yabancıdan, hengisinin nerede bitip hangisinin nerede başladığı anlaşılamayan tek bir varlık yaratıp, tek bir varlığı parçalayıp ondan iki kederli yabancı çıkartan korkunç büyünün büyücüsü kimdi?
ahmet altan - içimizde bir yer
13 Aralık 2009 Pazar
almost blue
neredeyse hüzünlü,
gözlerimi kapattıgimda hala seninle birlikteymişiz gibi,
yanımda biri var, neredeyse sen,
hemen hemen,
onun da gözlerinde, gözlerinin bir zamanlar verdiği sözler,
seninse ağlamaktan kızarmış gözlerin.
neredeyse hüzünlü,
felaketle sevişir oldum ben,
ismim, budalaya çıktı sonunda,
neredeyse hüzünlü,
neredeyse dokunaklı,
hep incitecek gibi,
ama bir yanım var ki hep gerçek,
daima.
seninse ağlamaktan kızarmış gözlerin.
neredeyse hüzünlü,
felaketle sevişir oldum ben,
ismim, budalaya çıktı sonunda,
neredeyse hüzünlü,
neredeyse dokunaklı,
hep incitecek gibi,
ama bir yanım var ki hep gerçek,
daima.
bütün iyi şeyler* tükenmez,
sadece seçtiğimiz birkaç tanesi bitiverir.
başka mutsuz sevgililer de gördüm,
neredeyse sen,
neredeyse ben,
neredeyse hüzünlü.
gözlerimi kapattıgimda hala seninle birlikteymişiz gibi,
yanımda biri var, neredeyse sen,
hemen hemen,
onun da gözlerinde, gözlerinin bir zamanlar verdiği sözler,
seninse ağlamaktan kızarmış gözlerin.
neredeyse hüzünlü,
felaketle sevişir oldum ben,
ismim, budalaya çıktı sonunda,
neredeyse hüzünlü,
neredeyse dokunaklı,
hep incitecek gibi,
ama bir yanım var ki hep gerçek,
daima.
seninse ağlamaktan kızarmış gözlerin.
neredeyse hüzünlü,
felaketle sevişir oldum ben,
ismim, budalaya çıktı sonunda,
neredeyse hüzünlü,
neredeyse dokunaklı,
hep incitecek gibi,
ama bir yanım var ki hep gerçek,
daima.
bütün iyi şeyler* tükenmez,
sadece seçtiğimiz birkaç tanesi bitiverir.
başka mutsuz sevgililer de gördüm,
neredeyse sen,
neredeyse ben,
neredeyse hüzünlü.
mezar bulanığı
dudaklar bedenimde kaybolan çığlıklar artık...
ve temas eden uzuvlar bedenimde nedenli varolan acılar artık...
bedenime...
boş sallanan kollara uyumlu,
gidecek yeri olmayan ayaklar varlar.
gözlerini eriten binbir sorunlu,
akacak yeri olmayan sular varlar.
iki giriş ve tek çıkışlı yürek hücresinde
iki adım yerde, tek yerini bulamayan bulanık artık o.
ne olur göründüğü gibi; ne görünür olduğu gibi ve
iki giriş tek çıkışlı mezarlara layıktır o.
bulutun içine kazara dalıpta boğulan bir kuşa benzer,
kuşa benzer, bilinç yoksunu doğumlardan gelen şanssız gelin damatlar hep.
gelin ve damatlar hep, evcilik oynayadururlar ihanet eşiğinde,
ihanet eşiğinde, yüzü gizlenmiş bir hesapçıdır duran.
ve temas eden uzuvlar bedenimde nedenli varolan acılar artık...
bedenime...
boş sallanan kollara uyumlu,
gidecek yeri olmayan ayaklar varlar.
gözlerini eriten binbir sorunlu,
akacak yeri olmayan sular varlar.
iki giriş ve tek çıkışlı yürek hücresinde
iki adım yerde, tek yerini bulamayan bulanık artık o.
ne olur göründüğü gibi; ne görünür olduğu gibi ve
iki giriş tek çıkışlı mezarlara layıktır o.
bulutun içine kazara dalıpta boğulan bir kuşa benzer,
kuşa benzer, bilinç yoksunu doğumlardan gelen şanssız gelin damatlar hep.
gelin ve damatlar hep, evcilik oynayadururlar ihanet eşiğinde,
ihanet eşiğinde, yüzü gizlenmiş bir hesapçıdır duran.
Deizm
Tüm dinleri reddeden ancak tanrının varlığına inanan inanç şeklidir. Dinler rededildiği için peygamberler, kutsal kitaplar, cennet ve cehennem, melek, şeytan gibi kavramların hiçbirinin deizm inancında yeri yoktur. Sadece evreni ve doğa kanunlarını koyan, bunun ardından evrene ve insanlığa hiç bir müdahalesi olmayan tanrıya inanılır. Bu tek inancın kaynağı, dolaysız yoldan algılarımızla doğaya ve insanın yapısına duyulan hayranlık ve bunları bir yaratan (tanrı) olması gerektiğine olan inançtır.
Deizmde ibadetlerin ve dinsel ritüellerin olmamasından dolayı ateistler ile deistler arasında günlük hayatta, pratik anlamda bir farklılık yoktur.
Deizm, evrim teorisine karşı değildir. Deizme göre insan, tanrının oluşturduğu kurallar çerçevesinde, daha ilkel canlıların evrimleşmesi sonucu oluşmuş olabilir. Bir tanrıya inanmak, o tanrının, insanı aşama geçirmeksizin bir anda yarattığı fikrine de inanmayı gerektirmez. Semavi dinlerde yani Musevilik, Hıristiyanlık, İslam gibi dinlerde insanın, önceden evrim geçirmeksizin yaratıldığına inanılır. Bu inanış deizmde yoktur.
Sorular ve Yanıtlar:
Deizm neye dayanır?
Akıla ve doğaya. Evrene bakınca bir düzen görürüz ve bu düzen bizi bir tanrı ya da tasarımcı inancına götürür.
Deizm ateizmin bir çeşiti midir?
Hayır. Ateizm tanrıyı reddeder. Deizme göre tanrı vardır. Deizm dinleri reddeder.
Eğer deizm tanrı inancını kabul ediyorsa deizm ve yahudilik, islam, hıristiyanlık gibi diğer dinler arasında ne fark vardır?
Deizm yukarda da geçtiği gibi doğaya ve akla dayanır, vahye dayanmaz. Diğer tüm dinler vahye ya da kutsal kitaplara dayalıdırlar. Deizmde bir rahibe papaza ya da imama gerek yoktur. Deismde ihtiyaç olan tek şey kendi sağduyumuz ve düşünme becerimizdir.
Deistler tanrının evreni yaratıp geri çekildiğine mi inanıyorlar?
Bazı deistler öyle düşünüyor, bazı deistler tanrının insan davranışlarına müdahale edebileceğini düşünüyor. Örneğin, George Washington Long Island'dan çekilme ya da teslim olma arasında daha riskli olan çekilmeyi seçmiştir ve kendisine niye daha riskli olanı seçtiği sorulduğunda, bunun yapabileceğinin en iyisi olduğunu ve gerisinin tanrının taktiri olduğunu söylemiştir.
Deistler dua ederler mi?
Sadece şükür ve teşekkür için dua edebilirler, tanrıya dikte etmezler. Dua için belli bir yer ve zaman, belirli bir vücut duruşları yoktur.
Deistler tanrıyı nasıl görürler?
Tanrıyı istediği kadar gücü olan ölümsüz bir varlık olarak görürüz. Albert Einstein' dan alıntı deizmin tanrı tanımı için iyi bir örnek olacaktır: " Benim dinim kendini zayıf aklımızla algılamamız zor olan sonsuz güç sahibi üstün ruha alçak gönüllü bir şekilde hayran olmaktan ibarettir. Bu üstün düşünen gücün duyguları derinden etkileyen ikna ediciliği, ki bu kendini anlamak mümkün olmayan evrende ifşa eder, benim tanrı anlayışımı oluşturur"
Deizm bir mezhep midir?
Deizmin bir mezhep olması mümkün değildir çünkü Deizm kendine dayanmayı öğretir ve insanları daima akıllarını kullanmaya teşvik eder. Deizm bedeli ne olursa olsun otoriteyi sorgulamayı öğretir. Deizm vahye dayalı dinler gibi muhakemesi olmayan iddialarda bulunmaz. Vahye dayalı dinler insanları tanrının söylediklerine teslimiyete ya da bu sözlere karşı düşünme gücünüzü ertelemeye çağırır. Bunu iman olarak adlandırırlar. Örneğin, Musa'nın denizi yardığına ya da İsanın suyun üstünde yürüdüğüne ya da Muhammed'in Kuran'ı bir melekten aldığına inanmak ne kadar mantıklıdır?
Deizmin dünyadaki fenalıklara karşı cevabı nedir?
Dünyadaki fenalıkların büyük bir kısmı eğer tanrı vergisi aklımızı kucaklasaydık ortadan kalkabilirdi. Unutulmamalıdır ki, Doğanın bulduğumuz ve ilerlemekte kullandığımız bütün kanunları, bilgisayardan tıppa ve uzay yolculuğuna kadar önceden beri vardı. Ama biz bilgimizi ilerletmek ve öğrenmek yerine batıl itikadları ve korkuyu seçtik. Başarının gereği olan zor işleri becermektense kendi davranışlarımızdan sorumlu olmadığımızı düşünmek daha çok yatıştırıcıdır. Deizm her soruya bir cevabının olduğunu iddia etmemektedir, deizm sadece bu sorulara giden doğru yolda olma iddiasındadır.
Deizmde ibadetlerin ve dinsel ritüellerin olmamasından dolayı ateistler ile deistler arasında günlük hayatta, pratik anlamda bir farklılık yoktur.
Deizm, evrim teorisine karşı değildir. Deizme göre insan, tanrının oluşturduğu kurallar çerçevesinde, daha ilkel canlıların evrimleşmesi sonucu oluşmuş olabilir. Bir tanrıya inanmak, o tanrının, insanı aşama geçirmeksizin bir anda yarattığı fikrine de inanmayı gerektirmez. Semavi dinlerde yani Musevilik, Hıristiyanlık, İslam gibi dinlerde insanın, önceden evrim geçirmeksizin yaratıldığına inanılır. Bu inanış deizmde yoktur.
Sorular ve Yanıtlar:
Deizm neye dayanır?
Akıla ve doğaya. Evrene bakınca bir düzen görürüz ve bu düzen bizi bir tanrı ya da tasarımcı inancına götürür.
Deizm ateizmin bir çeşiti midir?
Hayır. Ateizm tanrıyı reddeder. Deizme göre tanrı vardır. Deizm dinleri reddeder.
Eğer deizm tanrı inancını kabul ediyorsa deizm ve yahudilik, islam, hıristiyanlık gibi diğer dinler arasında ne fark vardır?
Deizm yukarda da geçtiği gibi doğaya ve akla dayanır, vahye dayanmaz. Diğer tüm dinler vahye ya da kutsal kitaplara dayalıdırlar. Deizmde bir rahibe papaza ya da imama gerek yoktur. Deismde ihtiyaç olan tek şey kendi sağduyumuz ve düşünme becerimizdir.
Deistler tanrının evreni yaratıp geri çekildiğine mi inanıyorlar?
Bazı deistler öyle düşünüyor, bazı deistler tanrının insan davranışlarına müdahale edebileceğini düşünüyor. Örneğin, George Washington Long Island'dan çekilme ya da teslim olma arasında daha riskli olan çekilmeyi seçmiştir ve kendisine niye daha riskli olanı seçtiği sorulduğunda, bunun yapabileceğinin en iyisi olduğunu ve gerisinin tanrının taktiri olduğunu söylemiştir.
Deistler dua ederler mi?
Sadece şükür ve teşekkür için dua edebilirler, tanrıya dikte etmezler. Dua için belli bir yer ve zaman, belirli bir vücut duruşları yoktur.
Deistler tanrıyı nasıl görürler?
Tanrıyı istediği kadar gücü olan ölümsüz bir varlık olarak görürüz. Albert Einstein' dan alıntı deizmin tanrı tanımı için iyi bir örnek olacaktır: " Benim dinim kendini zayıf aklımızla algılamamız zor olan sonsuz güç sahibi üstün ruha alçak gönüllü bir şekilde hayran olmaktan ibarettir. Bu üstün düşünen gücün duyguları derinden etkileyen ikna ediciliği, ki bu kendini anlamak mümkün olmayan evrende ifşa eder, benim tanrı anlayışımı oluşturur"
Deizm bir mezhep midir?
Deizmin bir mezhep olması mümkün değildir çünkü Deizm kendine dayanmayı öğretir ve insanları daima akıllarını kullanmaya teşvik eder. Deizm bedeli ne olursa olsun otoriteyi sorgulamayı öğretir. Deizm vahye dayalı dinler gibi muhakemesi olmayan iddialarda bulunmaz. Vahye dayalı dinler insanları tanrının söylediklerine teslimiyete ya da bu sözlere karşı düşünme gücünüzü ertelemeye çağırır. Bunu iman olarak adlandırırlar. Örneğin, Musa'nın denizi yardığına ya da İsanın suyun üstünde yürüdüğüne ya da Muhammed'in Kuran'ı bir melekten aldığına inanmak ne kadar mantıklıdır?
Deizmin dünyadaki fenalıklara karşı cevabı nedir?
Dünyadaki fenalıkların büyük bir kısmı eğer tanrı vergisi aklımızı kucaklasaydık ortadan kalkabilirdi. Unutulmamalıdır ki, Doğanın bulduğumuz ve ilerlemekte kullandığımız bütün kanunları, bilgisayardan tıppa ve uzay yolculuğuna kadar önceden beri vardı. Ama biz bilgimizi ilerletmek ve öğrenmek yerine batıl itikadları ve korkuyu seçtik. Başarının gereği olan zor işleri becermektense kendi davranışlarımızdan sorumlu olmadığımızı düşünmek daha çok yatıştırıcıdır. Deizm her soruya bir cevabının olduğunu iddia etmemektedir, deizm sadece bu sorulara giden doğru yolda olma iddiasındadır.
12 Aralık 2009 Cumartesi
Ömer Hayyam
Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.
Çadırcı anlamına gelen "Hayyam" takma adını babasının çadırcılık yapmasından almıştır.
Binom açılımını ilk kullanan bilimadamıdır.
Hayyam, genelde şiirlerindeki eğlence düşkünlüğünün belirgin olmasından dolayı Rubâileri ile ünlenmiştir.
Hayyam, aynı zamanda dünya bilim tarihi için de önemli bir yerdedir. Dünyanın ilk rasathanesini kurmuştur. Günümüzde kullanılan Miladi ve Hicri Takvimlerden çok daha hassas olan Celali Takvimi'ni hazırlamıştır. Okullarda Pascal Üçgeni olarak öğretilen matematik kavramı aslında Ömer Hayyam tarafından oluşturulmuştur. Matematik, astronomi konularında dünyanın önde gelen bilim adamlarındandır. Birçok bilimsel çalışması olduğu bilinmektedir.
Müslüman fakat felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmiştir.
Yaşadığı dönemi takip eden yıllar boyunca, İslam dünyasında düşünce ve aklı reddeden bir yapının oluşması, İslam coğrafyasında siyasi iktidar mücadelesi, toplumsal sınıflar arasındaki mücadelelerde iktidarların geniş halk kitleleri üzerinde otoritelerini koruyabilmek adına dini kullanması neticesinde adeta "yobazlığın" iktidara oturtulması; Ömer Hayyam gibi insan aklına ışık tutmaya çalışmış birçok düşünürün "sapkın" ilan edilmesine, genel anlamda toplumsal eğitim seviyesinin düşmesi nedeniyle de Ömer Hayyam'ın şarap ve zevk düşkünü olarak anlaşılmasına sebep olmuştur. Bu nedenle Ömer Hayyam tüm zamanlarda iktidara muhalif olanlar için bir ilham kaynağı olagelmiştir.
Ey kara cübbeli!
Taş atma bu dünyayı bilmek isteyenlere.
Onlar yaradanın sanatı peşindeler;
Seninse aklın fikrin abdest bozan şeylerde...
Tanrıyla Konuşmalar
Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet, o cehennem?
--------
Bilir misin, yüceler yücesi Tanrı,
Şarap ne zaman coşturur içenleri?
Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe
Bir de Cuma, Cumartesi günleri.
--------
Felek, ne denli cömert, aşağılık insanlara!
Han, hamam, dolap, değirmen, hep onlara!
Kendini satmayan adama ekmek yok:
Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!
---------
''Yapma'' diyorsun; yapmamak elimde mi?
Sen ''al'' demişsin; nasıl çekerim elimi?
''Hem yap, hem yapma'' demek seninki bana
İnsaf: Kadeh devrilir de, dolu kalır mı?
---------
Öldürmek de yaşatmak da senin işin;
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
Beni böyle yaratan, sen değil misin?
---------
Kim görmüş o cenneti, o cehennemi?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya,
Özlenmeye, korkulmaya değer mi?
---------
Yerleri yapmış, gökleri kurmuşsun ama,
Sensin, bunca gönülleri yakıp yıkan da
Ne kızıl dudakları, ne alın saçları,
Atmışsın, süprünüler gibi kara toprağa.
--------
Ben, ne camiye yararım, ne havraya!
Bir başka hamur benimki, başka maya.
Yoksul, gavur, çirkin, orospu gibiyim:
Ne din umurumda, ne cennet, ne dünya!
--------
Biz aşka tapanlarız, müslüman değil;
Cılız karıncalarız, Süleyman değil;
Biz eskiler giyen benzi soluklarız:
Pazarda sırma satan bezirgan değil.
--------
Bir put demiş ki; kendine tapana:
''Bilir misin, niçin taparsın bana?
Sen kendi güzelliğine vurgunsun:
Ben ayna tutar gibiyim sana!''
--------
Sensiz camide, namazda işim ne?
Seninle buluşma yerim meyhane.
Benim sevmem de böyle, yüce Tanrı:
İstersen, kaldır at cehennemine!...
--------
Gökleri yarıp darmadağın ettiğin gün,
Pırıl pırıl yıldızları kararttığın gün,
Sen sorguya çekmeden, ben soracağım sana:
''Ey Tanrı, hangi günahım için beni öldürdün?''
-------
Ah, Tanrı dünyayı yeniden yarataydı
Yaratırken de ben, yanında tutaydı;
Derdim: ''Ya benim adımı sil defterinden,
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.''
--------
Benim yasam; artık şarap, çalgı, eğlenti;
Dinim dinsizlik, bıraktım her ibadeti;
Nişanlım dünyaya: '' Ne çeyiz istersin?'' dedim
''Çeyizim, senin gamsız yüreğindir.'' dedi.
--------
Kim senin yasalarını çiğnemedi ki, söyle;
Günahsız bir ömrün tadı nedir ki, söyle;
Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen,
Seninle benim aramda, ne fark kalır ki, söyle!
--------
Nerdesin? Sana baş kaldırmışım işte;
Karanlık içindeyim, ışığın nerde?
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu işte?
---------
Dünya dediğin, bir bakışımızdır bizim;
Ceyhun nehri, kanlı gözyaşımızdır bizim;
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
Cennetse, gün ettiğimiz günlerdir bizim.
Ömer Hayyam
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet, o cehennem?
--------
Bilir misin, yüceler yücesi Tanrı,
Şarap ne zaman coşturur içenleri?
Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe
Bir de Cuma, Cumartesi günleri.
--------
Felek, ne denli cömert, aşağılık insanlara!
Han, hamam, dolap, değirmen, hep onlara!
Kendini satmayan adama ekmek yok:
Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!
---------
''Yapma'' diyorsun; yapmamak elimde mi?
Sen ''al'' demişsin; nasıl çekerim elimi?
''Hem yap, hem yapma'' demek seninki bana
İnsaf: Kadeh devrilir de, dolu kalır mı?
---------
Öldürmek de yaşatmak da senin işin;
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
Beni böyle yaratan, sen değil misin?
---------
Kim görmüş o cenneti, o cehennemi?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya,
Özlenmeye, korkulmaya değer mi?
---------
Yerleri yapmış, gökleri kurmuşsun ama,
Sensin, bunca gönülleri yakıp yıkan da
Ne kızıl dudakları, ne alın saçları,
Atmışsın, süprünüler gibi kara toprağa.
--------
Ben, ne camiye yararım, ne havraya!
Bir başka hamur benimki, başka maya.
Yoksul, gavur, çirkin, orospu gibiyim:
Ne din umurumda, ne cennet, ne dünya!
--------
Biz aşka tapanlarız, müslüman değil;
Cılız karıncalarız, Süleyman değil;
Biz eskiler giyen benzi soluklarız:
Pazarda sırma satan bezirgan değil.
--------
Bir put demiş ki; kendine tapana:
''Bilir misin, niçin taparsın bana?
Sen kendi güzelliğine vurgunsun:
Ben ayna tutar gibiyim sana!''
--------
Sensiz camide, namazda işim ne?
Seninle buluşma yerim meyhane.
Benim sevmem de böyle, yüce Tanrı:
İstersen, kaldır at cehennemine!...
--------
Gökleri yarıp darmadağın ettiğin gün,
Pırıl pırıl yıldızları kararttığın gün,
Sen sorguya çekmeden, ben soracağım sana:
''Ey Tanrı, hangi günahım için beni öldürdün?''
-------
Ah, Tanrı dünyayı yeniden yarataydı
Yaratırken de ben, yanında tutaydı;
Derdim: ''Ya benim adımı sil defterinden,
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.''
--------
Benim yasam; artık şarap, çalgı, eğlenti;
Dinim dinsizlik, bıraktım her ibadeti;
Nişanlım dünyaya: '' Ne çeyiz istersin?'' dedim
''Çeyizim, senin gamsız yüreğindir.'' dedi.
--------
Kim senin yasalarını çiğnemedi ki, söyle;
Günahsız bir ömrün tadı nedir ki, söyle;
Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen,
Seninle benim aramda, ne fark kalır ki, söyle!
--------
Nerdesin? Sana baş kaldırmışım işte;
Karanlık içindeyim, ışığın nerde?
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu işte?
---------
Dünya dediğin, bir bakışımızdır bizim;
Ceyhun nehri, kanlı gözyaşımızdır bizim;
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
Cennetse, gün ettiğimiz günlerdir bizim.
Ömer Hayyam
8 Aralık 2009 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


