5 Eylül 2009 Cumartesi


ben biraz yalnızlığım birazcık da aldırmazlık
avuç dolu şikayetim
ben istemeni istediğim şeyim, hissetmeni istediğim şeyim
ama, sanki ne yaparsam yapayım
seni, bunun doğruluğuna inandıramıyorum
bu yüzdem salıverdim, seni izleyerek
her zaman yaptığın gibi arkanı dön
yüzünü kaçır ve ben yokmuşum gibi davran
ama burada olacağım çünkü bende olanı istiyorsun

2 Eylül 2009 Çarşamba

gidiş geliş

O giderken ne yapacağınızı bilirsiniz… Kara gün dostlarınızı arar, yaşamınızı alkol buğulu geyiklere gömer, on bin kitap, yüz bin film izlemeye çalışırsınız… Öğrenciyseniz, okulun en kazık dersine, durduk yere niye kafayı takıp,nasıl tek vuruşta o dersi haklayabildiğinize kimse –kendiniz dahil- hiçbir anlam yükleyemez… Deli gibi halı sahada top koşturanlar, çeşitli kurslara yazılanlar, kibritten ev, şişe içinde gemi, marangozluk yapanlar, balık tutmaya kalkışanlar bile olur… Bu unutmaya çalışmanın hüzünlü bir deliliğidir… Onunla birlikte kendinizi de unutmaya çalışırsınız aslında… Kendinize ”Yaşam devam ediyor,geçip gidecek.“ dersiniz… Unutur musunuz peki?Bu zamanla ilgili bir şeydir… Parmağına çekiç vurmuş bir insanın, elini deli gibi sallayıp zıplaması, söz konusu acıyı asla geçirmez…Gittiğini boş verelim şimdilik… Ben geleceği günü anımsıyorum… Asıl çekici o gün vurdum parmağıma… Duvara yağlı boya resim asmaya kalkıştım. Resmi severdi… Onu etkilemek istiyordum… Olduğumdan başka görünmek istemiyordum… Ama gerçekten, odam benden izleri asla taşımazdı… Kitaplarımı, kasetlerimi boş karton kutulara yığar, bir tek benim bilebileceğim yerlere koyardım… Onların dışında çek yat, televizyon, masa falan işte…En baba kitaplarımı bulup ortalığa serpiştirdim… Çalmam gerekir diye bağlamalarımı,gitarımı akord edip,çekiç vurduğum parmağı 45 dakika kadar emdim, duvara astığım resme tükürdüm sonra… Acayip canım yanıyordu… Buzdolabının buzluğundan bir parça et çıkarıp parmağıma bağladım… Zonklaması biraz azalmıştı…Aslında başlangıçta iyi niyetliydim… Sadece odam benden izler taşısın istiyordum… Sonra annemlerin oturma odasındaki hayvani müzik setini kendi odama nasıl soktuğumu, Fıratlara telefon edip evlerindeki mor, lila ve fuşya renkli köşe yastıklarını niye ödünç istediğimi bilmiyorum… O gün çıkıp beş saat Gitanes sigarası aradıktan sonra, kendime Zippo çakmak almam da bir muammadır…Aniden geldi… Elini sıkıp onu öperken, avcuna, az önce parmağıma sardığım et parçasını bırakmışım… Gözünden yaş gelinceye kadar güldü… Ama zaten her şey komikti… O oda benim değildi,o herif ben değildim… Allahtan manyak mavi gözleri epey derine bakardı,onca şeyin arasında beni de gördü…O ilk gelişinden sonraki gidişinde, ardından, oturduğu yerlere oturdum… Kamera gibi bakmaya çalıştım… Yastıkları görmüş müydü, müzik setinin yeri iyi miydi? O inanılmaz zarifliğiyle attığı adımlardan attım, durduğu yerlerde durdum, onun gibi bakabildiğimi sanarak baktım, durdum…Bunlar işte… Her geliş gidişte bir seri anlamsız hareketi tekrarlarsınız…Unuturken, sinemaya gidersiniz, öyküler okursunuz, gülersiniz, gözleriniz dolar… “Gerçekten başından geçti mi? “ diye sorarsınız öykücülere, oysa ”Anlatılan sizin hikayenizdir” hep…Birileri avcunuza kalbini bırakır [ eline vermek diye buna denir işte..], derin mavi bakmayı bilmiyorsanız, göremezsiniz…

[--] * benim eklemem

orjin: atilla atalay

ebekulak

Orda duruyor.. Nasıl olsa göz göze gelicez… Ama ilk hareket ondan gelmeli,bekliycem.. Kahretsin, yine çok güzel, çok.. Aklıma tüküreyim nasıl da terkediştik Yasemin’le… Okulun kantinindeydik galiba, “sen” dedi, “Hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya aşık olursun” … “Sana ne kızım gönlümün kahyası mısın” gibisinden laflar geveledim… “Köpek gibi geri dönersin ama” dedi.. O lafı demeseydi, hemen ertesi gün dönerdim belki.. Ne o, ne de ben dönmedik ve üç yıl sular seller gibi geçip gitti…

Olanca güzelliğiyle orda oturuyor… Beni gördüğünü biliyorum… Yanına gidip “merhaba” desem çok büyük bir taviz sayılmaz herhalde.. Yanındayım… İlk darbeyi “şişmanlamışsın” diyerek indirdim… Karşı saldırı anında geldi, beni öldüren gülümseyişiyle “senin de saçlar gidiyo galiba” dedi… Arada boşluk bırakmadan “Gamzeni naaptın?” diye sordum. “Yanağında gamzen vardı, aldırttın galiba… Ya da fondötenlerin altında kalmış, gözükmüyor”.. Kıvılcımlar saçarak; “Hayatımda suratıma fondöten sürmedim ben” dedi. Güzel, sinirlendi.. Yumuşatmalıyım.. “O zaman gül bakalım, gamzen yerinde mi görelim” …Hemencecik güldü… Yavru kedi mi yuttum, içimi ne tırmalıyor? Niye kalbim küt küt atıyor ki? Bir gülüşte böyle olursam, sonrası napar beni… “Sahilde yürüyelim mi, banklara otururuz” dedi… İşte zafer! Belli ki o yavru kediden Yasemin de yutmuş… Yürüyoruz… Saatine baktı “İki saat sonra Özkan işten çıkar” dedi… Özkan ha.. Demek Özkan… Kasten ismini yanlış söyleyerek, “Ne iş yapıyo bu Öztan?” dedim.. “Reklamcı” diye yanıtladı… “Ben tanıyo muyum bu Özcan’ı”… Durdu, kızdı ama belli etmiyor… “”Tanımazsın, Özkan Boğaziçi’nden” .. Demek Özkan Boğaziçi’nden … İyi..Aferin Özkan’a .. Bravo yani… Eşşooleşşek Özkan.. İbibik.. Badem… Bakışlarımdan düşüncelerimi okumasın diye denizi seyrediyorum… “Senin Minö napıyo?” diye sordu… “Minö” ne demek be kızım… Benim taktiğimi kullanıyor… Ben ısrarla “ipimde diil” muamelesi çekerek herifin adını yanlış söyledim ya… O da benimkinin adını tahrif ediyor… Mine yerine Minö.. Pes yani.. Bari Emine falan de be kızım… Yuh yani… Feci dalga geçti kaltak benle… “Gitti,Amerika’da” dedim…

Çay bahçesindeyiz… O da ne? Yasemin’le şarkımız çalıyor… “Arap saçı” … Ha ha ha… Şimdi bittin işte kızım … Hele bi şarkının “orası” gelsin… “gönlüm söz dinlemiyor, sevdiğimi ver diyor,kim görse şu halimi bir daha sevme diyor…ah aşk yüzünden arap saçına döndüm,çöz beni arap saçı, çivi çiviyi söker, budur bunun ilacı…”

Peki bana nooluyo lan? Şarkıyı dinlememek için içimden “Gün doğdu hep uyandık, siperlere dayandık” marşını tekrar ediyorum… O da kafasını çantasına daldırıp “bişeyler arıyormuş” rolü kesiyor…

Şarkı yüzünden iki tarafta da zaiyat yok… Bravo, direncine hayranım bu kızın… “Gitmeliyim” dedi… Giiit.. “Kal” mı diycem sanıyosun… “İyi” dedim… “Sen bilirsin” …Git,git…Özkan bekliyodur…Yürrü… Son bıçağı sapladım: “Kilo vermeye çalış.. Özton’a benden selam”…

Usulca kalkıp masadan uzaklaştı… Ardından bakıyomuş gibi olmamak için, masa örtüsündeki kırmızı kareleri saymaya karar verdim…Bir.. Beş,..On… Allahım… Ebekulak… Beykoz’da dolaşırken… Tam dört yıl önce yerde bulup ona vermiştim… Kocaman bir salyangoz kabuğu… “Bizim köyde bunlara ebekulak derler… Yağmurdan sonra çimenlerin üstünde bür sürü olur.. Çocuklar avucuna alıp şarkı söyler… Al , senin olsun, beni hatırlarsın”… Şimdi o ebekulak iki kırmızı karenin arasında öylece duruyor… Şarkı sırasında çantasını karıştırıyordu… O zaman koymuş olmalı… Silah olarak ebekulak çekeceğini hesaba katmamıştım…

İçimdeki yavru kedi debelendi… Diyememeklerle geçen ömrüme bir de “Yasemiiiiinnn” sözcüğü eklendi… Yüz kırmızı kare… Bin kırmızı kare…

atilla atalay

1 Eylül 2009 Salı

Bilir misiniz, üniversiteyi bitirdiğimiz zaman, hepimiz nasıl saçlı sakallı koca man bebeklerdik. Bilemezsiniz. Anlatınca olmaz. Yaşamak diye bir problem yoktu bizim için. Böyle bir problem çözmedi asistanlar tatbikatlarda. Sonunda hepimizi kurtlar kaptı tabii. İnsan taklidi yap tığımız için, kurtlar bizi adam sandı..."

Oğuz Atay- Tutunamayanlar.

seslerim

gözlerini gözlerime dikmiş… kaçırıyorum, yine buluyor… “sen, sen bana dokunuyorsun” dedi… “yüreğimde bir yerleri acıtıyorsun, ama anlatılmaz güzellikte bir şey.”tanrım, bir şey olsa… aygaz kamyonu filan geçse … aniden ceviz iriliğinde dolu yağmaya başlasa… bu romantik ortamın içine etse… ne oldu bu kıza, neler söylüyor…

“iyi ki varsın… iyi ki… neye benziyo biliyor musun? eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyayla boyanmıştı.. o boya tabakasındaki küçücük bir delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben… hele baharda, öyle güzel gözüküyordu ki… işte seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi.”işi şamataya boğmalıyım, yoksa fena olucak… bu havada hayatta dolu yağmaz… aygaz kamyonu filan geçiceği de yok… kız resmen yerli film replikleri atıyor… hayır, ben ters adamım, inanıveririm, dökülürüm, aşık olurum, betonlara çakılırım, asıl benim canım yanar… yerli film… evet… yerli film… ordan sıçmalı muhabbete…en ayhan ışık sesimi kullanarak, hınzır bir ifadeyle, ona belgin doruk muamelesi çektim… misilleme olarak yeşilçam öykülerinin değişmez repliğini attım…“bırak bu lafları, kaç para istiyosun onu söyle… onbin, yirmibin?..”esprime güldü.. güzel.. ardı arkasına zincirler, konuyu dağıtırım… gülmesi bitince, “bu da senin numaran” dedi… “zırhın delinsin istemiyorsun… hesapta hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun… aslında, sana göre hayat o kadar ciddi ve acıklı ki… böyle bir numaraya gerek yok… koyver gitsin kendini.” gözlerime anne anne bakıyor… “güzel olduğunuz kadar küstahsınız da bayan” dedim, ayhan ışık sesimle…dedim, ama mümkün değil… saatlerce bana inanılmaz sevgi sözcükleri sıraladı…ben ise ona yerli filmlerin değişmez repliklerinden attım durdum… sırasıyla necdet tosun, sami hazinses, cilalı ibo, turist ömer, ediz hun… hatta bir ara ayağa kalkıp “ayy-gaaz” diye bile bağırdım…sözünü ettiği yağlıboyadaki küçük delikten zırhımı açmasına asla izin vermedim… yıkılmadım, yavşamadım, kendimi asla açmadım… erkeklik gururuma değmesindi yağlıboya…“korkacak bir şey yok” dedi… “ben sana ne yapabilirim ki?”“çok şey” dedim… “çok şey” derken kendi sesimi kullandığımı fark ettim. hemen kendimi toparlayıp ediz hun, ayhan ışık, figüran osman, erdal inönü sesleriyle ayrı ayrı üç kez “çok şey” demeye çalıştım… ama üçünde de kendi sesim çıktı…sonra… sonra, yine yerli filmlerdeki gibi takvim yaprakları uçuştu… ben onu hiç aramadım… bir gün aklıma fena düştü, aradım… aslında aramadım… telefon açtım.o, “alo… alo” dedi, ben sustum… aniden, “susarken bile ayhan ışık taklidi yapıyorsun” dedi… anlamıştı… aslında belki de tek sorun, gerçekten anlamasıydı…“ne fena diil mi?” diye sürdürdü… “insan hep çok sevilsin diye uğraşır… sevilince de ödü patlar…” sustum… “belki de sen haklısın, o zırh ne kadar kalın olursa, o kadar iyi… artık arama, olur mu?” dedi. “ve sakın üzülme… o öyle nalet bir zırh ki; sen bile içerden delemezsin.”yine sessizlik… derken, belgin doruk gibi son cümlesini söyledi… “hesapta kendini koruyordun ama yine acı çekiyorsun… boşver… ne diyorlardı… gençsin, unutursun.”genç miydim, unutur muydum?.. telefonu kapadım… sokağın köşesinden, yırtınarak bir aygaz kamyonu geçip gitti…"

atilla atalay

Öpücük Balığı

İşe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım...Söylemezdi ki. Dünyanın en sevimli delisiydi. O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. 'Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi...' Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...

Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum.
-haa?
-buğday
-eee, nolucak buğday?
-hiç... tavuk buldum da bi' tane...buğday veriyim diyorum...
-sittir lan...

Ciddi miyim diye gözlerime baktı. Ben de çok ciddi baktım.

-Gültepe’de bir civcivci var ama...buğday satar mı bilmem. Daha çok suni yem olur onlarda.
-Yok, suni yem olmaz, buğday lazım. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle. Pis bi' rengi oluyo. En iyisi buğday.
-Ha bi' de yumurtluyo.Harbi tavuk yani, ciddi bi' tavuk kimliğine sahip. Bi' ara ben de besledim.Spenç tavuğu diyorlar. Tam yumurta tavuğuydu. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar.Bak ne diycem, esas darı sever hayvan. Çift sarı çıkarır. Darı al sen ona.

Oyun böyle bir şeydi işte... O başlatırdı... hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi... komik, sürükleyen ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun...Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım.'Buğday...noolcak acaba...kuruyemişçilerde var mıdır?

-Keşkeklik mi, aşureye falan mı katçaanız?
-Ne?
-Buğday sormadın mı?
-Ha evet, olabilir...
-Sonunu dün sattım. Yok.

Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun. Sana ne.Bu millet de bi' tuhaf ha. Buğday var mı, var. ya da yok. Bitti, bu kadar. Sana ne ne olacağından.Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim. Sinirleniyorum ama.Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı. Adam başı buğday olması lazım.Kendi kendime gülüyorum... biliyorum, o da gülecek... gülücez...Öpücem sonra...Sonra, sonra...noolcaksa o buğdaylar...Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır. Bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım.Buğday arayan acıkmış bir tavuk... bık bık bık. bıdaaak... Aslında içimde garip bir mutluluk var.Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor.Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor...Onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum... çocukmuşuz biz...O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bi' kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi' velet...Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan... bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak değil ya, yeter herhalde...Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki. Neyse, aldık işte...Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı.Manyağım lan ben. Bariz manyağım...

“Geldi mi buğday” diye sordu. Gözleri ışık ışık... meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım.Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? sormayacağım ama.. ”naaptın” dedi... elinin körü...Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde... “toprak mahsülleri ofisine gittim canım. taban fiyattan destekleme alımı yaptım...” Gülüyor.Her şey o gülsün diye zaten... Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu.Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin “bak şimdi “dedi; “bu senin dilek güvercinin...ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir...Bitmesin istersiniz... “bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm.Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi... pıt pıt iki çocuğun yüreği... balkona yıldız tozları mı yağdı? çok mu güldük...Peki çok gülmek iyi midir gerçekten... ağlar mı sonra insan... babaannem deli fadime’nin dediği gibi “dünyanın düz murâdı yok” mu..“Çok muhabbet tez ayrılık“mı peki... noolur “öyle diilmiş” olsun. noolur bitmesin... pıt pıt... yüreğim... gece... yemin ederim, yıldız tozu yağıyor...Ertesi sabah kadriye oldu. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye... Onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki... İlk kadriye olduğunda yeni tanışmıştık. Yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “naapıyosun yaa” diye sordum. “nooluyo kızım”... garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki... Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte. Yoksa değil miydi...

O, kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım.“fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum.Gülüyorduk sonra. Kadriye ve fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. pıt pıt, iki çocuk yüreği...Onun masal kahramanları bir tane değildi ki... bazen müge ile furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı.Ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.”Müge olduğu zaman “eskeyp’e gidelim mi, trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım.Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım.O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum...Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı... onun en yalın ve samimi hali.“Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu.öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt...Masallar biter mi, biter işte.Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir,birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır... zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar...işiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki...

Bir gün bana “gitme” dedi... ama hep öyle derdi... “yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek"... bu şarkıdan iki şarkı sonra...Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız... dinlemezdi.”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama... sayalım, o kadar sonra git.”Pazarlık ederdim. “fındık gün diilmiş, leblebi saat... ona tamam.” “peki” derdi.Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi.“yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış...”Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı... o ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık.Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık...“ben gidiyim” dedim... sesi boğuktu... ”gitme” dedi... ama söyledim. hep öyle derdi. giderdim sonra.döndüğümde oradaydı, bilirdim. yine “gitme” derdi...“gitme” dedi... gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “bu kez gitme”...gitmesem olur sanki... “ama bunun sonu yok ki” dedim... “yok işte salak “dedi... ”hep sonunu istiyorsun".sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman... yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman... bu kez gitme işte... gitme...”

Karşısında bir çocuk gibi duruyorum. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor...Birileri yıllarca ördü o duvarı. Annem koydu bir tuğla, sonra babam...Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum... gidicem ben, işim var işim...Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem... hasan’a borcum var.tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş... ilknur iş arıyo sonra... resmen iş istiyo işte, aramıştır...onun yeri ayrı ama ilknur da fena değil şimdi... işim var... işim...“gidiyim ben” dedim... bu kez gözleriyle “gitme” dedi... ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım.

tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”...
işi var gözlerimin. kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, top secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem...ilknur’un kalçalarına bakıcam... mtv’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler... işi var gözlerimin...Sonra yıldırımlar çaktı. Hiç susmadım.. “hayat masal mıydı yani?... dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.Noolcaktı yani... leblebiden saat olur mu... “vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık...İyi... pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok...ee, anangil “oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız...”Nefes nefese sustum...“dışarıdakiler” dedi.. “dışarıdakiler, bunu beceremez işte. öpücük balığını kimse alıp satamaz...sen bile..."diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez...”

Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş...
Nevizade sokağı’ndayız, yol boyu meyhane...
Masanın altından ilknur’un elini tutuyorum...
Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları.Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık...
”Elini darbukaya röntgen filmine her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum...gümm! dev... güm! lamba cini... güm! haramiler...Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar...Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi... gümm!...Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey...İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor.Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram...Canım yanıyor...Sonra pıt pıt pıt...Darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene.Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar.Ben görüyorum, ilknur görmüyor, kimse görmüyor...

Müzik bitti... ilknur bir şeye gülüyor... masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var...O hep var nevizade sokağında.Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor.Cebimden para bulup kadına uzatıyorum. Aklımda zamanın en acı tadı...”peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum...Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “manyak mısın sen koçum?” diyor...İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor...Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor...Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor...İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer.Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “bana masal anlat” diye ağlıyor...

Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor...

atilla atalay

Balda ithalat yasağının getirilmesi isteniyor


Geçen yıl sonunda başlatılan bal ithalatının Türk arıcılık sektörüne ciddi zarar verdiğini ve yasaklanması gerektiğini anlatan Mersin Arıcılar Birliği Başkanı Hasan Çalıkoğlu, “Türk arıcısının balı her zaman Türk halkına yeter” diye konuştu. Çalıkoğlu, Çin ve İran’dan yapılan ithalatın ardından da yerli bala fiyatının çok altında bedel biçilmeye başlandığını söyledi. 1 teneke balın net 26 kilo geldiğini ve tüccarın 100 ile 130 TL arasında fiyat biçtiğini anlatan Çalıkoğlu, bu rakamın masrafları karşılayabilmesi için en az 200 TL olması gerektiğini vurguladı.

Arıcıların devletten iş ve aş beklemediğini dile getiren Çalıkoğlu, “Bu insanlar ekmeklerini dağdan kendileri toplayıp kazanıyor. Devletin de bu insanları destekleyip ithalatı yasaklaması gerekiyor” değerlendirmesini yaptı. Hükümetin birlikler ve Tarım İl Müdürlükleri kanalıyla Türkiye’de ne kadar bal üretildiğini ve tüketimin hangi boyutta olduğunu tespit edebildiğini anlatan Çalıkoğlu, arz ve talep arasında denge olduğunu görüp en kısa sürede gerekli düzenlemeyi yapması gerektiğini vurguladı. 9 bin kovan arının öldüğü Aydın’da da birliğe bağlı arıcıların bulunduğunu kaydeden Çalıkoğlu, 9 bin kovan arının en az 9 bin teneke bal anlamına geldiğini ve bu rakamın da sektör açısından iyi olmadığını söyledi. Arıların genellikle pamuk tarımı dönemlerinde devletin kontrolsüz ilaçlamaya izin vermesi nedeniyle ölebildiğini anlatan Çalıkoğlu, ancak bu kez sebebi henüz anlayamadıklarını ifade etti.

Mersin balı Merbal olarak tescilli

Dünyanın en kaliteli balının Mersin’de olduğunu iddia eden Hasan Çalıkoğlu, “Mersin’de birim alana düşen çiçek sayısı ve çeşidinin dünyanın her tarafından fazla olduğu bilimsel bir gerçek. Balın kalitesi çiçek çeşidiyle doğru orantılıysa dünyanın en kaliteli balı da Mersin’dedir. Ancak biz bunun reklamını yeterince yapamıyoruz” dedi. Laboratuar testlerinin çok masraflı olduğunu, bir balın laboratuardan geçmesinin yaklaşık 750 TL’ye mal olduğunu açıklayan Çalıkoğlu, birliğin bütçesinin buna yetmediğini söyledi. 2006′da ‘Merbal’ adı ile Mersin balının marka tescilini aldıklarını ifade eden Çalıkoğlu, “Bu yıl bir paketleme tesisi kuruyoruz. Yerini hazırladık. Makine alımları için şirketlerle görüşmelerimiz sürüyor. Mart ayında bu tesisin tamamlanarak Merbal markası ile ürünlerimizi piyasaya süreceğiz. Ancak ilk yıl çok bir verim beklemiyoruz. Deneme üretimleri yapacağız” ifadelerini kullandı.


Kaynak : Kobiden.com

30 Ağustos 2009 Pazar

Stevia Bitkisi Karadeniz'de Yetiştiriliyor

Anavatanı Güney Amerika olan, şekerin 200-300 katı daha şekerli olan ve tatlandırıcı olarak kullanılan stevia bitkisi Türkiye'de ilk kez Karadeniz'de yetiştiriliyor.

Ordu Defterdarlığı Köprübaşı Vergi Dairesi Müdür Yardımcısı Ahmet Uçar, Eskipazar köyündeki fidanlığında stevia bitkisi yetiştirmeye başladı. Bitkinin tohumunu kargo vasıtasıyla Brezilya'dan getirdiğini belirten Uçar, fidanlığını kurduktan sonra çok değişik bitkiler yetiştirmek istediğini, internette sörf yaparken stevia bitkisini gördüğünü ve talepte bulunduğunu söyledi. Yüzyıllardan beri tatlandırıcı ve tedavi edici özellikleri nedeniyle kullanılan stevianın (şeker bitkisi) Japonya'da da 30 yılı aşkınbir süredir milyonlarca kişi tarafından tatlandırıcı ve gıda katkısı olarak kullanıldığını, bu bitkiden elde edilen özütün, kan şekerini düzenleyici etkileri olduğunun kabul edildiğini belirten Uçar, stevianın şeker hastaları için uygun olduğunu dile getirdi. Uçar, "Stevia normal şekerin 250-300 katı daha şekerli olarak algılanmaktadır. Bu nedenle bir tutam şeker bitkisi tozu, bir litre çay, kahve veya diğer içecekleri tatlandırmaya yeterli olmaktadır. Bu durumda stevia şeker hastaları için uygun bir bitkidir. Ben bu bitkiyi yetiştirip yan gelir yapmak istiyorum" dedi.
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.

Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.

Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.

Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.

Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.

Artık kendimi mutlu hissedemediğim ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim.

BENCİL OLDUĞUN İÇİN VAZGEÇTİM!

Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi. Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.

Bu yüzden ben de senden vazgeçtim...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

you stole the sun from my heart...

Manic Street Preachers - Journal For Plague Lovers



İngiltere’de kapağı fazla “ofansif” bulunduğu için dükkanlarda ancak poşet içinde satılmasına izin verilen bir albüm..

Zamanının politik ve düzgün okunduğunda ters köşeye yatıran şarkı sözlerini Richey Edwards bundan en az 14 sene önce yazdı. 14 sene önce... Yahoo, Ebay ortaya çıkıp Windows 95 sürümünü piyasaya verdiğinde, İngiltere başbakanı John Major muhafazakarların başına demir atıp, dünya nüfusu 5,674,380,000 kişiye ulaştığında ve Manic Street Preachers’ın bu esoterik elemanı ortadan kaybolup bir daha da kendisinden haber alınamadığında..

Grubun yanından ayırmadığı politik duyarlılığı, tabi ki göreceli aşk kavramına yaklaşımları ve bazı değerleri tekrar düşünmemizi sağlayacak iğneleyici sözleriyle uyumlu, alışık olduğumuz Manic Street Preachers melodilerinin hepsi bu albümde, Joural For Plague Lovers’da.

James Dean Bradfield, Nicky Wire ve Sean Moore hala kazandıklarının %25’ini, bir gün geri döner ümidiyle Richey Edwards’ın banka hesabına yatırıyor. Aslına bakarsanız bazen aldatılıyormuşuz hissine bile kapılıyoruz. Richey Edwards’ın bu sözleri daha dün yazmış olmadığını kim ispatlayabilir? Belki o da Syd Barret gibi annesinin bodrumunda gizleniyor ve bunu kimsenin bilmesini istemiyordur. Artık öldüğünün resmileştiği bir ortamda, gazetelerde yazdığı şarkı sözleri dahilik mertebesinde tartışılırken belki o çoktan yeni sözler yazmaya başladı bile. Yoksa böyle ezbere yaşamak daha mı kolay geliyor insana?

see yu

19 Ağustos 2009 Çarşamba

I reject this fuckin race,
I despise this fuckin place...

18 Ağustos 2009 Salı

slayer







9 Ağustos 2009 Pazar

hayat daha büyük

senden daha büyük

bu sadece bir rüyaydı!

17 Temmuz 2009 Cuma


-nasılsın?

-sensizim...

-ben de...

- sanırım yapabileceğimiz tek şey herkesin üzerine düşen bunalımı layığı ile yaşaması...

7 Temmuz 2009 Salı

Böylesine sıkıca saklandığımız için, birbirimizi tanıyamadığımızı düşünüyorum. Onun için yalnız yürüyorum... Ve seni, daha önce beni anlayan tek insanı düşünüyorum..

6 Temmuz 2009 Pazartesi


Ve 700 bin Doğu Afrikalı ölmek üzere!

Afrika’nın doğusunda baş gösteren kuraklık tüm şiddetiyle hüküm sürmeye devam ediyor. Son 50 yılın bu en etkili kuraklığı 11 milyon Doğu Afrikalı’yı etkiliyor. Kıtaya acil yardım ulaştırılmadığı takdirde 700 bin insan, açlık ve susuzluk nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Sınırlı sayıdaki otlaklar ve su kaynakları başında ise kavgalar başlamış durumda. Çiftlik hayvanlarının %70’inin telef olduğu Kenya’da onlarca insan, çıkan bu çatışmalarda hayatını kaybetti. Eğer şiddetli kuraklıkların vurduğu Afrika’nın imdat çağrısına bir an önce kulak verilmezse 10 yıl içerisinde 45 milyon çocuğun hayatını kaybetmesi bekleniyor.

29 Haziran 2009 Pazartesi

montla sıç



la

so where the bloody hell are you?















düş - üş


Kusursuz Dünya

Kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen, duy sesimi:
Bizleri, deli ve gezgin ruhları gözeten aziz kader, duy sesimi:
Kusursuz bir soyun ortasında duruyorum, en kusurlu olan ben, ki eksiğim çoktur.
Bir insanlık karmaşası, yolunu şaşırmış nesneler bulutu olan ben, sonlanmış dünyalar arasında gezer dururum - kusursuz insanlar arasında, ki yasaları sağlam, aşayiş berkemaldir. ki onların düşünceleri münasip, rüyaları muntazamdır. hayalleri defterde kayıtlıdır. Onların erdemi, ey Tanrı, ölçülüdür, biçilidir. Erdeme veya günaha uğramayıp da alacakaranlıkta dolanan sayısız şeyin bile defterde kaydı tutulur, saklanır. burada, günler ve geceler mevsimlere ayrılır ve şaşmaz kesinlikle yönetilir.
Yemenin, içmenin, uykunun, örtünmenin ve daha sonra tasalanmanın, hepsinin bir zamanı vardır. çalışmak, oynamak, meşk'etmek, raks'etmek ve sonra uzanmak, bunların da zamanı bellidir. filancayı düşünmek, falancayı derinden hissetmek, sonra düşünmeyi, hissetmeyi kesmek, bunların da zamanı ayrıdır. filanca yıldızın falanca ufukta yükselmesinden anlaşılır. komşular güler yüzle aldatılır. zerafetle hediyeler bahşedilir.övgüde ve sövgüde ihtiyatlı olunur; tek bir kelime bile yeter ruhu yıkmaya, bedeni tutuşturup kül etmek için bir nefes yeter. günün sonunda, bütün işler yapılıp bitirilince, eller güzelce yıkanır.sevmek, önceden kurulmuş bir düzene uyar. hoşça vakit geçirmenin usulü bellidir. tanrılara tapınmanın usulü vardır, iblislerin tuzağı maharetle savuşturulur. sonra bunların hepsi unutulur gider, bellek bütünüyle saf dışı kalmış gibi. hoşlanmanın gerekçesi olmalıdır, ince elenip sık dokunur. mutluluk tatlı tatlı yudumlanır, acılara asaletle katlanılır. sonra bardak boşaltılır, ertesi günün getirecekleri yeniden doldurabilsin diye.
bütün bu şeyler, ey Tanrı, basiretle yoğrulur, kararlılıkla doğrulur, selametle büyütülür, yasalar marifetiyle düzenlenir, akıl ile yönlendirilir, sonra da - yine önceden belirlenmiş usule göre - katl' ve defnedilir. bunların insan ruhu içindeki sessiz kabirleri bile, işaretli, numaralıdır.
burası kusursuz bir dünyadır, tastamam mükemmel bir dünya. aşkın mucizelerle dolu bir dünya, tanrının bahçesindeki en olgun meyve, kainatın temeli.

fakat, benim burda ne işim var ey Tanrı? emeline varamamış tutkunun yemyeşil tohumu olan ben, ne batıya ne doğuya koşmayan deli fırtına, yanmış kül olmuş bir gezegenin şaşkın parçası olan ben? duy sesimi, ey kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen! cevap ver:
neden buradayım?!

Halil Cibran ( khalil gibran)

Bir düş müydü?

Onu delice sevmiştim!

İnsan neden sever? İnsan neden sever? Ne tuhaf insanın dünyada sadece tek varlığı görmesi, zihninde sadece tek bir düşünce, kalbinde tek bir tutku ve dudaklarında tek bir isim olması. Sürekli olarak üste çıkan, bir pınardaki su gibi ruhun derinliklerinden dudaklara yükselen bir isim, insanın durmadan tekrarladığı, aralıksız, her yerde, bir dua gibi fısıldadığı bir isim.

Size hikayemizi anlatacağım, çünkü sevdanın her zaman aynı olan bir hikayesi vardır. Onunla karşılaştım ve onun yumuşaklığıyla, okşamalarıyla, kollarının arasında, onun sözleriyle yaşamaya başladım; ondan gelen her şeyle öylesine sarılıp sarmalanmış, bağlanmış ve soğnulmuştum ki artık yaşlı dünyamızda gece mi gündüz mü olduğuna, ya da canlı veya ölü olup olmadığıma aldırmıyordum.

Sonra öldü. Nasıl mı? Bilmiyorum; artık hiçbir şey bilmiyorum. Ama bir akşam eve sırılsıklam geldi, çünkü şiddetli bir yağmur yağıyordu ve ertesi gün öksürmeye başladı, bir hafta sonra yatağa düştü. Ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum, ama doktorlar geldi; yazdılar ve gittiler. İlaçlar alındı ve bir takım kadınlar bunları ona içirdi. Elleri ateşliydi, alnı yanıyordu, gözleri parlak ve üzgündü. Onunla konuştuğumda bana yanıt verdi, ama ne dediğini hatırlamıyorum. Her şeyi unuttum, her şeyi, her şeyi! Öldü o, öldü ve ben onun ince, zayıf iç çekişini çok iyi hatırlıyorum. Hemşire; “Ah! dedi ve anladım, anladım.

Artık hiçbir şey bilmiyordum, hiçbir şey. “Eşiniz mi?” diyen bir papaz gördüm ve bana sanki onu aşağılıyormuş gibi geldi. Öldüğü için artık hiç kimsenin bunu söylemeye hakkı yoktu ve papazı geri çevirdim. Çok nazik ve şefkatli bir başkası geldi ve benimle onun hakkında konuştuğunda gözyaşlarına boğuldum.

Cenaze hakkında bana danıştılar, ama dediklerinin hiçbirini hatırlamıyorum, tabutu ve onu tabutun içine çivilerlerken çekicin sesini anımsadığım halde.

Gömüldü! Gömüldü! O! O bir çukura! Birileri geldi… kadın arkadaşlar. Bir bahane uydurup kaçtım. Koştum, sokaklarda yürüdüm, eve gittim ve ertesi gün bir yolculuğa çıktım.

Dün Paris’e döndüm ve odamı yeniden gördüğümde –odamızı, yatağımızı, mobilyalarımızı, ölümden sonra bir insanın yaşamından geriye kalan ne varsa her şeyi- öylesine vahşi bir keder saldırısına uğradım ki, pencereyi açıp kendimi sokağa fırlatasım geldi. Bu eşyalar arasında, onu içine almış ve korumuş olan, fark edilemez çatlaklar arasında onun, derisinin ve nefesinin binlerce atomunu bulunduran duvarlar arasında daha fazla duramazdım. Dışarı çıkmak için şapkamı aldım ve tam kapıya yaklaşırken, her gün dışarı çıkarken kendine baştan aşağı bakabilmek, ufak çizmelerinden bonesine kadar, tuvaletinin iyi görünüp görünmediğini, yerinde ve güzel olup olmadığını görmek için oraya koyduğu büyük aynanın önünden geçtim.

O kadar sık yansıdığı aynanın hemen önünde durdum … o kadar sık, o kadar sık ki, onun yansıması içine işlemiş olmalıydı. Gözlerim onu tamamen içeren ve onu benim kadar, benim tutkulu bakışlarım kadar sahiplenen aynaya –o düz, derin, boş cama- takılmış halde, titreyerek duruyordu. Sanki o aynaya aşık gibi hissettim kendimi. Dokundum, soğuktu. Ah, hatıralar! Keder verici ayna, yanan ayna… insanların böyle işkence çekmesine neden olduğu için korkunç ayna! Ne mutlu kalbi içindeki her şeyi unutan, ondan önce geçen her şeyi, orada kendine bakmış veya muhabbetinde, sevdasında yansımış her şeyi unutmuş olan kişiye. Nasıl da acı çekiyorum!

Bunu bilmeden, bunu istemeden çıktım ve mezarlığa gittim. Onun sade mezarını buldum, üzerinde şu sözler yazılı beyaz bir mermer haç:

Sevdi, sevildi ve öldü.

Orada, aşağıda, çürümüş! Ne korkunç! Alnımı toprağa yaslayıp ağladım ve orada uzun bir süre durdum, uzun bir süre. Sonra havanın karardığını gördüm ve tuhaf, delice bir istek, ümitsiz bir aşığın isteği kavradı beni. Geceyi, son geceyi, mezarının üzerinde ağlayarak geçirmek istedim. Ama görülür ve çıkartılırdım. Nasıl ayarlayacaktım? Kurnazlaştım ve o ölüler kentinde dolaşmaya başladım. Yürüdüm de yürüdüm. Ne kadar da küçük bu kent, diğeriyle, içinde yaşadığımız şehirle karşılaştırıldığında. Yine de ölüler sayıca yaşayanlardan ne kadar fazla. Aynı zamanda gün ışığını gören, pınarlardan su ve bağlardan şarap içen, ovalardan ekmek yiyen dört kuşak için yüksek evlere, geniş caddelere ve daha fazla yere ihtiyacımız var.

Ama ölülerin bütün kuşakları için, bize kadar inmiş olan o insanlık merdiveni için, neredeyse hiçbir şeye gerek yok, neredeyse hiçbir şeye! Toprak onları alır ve unutuluş onları yok eder. Elveda!

Aniden mezarlığın sonunda, en eski kısmında uzun zamandır ölü olanların toprakla karıştığı, haçların kendilerinin çürümüş olduğu, muhtemelen yarın yeni gelenlerin konacağı kısımda olduğumu anladım. Bakımsız güller, güçlü ve siyah selvilerle doluydu. İnsan etiyle beslenen, umutsuz ve güzel bir bahçe.

Yalnızdım, yapayalnız. Böylece yeşil bir ağacın altına çömeldim ve kendimi kalın ve koyu renkli dalların arasında tamamen gizledim. Gemisi batmış birinin bir kalasa tutunması gibi, bir ağaç gövdesine sarılarak bekledim.

Hava bir hayli karardığında sığınağımı terk ettim ve o ölü insanlarla dolu toprakta yumuşak, yavaş ve sessizce yürüdüm. Uzun bir süre etrafta dolandım, ama onun mezarını yeniden bulamadım. Kollarımı uzatıp, ellerim, ayaklarım, dizlerim, göğsüm ve hatta başımla mezarlara çarparak, onunkini bulamadan ilerledim. Yolunu arayan kör bir adam gibi el yordamıyla yürüdüm; taşlara, haçlara, demir çitlere, madeni çelenklere ve solmuş çiçek demetlerine dokundum! İsimleri, parmaklarımı harflerin üzerinde gezdirerek okudum. Ne gece! Ne gece! Onu yeniden bulamıyordum.

Ay yoktu. Ne gece! İki mezar arasındaki o dar yollarda dehşet verici şekilde ürkmüştüm. Mezarlar! Mezarlar! Mezarlar! Sadece mezarlar! Sağımda, solumda, önümde, çevremde, her yerde mezar vardı. Birinin üzerine oturdum, çünkü daha fazla yürüyemeyecektim; dizlerime öylesine güçsüzdü. Kalbimin atışını duyabiliyordum… ve başka bir şey daha duydum. Ne? Şaşırtıcı, isimsiz bir ses. Zifiri gecede mi, yoksa giz dolu toprakta, insan cesetleriyle tohumlanmış toprakta mıydı? Etrafıma bakındım, ama orada ne kadar kaldığımı söyleyemem; dehşet, soğuk ve korkuyla donup kalmıştım, bağırmaya hazır, ölmeye hazır bir şekilde.

Üzerinde oturduğum mermer parçası kıpırdıyormuş gibi geldi bana. Kesinlikle kıpırdıyordu, yukarı kaldırılıyordu sanki. Yandaki mezarın üzerine sıçradım ve gördüm, evet, kesinlikle daha demin terk ettiğim taşın yukarı kalktığını gördüm. Sonra ölü ortaya çıktı, çıplak bir iskelet, eğik sırtıyla taşı yukarı itiyordu. Hava zifiri karanlık olduğu halde onu oldukça net gördüm. Hacın üzerinde şöyle yazıyordu;

Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant yatmaktadır. Ailesini severdi, nazik ve saygıdeğerdi ve Tanrı’nın lütfuyla öldü.

Ölü adam da mezar taşına yazılmış olanları okudu; sonra yoldan bir taş aldı, küçük, sivri bir taş ve harfleri dikkatle kazımaya başladı. Bunları yavaşça yok etti ve gözlerindeki boşluklarla kazınmış oldukları yere baktı. Sonra, bir zamanlar işaret parmağı olan kemiğin ucuyla, oğlanların fosforlu bir kibritin ucuyla duvarlara çizdikleri satırlar gibi parlayan harflerle şunları yazdı;

Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant istirahat etmektedir. Zalimliğiyle babasının ölümünü çabuklaştırdı, çünkü mirasına konmak istiyordu, karısına işkence etti, çocuklarına acı çektirdi, komşularını aldattı, soyabildiği herkesi soydu ve sefil bir şekilde öldü.

Ölü adam yazmayı bitirince, yaptıklarına bakarak kıpırdamadan durdu. Arkama dönünce bütün mezarların açılmış, içlerinden ölü bedenlerin çıkmış olduğunu ve hepsinin mezar taşlarına akrabaları tarafından yazılmış satırları yok ederek, bunların yerine gerçekleri yazdığını gördüm. Hepsinin komşularına acı çektiren, kötü niyetli, namussuz, iki yüzlü, yalancı, çapkın, belalı, kıskanç insanlar olduklarını, çalmış, dolandırmış, her türlü onur kırıcı, her türlü iğrenç hareketi yapmış olduklarını gördüm. O iyi babaların, o sadık eşlerin, o fedakar oğulların,o iffetli kızların, o dürüst tüccarların, ulaşılamaz denilen o erkek ve kadınların hepsi aynı anda, ebedi ikametgahlarının sınırında, yaşarken herkesin haberdar olduğu veya habersizmiş gibi gözüktüğü gerçeği, korkunç ve kutsal gerçeği yazıyorlardı.

Onun da mezar taşına bir şeyler yazmış olması gerektiğini düşündüm; artık hiç korku duymadan, yarı açık tabutlar arasında, cesetler ve iskeletler arasında koşarak, hemen bulacağımdan emin şekilde, ona doğru gittim. Hemen tanıdım onu, sarılmış kumaşla kaplı yüzünü görmeden de; ve kısa bir süre önce;

Sevdi, sevildi ve öldü

kelimelerini okuduğum mezar taşında, şimdi şunları gördüm;

sevgilisini aldatmak için bir gün yağmurda dışarı çıktığında üşüttü ve öldü.

Görünüşe göre beni, sabahleyin, mezarın üzerinde baygın yatarken bulmuşlar.

Guy de Maupassant

27 Haziran 2009 Cumartesi

Pire

Bak şimdi şu pireye; bak da gör işte,
Benden esirgediğin ne denli küçük bir şey.
Benim kanımı emmiş, sıra gelmiş seninkine;
İki kan karışmış bile şu anda bu pirede.
Sence de, ne günah sayılır bu, ne ayıp, değil mi;
Ne de kızlığın elden gitti yani şimdi?
Oysa şu pire, kur falan yapmadan alıyor alacağını,
Şişiyor işte zevkten, birleştirirken iki kanı.
Yazık ki, biz beceremedik bir türlü şu kadarını.

Ah yapma, kıyma üç cana birden bir pirede;
Evlenme bir yana, daha da öte geçtik biz o pirenin bedeninde.
Bu gördüğün pire hem sensin şimdi, hem benim,
Hem de zifaf yatağımız, nikâh mabedimiz bizim.
Ailelerimiz, ve sen, karşı çıksanız da, buluşmuşuz,
Bu kapkara canlı duvarlar arasına kapanmışız.
Âdettendir diye beni öldürmek isteyebilirsin ama,
Hiç değilse kendinin katili olma,
Üç cinayetle üç günahın vebalini alma.

Yaptın yapacağını zalim, lafı ağzıma tıkadın;
Zavallının kanıyla tırnağını kızıla boyadın.
Senden bir damla kan emmiş olmaktan öte,
Suçu var mı şu pirenin şimdi, söyle?
Ama, haklı çıkmanın gururu okunuyor yüzünde;
Diyorsun ki, ne sende halsizlik var, ne bende.
Çok doğru; korkuların ne kadar boşmuş anlamışsındır herhalde!
İşte, şu pirenin ölümü senin canından ne götürdüyse,
Kaybedeceğin onur da o kadar, bana "Evet," demekle.

John Donne

***muhteşem ötesi. tuttum bu şiiri.

21 Mayıs 2009 Perşembe

butterflies and hurricanes

Change everything you are
And everything you were
Your number has been called
Fights and battles have begun
Revenge will surely come
Your hard times are ahead
Best, you've got to be the best
You've got to change the world
And use this chance to be heard
Your time is now
Don’t let yourself down
And don’t let yourself go
Your last chance has arrived

butterflies and hurricanes - muse

showbiz

controlling my feelings for too long
controlling my feelings for too long
controlling my feelings for too long
controlling my feelings for too long
forcing our darkest souls to unfold
forcing our darkest souls to unfold
pushing us in to self destruction
pushing us in to self destruction
they make me
make me dream your dreams
and they make me
they make me scream your screams
trying to please you for too long
trying to please you for too long
visions of greed you wallow
visions of greed you wallow
visions of greed you wallow
visions of greed you wallow
controlling my feelings for too long
controlling my feelings for too long
and forcing our darkest souls to unfold
and forcing our darkest souls to unfold
pushing us in to self destruction
and pushing us in to self destruction
they make me
and they make me
make me dream your dreams
and they make me
they make me scream your screams
ohh

showbiz-muse lyrics

29 Nisan 2009 Çarşamba

jilet yiyen kız

o kızı nerede nasıl görsem
aklımı başımdan alır ağzı
saçları şıra köpüğü desem
kaşları bıçak izi kırmızı

yakut pulları mı? bu ne görkem
kanlı gözbebeklerindeki yazı
beni nasıl büyüledi bilmem
kirpikleri örümcek kırmızı

kızıl demirden bir ünlem
salınması yangın yalnızı
korkmasam öpmeye eğilsem
dişleri elektrik kırmızı

çarpılmışım başım sersem
sevdim jilet yiyen kızı
göğsündeki kumrulara değsem
gagaları zehirli kırmızı

gece gündüz tek düşüncem
kasıklarımdaki ince sızı
artık kimseyle sevişemem
anladım sevişmek kırmızı

jilet yiyen kız merih'li gecem
birlikte bulacağız belâmızı
sonumuz kuşkusuz cehennem
kırmızı kırmızı kırmızı

attila ilhan

spor arabalar :p

Saleen S7



Şirket Genel Merkezi: Troy, Mich.

Özellikleri: Saleen S7'nin Amerika içerisinde üretilmiş ilk süper araba olduğu söyleniyor. Firmanın kendine olan güveni aracın şu özelliklerinden kaynaklanıyor; azami 200 mph, 750 beygir gücü, 0'dan 60 mil/saat hıza 2.8 saniyede ulaşma.

Fiyatı: $550,000 ve üstü

Spyker C8 Aileron




Şirket Genel Merkezi:Zeewolde, Hollanda
Özellikleri: 400 beygir gücü motora sahip Aileron'un azami sürati 187 mph ve 60 mph'a 4.5 saniyede ulaşıyor. Uzaktan kumandalı, elektrikle çalışan, tek menteşeli ve eğimli kapıları, tamamen deri kaplama iç yüzey, deri süslemeli bagaj.
Fiyatı: $246,000 ve üstü
Fisker Karma


Şirket Genel Merkezi: Irvine, Calif.
Özellikleri: Şarjlı spor araba Fisker Karma ilk 50 mil boyunca fosil yakıt tüketmiyor ve bunu aşan uzaklıklarda ise hibrit araç teknolojisi kullanıyor. 60 mph hıza 6 saniyeden daha az bir sürede çıkabilen aracın azami sürati 125 mph. Bu araç isteğe bağlı olmak üzere araç parkedildiğinde arabayı şarj eden ya da kabini soğutan tavana yerleştirilmiş tam boy güneş enerjisi panelleriyle geliyor.

Fiyatı: $87,900

Mitsubishi iMiev


Şirket Genel Merkezi: Tokyo, Japonya

Özellikleri: Mitsubishi iMiev'i (Mitsubishi Innovative Electric Vehicle) Birleşik Devletler piyasasına 2012'den önce sürmek için Portland General Electric ile anlaştığını duyurdu. Bu mini araba tam olarak şarj edildikten sonra 80 mil kadar yol katedebiliyor. Lityum-iyon pillerinin şarj süresi ise standart koşullar için 13 saat civarında.

Fiyatı: $30,000
Roewe MGTF


Şirket Genel Merkezi: Şangay, Çin
Özellikleri: Roewe'nin üstü açılabilen spor arabası üretimi İngiltere'de 2010 yılında yeniden üretime geçecek ve Mazda MX-5 Miata ve Wolkswagen Eos'a rakip olacak gibi gözüküyor. Şangay Otomotiv Sanayi Şirketi tarafından üretilecek araç (Aynı şirket 2005'ten bu yana MG-Rover üretimini gerçekleştiriyor) Roewe 550 Sedan temel alınarak şekillendirilmiş.
Fiyatı: Açıklanmamış
SEAT Leon Style Ecomotive



Şirket Genel Merkezi: Martorell, İspanya

Özellikleri: İki kapılı Leon Style EcomotiveTDI daha çok doğa dostu özellikler üzerine yoğunlaşmış. Dizel parçacık filtresi ve her hız için aracın tükettiği yakıt ve doğaya saldığı gazlar için göstergelere sahip olan araç sürücüyü daha az yakıt tüketimine yönlendiren eklentilerle donatılmış. Düşük dirençli lastikler sayesinde daha aerodinamik bir yapı kazanan araç sadece bir galon yakıtla 62 mil yapıyor.

Fiyatı: $19,285

Leblanc Mirabeau
Şirket Genel Merkezi: Wetzikon, İsviçre
Özellikleri: Jet görünümlü bu araç Le Mans standartlarında fakat yine de trafiğe çıkma izni var. Azami süreti 230 mph olan araç 700 beygir gücünde. İki kişilik oturma alanı, ve açılabilir tabana sahip olması belirgin özelliklerinden.
Fiyatı: $703,000

19 Nisan 2009 Pazar

prince of persia


17 Nisan 2009 Cuma

Vahşi Zevkler

SAVAŞ hakkında;

...bugün değilse bile yarın gerçekleşecek olan insan kırımına hepimiz çağrılacağız.

Yahudilerin, Yunanlıların, Romalıların kendi bağımsızlıklarını, insanları kırarak korumaları, öteki halkları egemenlikleri altına almaları anlaşılır bir şeydir, çünkü bu ulusların herbiri kendisinin Tanrı'nın sevgili, iyi ve seçilmiş halkı olduğuna kesin olarak inanıyordu, öteki halklar ise filistinli ya da barbardılar.

Ortaçağ insanları hatta geçen yy.'ın sonunda, bu yy'ın başında yaşamış insanlar da yine aynı inancı taşımış olabilirler. Ama bizler, tüm kışkırtmalara rağmen buna inanamayız.

Tolstoy- Vahşi Zevkler kitabının giriş kısmından

vahşi zevkler


kaos

Ben Afrika'da kanat çırpan kelebeğin
Kuzey Amerika'da yarattığı kasırgayı istiyorum
Ben kaos istiyorum!

15 Nisan 2009 Çarşamba

Bir gün bana demiştin ki, Bırakma elimi, korkuyorum
İşte elini elimde tutuyorum
Buz gibisin.
..
..
..
Yeter artık
Ölenle ölünmez.

satılık değiliz, bunu böyle biliniz

Faili meçhul olduk hepimiz
Kesildi dilimiz kesildi sesimiz
Nereye kadar daha gideceksiniz?
Satılık değiliz bunu böyle biliniz

Kimleri kestiniz kimleri yediniz?
Sandınız ki bizi iyi yemlediniz
Nereye kadar daha gideceksiniz?
Satılık değiliz bunu böyle biliniz

''Giydiğiniz şeyler uymadı bize beyler''
Diye sokakları bile dar ettiniz
Nereye kadar daha giydireceksiniz?

Sarmış akbabalar leşlerimizi
Toplayalım artık kendimizi
Nereye kadar daha dinleyeceksiniz?

Nereye kadar daha neremizi(!) vereceğiz?
Satılık değiliz bunu böyle bildiriniz

Kimlere kefil ettiler acaba bizi
Kimlere sundular kellemizi?
Kimler bekliyor son nefesimizi ya da
Kimlere sattılar acaba bizi?

Nereye kadar daha neremizi(!) vereceğiz?
Satılık değiliz bunu böyle bildiriniz!

Manga- kapkaç şarkı sözleri

30 Mart 2009 Pazartesi


24 Mart 2009 Salı

vurdun.. kanıma girdin.. itirazım var

ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
....
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.

emperyal oteli'nden - attila ilhan

17 Mart 2009 Salı

acımsı

yalvarırım sana
yalvarırım beni sevme
ben
balıkçı meyhanelerinde sevgiyi aramış
orospu kucaklarında bulmuş kişiyim
yalvarırım sana
beni sevme

Çetin Selçuk

yönsüzler

benim ellerim vardır
benim ellerimde on tane parmak vardır
bilmezsiniz siz onları
on parmağım da birbirinden salaktır
imkansızdır parmaklarım benim
bilmezsiniz
hoyrat sıcaklar terletir
hoyrat güzeller ağlatır parmaklarımı
siz benim parmaklarımı bilmezsiniz
ellerimi görseniz korkarsınız
ah derim serseri parmaklarım ah
gülerler
eşşek parmaklarım derim
titremeyin
gülerler
gülmeyin derim ağlamayın terlemeyin
titremeyin eşşek oğlu eşşekler
beni deli etmeyin

Çetin Selçuk

kaygusuz

kalbine sustalı girsin
kezzapla yakılsın gözlerin
parça parça et kessinler vücudundan
duyma
ve terkedildiğinde
terkedildiğinde sakın ağlama.

Çetin Selçuk(**)

**şiirleriyle ilgimi çekmeyi başarabilen şair :)

12 Mart 2009 Perşembe

Tüm bunların uzağında yalnız olma dileği:
Gökyüzü kararsa da davet kartlarıyla
Uysak da beynimize kazınmış buyruğuna, sevişmelerin
Gönderin altında çekilse de aile resimleri-
Tüm bunların uzağında yalnız olma dileği.

Tüm bunların gerisinde, unutmak istediğidir kabaran:
Sanatsal gerilimlerine rağmen takvimlerin,
Hayat sigortasının, masabaşı bereket dansının,
Pahalı tiksincine rağmen ölümden bakışların-
Tüm bunların gerisinde unutmak isteğidir kabaran.

Philip Larkin

10 Mart 2009 Salı


Ayışığında oturduk
Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni

cemal süreya

G-üvercinka-DIN

...
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
...

cemal süreya

7 Mart 2009 Cumartesi

massacre


28 Şubat 2009 Cumartesi

A. Alvarez - İntihar / Kan Dökücü Tanrı kitabının önsöz'ünden

Okuldayken her zaman şakayla karışık intihardan söz eden, üstü başı dağınık, çok tatlı bir fizik hocamız vardı. Kocaman kafasını çevreleyen yumuşak, gri bukleleri, yüzünden hiç eksilmeyen tatlı bir gülümsemesi ve kırmızı geniş yüzüyle ufak tefek bir adamdı. Okuldaki diğer hocaların aksine, Cambridge'de tezini pekiyi dereceyle verdiği söylenirdi. Bir gün ders sonunda, boğazını kesmeye karar veren birinin torbayı kafasına geçirirken çok dikkatli olması gerektiğini, yoksa arkasında kötü bir pislik bırakabileceğini söyledi.
Sonra zil çaldı, hep birlikte öğle yemeğine çıktık. Fizik hocası bisikletle evine gitti, başını bir torbaya soktu ve boğazını kesti. Pek fazla pislik yoktu. Korkunç etkilenmiştim.

Bizden Sonra Kan Dökücü Tanrı

Tanrı Teczatlipoca gerçek bir tanrıydı; gözle görülmez ve aynı anda her yerde bulunabilir; gökyüzünde; yeryüzünde, ölülerin evinde... Yeryüzündeyken insanları savaşa kışkırttı, aralarında düşmanlık yaratttı ve anlaşmazlık çıkardı ve büyük bir acı ve üzüntüye neden oldu. İnsanları birbirine düşürdü, onlarda birbirleriyle savaştılar ve bunun için ona '' her iki tarafında düşmanı'' dediler.

Dünyanın gidişatını yalnız o bilirdi, bolluk ve zenginlik yalnız ondan gelirdi ve istediği zaman geri alırdı; zenginlik, bolluk ve ün, cesaret ve yetki,gurur ve onur verdi ve istediği zaman geri aldı. Bunun için korkuldu,kutsandı, çünkü hem erinç hem de lanet ondan gelirdi.