30 Ağustos 2009 Pazar

Stevia Bitkisi Karadeniz'de Yetiştiriliyor

Anavatanı Güney Amerika olan, şekerin 200-300 katı daha şekerli olan ve tatlandırıcı olarak kullanılan stevia bitkisi Türkiye'de ilk kez Karadeniz'de yetiştiriliyor.

Ordu Defterdarlığı Köprübaşı Vergi Dairesi Müdür Yardımcısı Ahmet Uçar, Eskipazar köyündeki fidanlığında stevia bitkisi yetiştirmeye başladı. Bitkinin tohumunu kargo vasıtasıyla Brezilya'dan getirdiğini belirten Uçar, fidanlığını kurduktan sonra çok değişik bitkiler yetiştirmek istediğini, internette sörf yaparken stevia bitkisini gördüğünü ve talepte bulunduğunu söyledi. Yüzyıllardan beri tatlandırıcı ve tedavi edici özellikleri nedeniyle kullanılan stevianın (şeker bitkisi) Japonya'da da 30 yılı aşkınbir süredir milyonlarca kişi tarafından tatlandırıcı ve gıda katkısı olarak kullanıldığını, bu bitkiden elde edilen özütün, kan şekerini düzenleyici etkileri olduğunun kabul edildiğini belirten Uçar, stevianın şeker hastaları için uygun olduğunu dile getirdi. Uçar, "Stevia normal şekerin 250-300 katı daha şekerli olarak algılanmaktadır. Bu nedenle bir tutam şeker bitkisi tozu, bir litre çay, kahve veya diğer içecekleri tatlandırmaya yeterli olmaktadır. Bu durumda stevia şeker hastaları için uygun bir bitkidir. Ben bu bitkiyi yetiştirip yan gelir yapmak istiyorum" dedi.
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.

Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.

Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.

Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.

Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.

Artık kendimi mutlu hissedemediğim ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim.

BENCİL OLDUĞUN İÇİN VAZGEÇTİM!

Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi. Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.

Bu yüzden ben de senden vazgeçtim...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

you stole the sun from my heart...

Manic Street Preachers - Journal For Plague Lovers



İngiltere’de kapağı fazla “ofansif” bulunduğu için dükkanlarda ancak poşet içinde satılmasına izin verilen bir albüm..

Zamanının politik ve düzgün okunduğunda ters köşeye yatıran şarkı sözlerini Richey Edwards bundan en az 14 sene önce yazdı. 14 sene önce... Yahoo, Ebay ortaya çıkıp Windows 95 sürümünü piyasaya verdiğinde, İngiltere başbakanı John Major muhafazakarların başına demir atıp, dünya nüfusu 5,674,380,000 kişiye ulaştığında ve Manic Street Preachers’ın bu esoterik elemanı ortadan kaybolup bir daha da kendisinden haber alınamadığında..

Grubun yanından ayırmadığı politik duyarlılığı, tabi ki göreceli aşk kavramına yaklaşımları ve bazı değerleri tekrar düşünmemizi sağlayacak iğneleyici sözleriyle uyumlu, alışık olduğumuz Manic Street Preachers melodilerinin hepsi bu albümde, Joural For Plague Lovers’da.

James Dean Bradfield, Nicky Wire ve Sean Moore hala kazandıklarının %25’ini, bir gün geri döner ümidiyle Richey Edwards’ın banka hesabına yatırıyor. Aslına bakarsanız bazen aldatılıyormuşuz hissine bile kapılıyoruz. Richey Edwards’ın bu sözleri daha dün yazmış olmadığını kim ispatlayabilir? Belki o da Syd Barret gibi annesinin bodrumunda gizleniyor ve bunu kimsenin bilmesini istemiyordur. Artık öldüğünün resmileştiği bir ortamda, gazetelerde yazdığı şarkı sözleri dahilik mertebesinde tartışılırken belki o çoktan yeni sözler yazmaya başladı bile. Yoksa böyle ezbere yaşamak daha mı kolay geliyor insana?

see yu

19 Ağustos 2009 Çarşamba

I reject this fuckin race,
I despise this fuckin place...

18 Ağustos 2009 Salı

slayer







9 Ağustos 2009 Pazar

hayat daha büyük

senden daha büyük

bu sadece bir rüyaydı!

17 Temmuz 2009 Cuma


-nasılsın?

-sensizim...

-ben de...

- sanırım yapabileceğimiz tek şey herkesin üzerine düşen bunalımı layığı ile yaşaması...

7 Temmuz 2009 Salı

Böylesine sıkıca saklandığımız için, birbirimizi tanıyamadığımızı düşünüyorum. Onun için yalnız yürüyorum... Ve seni, daha önce beni anlayan tek insanı düşünüyorum..

6 Temmuz 2009 Pazartesi


Ve 700 bin Doğu Afrikalı ölmek üzere!

Afrika’nın doğusunda baş gösteren kuraklık tüm şiddetiyle hüküm sürmeye devam ediyor. Son 50 yılın bu en etkili kuraklığı 11 milyon Doğu Afrikalı’yı etkiliyor. Kıtaya acil yardım ulaştırılmadığı takdirde 700 bin insan, açlık ve susuzluk nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Sınırlı sayıdaki otlaklar ve su kaynakları başında ise kavgalar başlamış durumda. Çiftlik hayvanlarının %70’inin telef olduğu Kenya’da onlarca insan, çıkan bu çatışmalarda hayatını kaybetti. Eğer şiddetli kuraklıkların vurduğu Afrika’nın imdat çağrısına bir an önce kulak verilmezse 10 yıl içerisinde 45 milyon çocuğun hayatını kaybetmesi bekleniyor.

29 Haziran 2009 Pazartesi

montla sıç



la

so where the bloody hell are you?















düş - üş


Kusursuz Dünya

Kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen, duy sesimi:
Bizleri, deli ve gezgin ruhları gözeten aziz kader, duy sesimi:
Kusursuz bir soyun ortasında duruyorum, en kusurlu olan ben, ki eksiğim çoktur.
Bir insanlık karmaşası, yolunu şaşırmış nesneler bulutu olan ben, sonlanmış dünyalar arasında gezer dururum - kusursuz insanlar arasında, ki yasaları sağlam, aşayiş berkemaldir. ki onların düşünceleri münasip, rüyaları muntazamdır. hayalleri defterde kayıtlıdır. Onların erdemi, ey Tanrı, ölçülüdür, biçilidir. Erdeme veya günaha uğramayıp da alacakaranlıkta dolanan sayısız şeyin bile defterde kaydı tutulur, saklanır. burada, günler ve geceler mevsimlere ayrılır ve şaşmaz kesinlikle yönetilir.
Yemenin, içmenin, uykunun, örtünmenin ve daha sonra tasalanmanın, hepsinin bir zamanı vardır. çalışmak, oynamak, meşk'etmek, raks'etmek ve sonra uzanmak, bunların da zamanı bellidir. filancayı düşünmek, falancayı derinden hissetmek, sonra düşünmeyi, hissetmeyi kesmek, bunların da zamanı ayrıdır. filanca yıldızın falanca ufukta yükselmesinden anlaşılır. komşular güler yüzle aldatılır. zerafetle hediyeler bahşedilir.övgüde ve sövgüde ihtiyatlı olunur; tek bir kelime bile yeter ruhu yıkmaya, bedeni tutuşturup kül etmek için bir nefes yeter. günün sonunda, bütün işler yapılıp bitirilince, eller güzelce yıkanır.sevmek, önceden kurulmuş bir düzene uyar. hoşça vakit geçirmenin usulü bellidir. tanrılara tapınmanın usulü vardır, iblislerin tuzağı maharetle savuşturulur. sonra bunların hepsi unutulur gider, bellek bütünüyle saf dışı kalmış gibi. hoşlanmanın gerekçesi olmalıdır, ince elenip sık dokunur. mutluluk tatlı tatlı yudumlanır, acılara asaletle katlanılır. sonra bardak boşaltılır, ertesi günün getirecekleri yeniden doldurabilsin diye.
bütün bu şeyler, ey Tanrı, basiretle yoğrulur, kararlılıkla doğrulur, selametle büyütülür, yasalar marifetiyle düzenlenir, akıl ile yönlendirilir, sonra da - yine önceden belirlenmiş usule göre - katl' ve defnedilir. bunların insan ruhu içindeki sessiz kabirleri bile, işaretli, numaralıdır.
burası kusursuz bir dünyadır, tastamam mükemmel bir dünya. aşkın mucizelerle dolu bir dünya, tanrının bahçesindeki en olgun meyve, kainatın temeli.

fakat, benim burda ne işim var ey Tanrı? emeline varamamış tutkunun yemyeşil tohumu olan ben, ne batıya ne doğuya koşmayan deli fırtına, yanmış kül olmuş bir gezegenin şaşkın parçası olan ben? duy sesimi, ey kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen! cevap ver:
neden buradayım?!

Halil Cibran ( khalil gibran)

Bir düş müydü?

Onu delice sevmiştim!

İnsan neden sever? İnsan neden sever? Ne tuhaf insanın dünyada sadece tek varlığı görmesi, zihninde sadece tek bir düşünce, kalbinde tek bir tutku ve dudaklarında tek bir isim olması. Sürekli olarak üste çıkan, bir pınardaki su gibi ruhun derinliklerinden dudaklara yükselen bir isim, insanın durmadan tekrarladığı, aralıksız, her yerde, bir dua gibi fısıldadığı bir isim.

Size hikayemizi anlatacağım, çünkü sevdanın her zaman aynı olan bir hikayesi vardır. Onunla karşılaştım ve onun yumuşaklığıyla, okşamalarıyla, kollarının arasında, onun sözleriyle yaşamaya başladım; ondan gelen her şeyle öylesine sarılıp sarmalanmış, bağlanmış ve soğnulmuştum ki artık yaşlı dünyamızda gece mi gündüz mü olduğuna, ya da canlı veya ölü olup olmadığıma aldırmıyordum.

Sonra öldü. Nasıl mı? Bilmiyorum; artık hiçbir şey bilmiyorum. Ama bir akşam eve sırılsıklam geldi, çünkü şiddetli bir yağmur yağıyordu ve ertesi gün öksürmeye başladı, bir hafta sonra yatağa düştü. Ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum, ama doktorlar geldi; yazdılar ve gittiler. İlaçlar alındı ve bir takım kadınlar bunları ona içirdi. Elleri ateşliydi, alnı yanıyordu, gözleri parlak ve üzgündü. Onunla konuştuğumda bana yanıt verdi, ama ne dediğini hatırlamıyorum. Her şeyi unuttum, her şeyi, her şeyi! Öldü o, öldü ve ben onun ince, zayıf iç çekişini çok iyi hatırlıyorum. Hemşire; “Ah! dedi ve anladım, anladım.

Artık hiçbir şey bilmiyordum, hiçbir şey. “Eşiniz mi?” diyen bir papaz gördüm ve bana sanki onu aşağılıyormuş gibi geldi. Öldüğü için artık hiç kimsenin bunu söylemeye hakkı yoktu ve papazı geri çevirdim. Çok nazik ve şefkatli bir başkası geldi ve benimle onun hakkında konuştuğunda gözyaşlarına boğuldum.

Cenaze hakkında bana danıştılar, ama dediklerinin hiçbirini hatırlamıyorum, tabutu ve onu tabutun içine çivilerlerken çekicin sesini anımsadığım halde.

Gömüldü! Gömüldü! O! O bir çukura! Birileri geldi… kadın arkadaşlar. Bir bahane uydurup kaçtım. Koştum, sokaklarda yürüdüm, eve gittim ve ertesi gün bir yolculuğa çıktım.

Dün Paris’e döndüm ve odamı yeniden gördüğümde –odamızı, yatağımızı, mobilyalarımızı, ölümden sonra bir insanın yaşamından geriye kalan ne varsa her şeyi- öylesine vahşi bir keder saldırısına uğradım ki, pencereyi açıp kendimi sokağa fırlatasım geldi. Bu eşyalar arasında, onu içine almış ve korumuş olan, fark edilemez çatlaklar arasında onun, derisinin ve nefesinin binlerce atomunu bulunduran duvarlar arasında daha fazla duramazdım. Dışarı çıkmak için şapkamı aldım ve tam kapıya yaklaşırken, her gün dışarı çıkarken kendine baştan aşağı bakabilmek, ufak çizmelerinden bonesine kadar, tuvaletinin iyi görünüp görünmediğini, yerinde ve güzel olup olmadığını görmek için oraya koyduğu büyük aynanın önünden geçtim.

O kadar sık yansıdığı aynanın hemen önünde durdum … o kadar sık, o kadar sık ki, onun yansıması içine işlemiş olmalıydı. Gözlerim onu tamamen içeren ve onu benim kadar, benim tutkulu bakışlarım kadar sahiplenen aynaya –o düz, derin, boş cama- takılmış halde, titreyerek duruyordu. Sanki o aynaya aşık gibi hissettim kendimi. Dokundum, soğuktu. Ah, hatıralar! Keder verici ayna, yanan ayna… insanların böyle işkence çekmesine neden olduğu için korkunç ayna! Ne mutlu kalbi içindeki her şeyi unutan, ondan önce geçen her şeyi, orada kendine bakmış veya muhabbetinde, sevdasında yansımış her şeyi unutmuş olan kişiye. Nasıl da acı çekiyorum!

Bunu bilmeden, bunu istemeden çıktım ve mezarlığa gittim. Onun sade mezarını buldum, üzerinde şu sözler yazılı beyaz bir mermer haç:

Sevdi, sevildi ve öldü.

Orada, aşağıda, çürümüş! Ne korkunç! Alnımı toprağa yaslayıp ağladım ve orada uzun bir süre durdum, uzun bir süre. Sonra havanın karardığını gördüm ve tuhaf, delice bir istek, ümitsiz bir aşığın isteği kavradı beni. Geceyi, son geceyi, mezarının üzerinde ağlayarak geçirmek istedim. Ama görülür ve çıkartılırdım. Nasıl ayarlayacaktım? Kurnazlaştım ve o ölüler kentinde dolaşmaya başladım. Yürüdüm de yürüdüm. Ne kadar da küçük bu kent, diğeriyle, içinde yaşadığımız şehirle karşılaştırıldığında. Yine de ölüler sayıca yaşayanlardan ne kadar fazla. Aynı zamanda gün ışığını gören, pınarlardan su ve bağlardan şarap içen, ovalardan ekmek yiyen dört kuşak için yüksek evlere, geniş caddelere ve daha fazla yere ihtiyacımız var.

Ama ölülerin bütün kuşakları için, bize kadar inmiş olan o insanlık merdiveni için, neredeyse hiçbir şeye gerek yok, neredeyse hiçbir şeye! Toprak onları alır ve unutuluş onları yok eder. Elveda!

Aniden mezarlığın sonunda, en eski kısmında uzun zamandır ölü olanların toprakla karıştığı, haçların kendilerinin çürümüş olduğu, muhtemelen yarın yeni gelenlerin konacağı kısımda olduğumu anladım. Bakımsız güller, güçlü ve siyah selvilerle doluydu. İnsan etiyle beslenen, umutsuz ve güzel bir bahçe.

Yalnızdım, yapayalnız. Böylece yeşil bir ağacın altına çömeldim ve kendimi kalın ve koyu renkli dalların arasında tamamen gizledim. Gemisi batmış birinin bir kalasa tutunması gibi, bir ağaç gövdesine sarılarak bekledim.

Hava bir hayli karardığında sığınağımı terk ettim ve o ölü insanlarla dolu toprakta yumuşak, yavaş ve sessizce yürüdüm. Uzun bir süre etrafta dolandım, ama onun mezarını yeniden bulamadım. Kollarımı uzatıp, ellerim, ayaklarım, dizlerim, göğsüm ve hatta başımla mezarlara çarparak, onunkini bulamadan ilerledim. Yolunu arayan kör bir adam gibi el yordamıyla yürüdüm; taşlara, haçlara, demir çitlere, madeni çelenklere ve solmuş çiçek demetlerine dokundum! İsimleri, parmaklarımı harflerin üzerinde gezdirerek okudum. Ne gece! Ne gece! Onu yeniden bulamıyordum.

Ay yoktu. Ne gece! İki mezar arasındaki o dar yollarda dehşet verici şekilde ürkmüştüm. Mezarlar! Mezarlar! Mezarlar! Sadece mezarlar! Sağımda, solumda, önümde, çevremde, her yerde mezar vardı. Birinin üzerine oturdum, çünkü daha fazla yürüyemeyecektim; dizlerime öylesine güçsüzdü. Kalbimin atışını duyabiliyordum… ve başka bir şey daha duydum. Ne? Şaşırtıcı, isimsiz bir ses. Zifiri gecede mi, yoksa giz dolu toprakta, insan cesetleriyle tohumlanmış toprakta mıydı? Etrafıma bakındım, ama orada ne kadar kaldığımı söyleyemem; dehşet, soğuk ve korkuyla donup kalmıştım, bağırmaya hazır, ölmeye hazır bir şekilde.

Üzerinde oturduğum mermer parçası kıpırdıyormuş gibi geldi bana. Kesinlikle kıpırdıyordu, yukarı kaldırılıyordu sanki. Yandaki mezarın üzerine sıçradım ve gördüm, evet, kesinlikle daha demin terk ettiğim taşın yukarı kalktığını gördüm. Sonra ölü ortaya çıktı, çıplak bir iskelet, eğik sırtıyla taşı yukarı itiyordu. Hava zifiri karanlık olduğu halde onu oldukça net gördüm. Hacın üzerinde şöyle yazıyordu;

Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant yatmaktadır. Ailesini severdi, nazik ve saygıdeğerdi ve Tanrı’nın lütfuyla öldü.

Ölü adam da mezar taşına yazılmış olanları okudu; sonra yoldan bir taş aldı, küçük, sivri bir taş ve harfleri dikkatle kazımaya başladı. Bunları yavaşça yok etti ve gözlerindeki boşluklarla kazınmış oldukları yere baktı. Sonra, bir zamanlar işaret parmağı olan kemiğin ucuyla, oğlanların fosforlu bir kibritin ucuyla duvarlara çizdikleri satırlar gibi parlayan harflerle şunları yazdı;

Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant istirahat etmektedir. Zalimliğiyle babasının ölümünü çabuklaştırdı, çünkü mirasına konmak istiyordu, karısına işkence etti, çocuklarına acı çektirdi, komşularını aldattı, soyabildiği herkesi soydu ve sefil bir şekilde öldü.

Ölü adam yazmayı bitirince, yaptıklarına bakarak kıpırdamadan durdu. Arkama dönünce bütün mezarların açılmış, içlerinden ölü bedenlerin çıkmış olduğunu ve hepsinin mezar taşlarına akrabaları tarafından yazılmış satırları yok ederek, bunların yerine gerçekleri yazdığını gördüm. Hepsinin komşularına acı çektiren, kötü niyetli, namussuz, iki yüzlü, yalancı, çapkın, belalı, kıskanç insanlar olduklarını, çalmış, dolandırmış, her türlü onur kırıcı, her türlü iğrenç hareketi yapmış olduklarını gördüm. O iyi babaların, o sadık eşlerin, o fedakar oğulların,o iffetli kızların, o dürüst tüccarların, ulaşılamaz denilen o erkek ve kadınların hepsi aynı anda, ebedi ikametgahlarının sınırında, yaşarken herkesin haberdar olduğu veya habersizmiş gibi gözüktüğü gerçeği, korkunç ve kutsal gerçeği yazıyorlardı.

Onun da mezar taşına bir şeyler yazmış olması gerektiğini düşündüm; artık hiç korku duymadan, yarı açık tabutlar arasında, cesetler ve iskeletler arasında koşarak, hemen bulacağımdan emin şekilde, ona doğru gittim. Hemen tanıdım onu, sarılmış kumaşla kaplı yüzünü görmeden de; ve kısa bir süre önce;

Sevdi, sevildi ve öldü

kelimelerini okuduğum mezar taşında, şimdi şunları gördüm;

sevgilisini aldatmak için bir gün yağmurda dışarı çıktığında üşüttü ve öldü.

Görünüşe göre beni, sabahleyin, mezarın üzerinde baygın yatarken bulmuşlar.

Guy de Maupassant

27 Haziran 2009 Cumartesi

Pire

Bak şimdi şu pireye; bak da gör işte,
Benden esirgediğin ne denli küçük bir şey.
Benim kanımı emmiş, sıra gelmiş seninkine;
İki kan karışmış bile şu anda bu pirede.
Sence de, ne günah sayılır bu, ne ayıp, değil mi;
Ne de kızlığın elden gitti yani şimdi?
Oysa şu pire, kur falan yapmadan alıyor alacağını,
Şişiyor işte zevkten, birleştirirken iki kanı.
Yazık ki, biz beceremedik bir türlü şu kadarını.

Ah yapma, kıyma üç cana birden bir pirede;
Evlenme bir yana, daha da öte geçtik biz o pirenin bedeninde.
Bu gördüğün pire hem sensin şimdi, hem benim,
Hem de zifaf yatağımız, nikâh mabedimiz bizim.
Ailelerimiz, ve sen, karşı çıksanız da, buluşmuşuz,
Bu kapkara canlı duvarlar arasına kapanmışız.
Âdettendir diye beni öldürmek isteyebilirsin ama,
Hiç değilse kendinin katili olma,
Üç cinayetle üç günahın vebalini alma.

Yaptın yapacağını zalim, lafı ağzıma tıkadın;
Zavallının kanıyla tırnağını kızıla boyadın.
Senden bir damla kan emmiş olmaktan öte,
Suçu var mı şu pirenin şimdi, söyle?
Ama, haklı çıkmanın gururu okunuyor yüzünde;
Diyorsun ki, ne sende halsizlik var, ne bende.
Çok doğru; korkuların ne kadar boşmuş anlamışsındır herhalde!
İşte, şu pirenin ölümü senin canından ne götürdüyse,
Kaybedeceğin onur da o kadar, bana "Evet," demekle.

John Donne

***muhteşem ötesi. tuttum bu şiiri.

21 Mayıs 2009 Perşembe

butterflies and hurricanes

Change everything you are
And everything you were
Your number has been called
Fights and battles have begun
Revenge will surely come
Your hard times are ahead
Best, you've got to be the best
You've got to change the world
And use this chance to be heard
Your time is now
Don’t let yourself down
And don’t let yourself go
Your last chance has arrived

butterflies and hurricanes - muse

showbiz

controlling my feelings for too long
controlling my feelings for too long
controlling my feelings for too long
controlling my feelings for too long
forcing our darkest souls to unfold
forcing our darkest souls to unfold
pushing us in to self destruction
pushing us in to self destruction
they make me
make me dream your dreams
and they make me
they make me scream your screams
trying to please you for too long
trying to please you for too long
visions of greed you wallow
visions of greed you wallow
visions of greed you wallow
visions of greed you wallow
controlling my feelings for too long
controlling my feelings for too long
and forcing our darkest souls to unfold
and forcing our darkest souls to unfold
pushing us in to self destruction
and pushing us in to self destruction
they make me
and they make me
make me dream your dreams
and they make me
they make me scream your screams
ohh

showbiz-muse lyrics

29 Nisan 2009 Çarşamba

jilet yiyen kız

o kızı nerede nasıl görsem
aklımı başımdan alır ağzı
saçları şıra köpüğü desem
kaşları bıçak izi kırmızı

yakut pulları mı? bu ne görkem
kanlı gözbebeklerindeki yazı
beni nasıl büyüledi bilmem
kirpikleri örümcek kırmızı

kızıl demirden bir ünlem
salınması yangın yalnızı
korkmasam öpmeye eğilsem
dişleri elektrik kırmızı

çarpılmışım başım sersem
sevdim jilet yiyen kızı
göğsündeki kumrulara değsem
gagaları zehirli kırmızı

gece gündüz tek düşüncem
kasıklarımdaki ince sızı
artık kimseyle sevişemem
anladım sevişmek kırmızı

jilet yiyen kız merih'li gecem
birlikte bulacağız belâmızı
sonumuz kuşkusuz cehennem
kırmızı kırmızı kırmızı

attila ilhan

spor arabalar :p

Saleen S7



Şirket Genel Merkezi: Troy, Mich.

Özellikleri: Saleen S7'nin Amerika içerisinde üretilmiş ilk süper araba olduğu söyleniyor. Firmanın kendine olan güveni aracın şu özelliklerinden kaynaklanıyor; azami 200 mph, 750 beygir gücü, 0'dan 60 mil/saat hıza 2.8 saniyede ulaşma.

Fiyatı: $550,000 ve üstü

Spyker C8 Aileron




Şirket Genel Merkezi:Zeewolde, Hollanda
Özellikleri: 400 beygir gücü motora sahip Aileron'un azami sürati 187 mph ve 60 mph'a 4.5 saniyede ulaşıyor. Uzaktan kumandalı, elektrikle çalışan, tek menteşeli ve eğimli kapıları, tamamen deri kaplama iç yüzey, deri süslemeli bagaj.
Fiyatı: $246,000 ve üstü
Fisker Karma


Şirket Genel Merkezi: Irvine, Calif.
Özellikleri: Şarjlı spor araba Fisker Karma ilk 50 mil boyunca fosil yakıt tüketmiyor ve bunu aşan uzaklıklarda ise hibrit araç teknolojisi kullanıyor. 60 mph hıza 6 saniyeden daha az bir sürede çıkabilen aracın azami sürati 125 mph. Bu araç isteğe bağlı olmak üzere araç parkedildiğinde arabayı şarj eden ya da kabini soğutan tavana yerleştirilmiş tam boy güneş enerjisi panelleriyle geliyor.

Fiyatı: $87,900

Mitsubishi iMiev


Şirket Genel Merkezi: Tokyo, Japonya

Özellikleri: Mitsubishi iMiev'i (Mitsubishi Innovative Electric Vehicle) Birleşik Devletler piyasasına 2012'den önce sürmek için Portland General Electric ile anlaştığını duyurdu. Bu mini araba tam olarak şarj edildikten sonra 80 mil kadar yol katedebiliyor. Lityum-iyon pillerinin şarj süresi ise standart koşullar için 13 saat civarında.

Fiyatı: $30,000
Roewe MGTF


Şirket Genel Merkezi: Şangay, Çin
Özellikleri: Roewe'nin üstü açılabilen spor arabası üretimi İngiltere'de 2010 yılında yeniden üretime geçecek ve Mazda MX-5 Miata ve Wolkswagen Eos'a rakip olacak gibi gözüküyor. Şangay Otomotiv Sanayi Şirketi tarafından üretilecek araç (Aynı şirket 2005'ten bu yana MG-Rover üretimini gerçekleştiriyor) Roewe 550 Sedan temel alınarak şekillendirilmiş.
Fiyatı: Açıklanmamış
SEAT Leon Style Ecomotive



Şirket Genel Merkezi: Martorell, İspanya

Özellikleri: İki kapılı Leon Style EcomotiveTDI daha çok doğa dostu özellikler üzerine yoğunlaşmış. Dizel parçacık filtresi ve her hız için aracın tükettiği yakıt ve doğaya saldığı gazlar için göstergelere sahip olan araç sürücüyü daha az yakıt tüketimine yönlendiren eklentilerle donatılmış. Düşük dirençli lastikler sayesinde daha aerodinamik bir yapı kazanan araç sadece bir galon yakıtla 62 mil yapıyor.

Fiyatı: $19,285

Leblanc Mirabeau
Şirket Genel Merkezi: Wetzikon, İsviçre
Özellikleri: Jet görünümlü bu araç Le Mans standartlarında fakat yine de trafiğe çıkma izni var. Azami süreti 230 mph olan araç 700 beygir gücünde. İki kişilik oturma alanı, ve açılabilir tabana sahip olması belirgin özelliklerinden.
Fiyatı: $703,000

19 Nisan 2009 Pazar

prince of persia


17 Nisan 2009 Cuma

Vahşi Zevkler

SAVAŞ hakkında;

...bugün değilse bile yarın gerçekleşecek olan insan kırımına hepimiz çağrılacağız.

Yahudilerin, Yunanlıların, Romalıların kendi bağımsızlıklarını, insanları kırarak korumaları, öteki halkları egemenlikleri altına almaları anlaşılır bir şeydir, çünkü bu ulusların herbiri kendisinin Tanrı'nın sevgili, iyi ve seçilmiş halkı olduğuna kesin olarak inanıyordu, öteki halklar ise filistinli ya da barbardılar.

Ortaçağ insanları hatta geçen yy.'ın sonunda, bu yy'ın başında yaşamış insanlar da yine aynı inancı taşımış olabilirler. Ama bizler, tüm kışkırtmalara rağmen buna inanamayız.

Tolstoy- Vahşi Zevkler kitabının giriş kısmından

vahşi zevkler


kaos

Ben Afrika'da kanat çırpan kelebeğin
Kuzey Amerika'da yarattığı kasırgayı istiyorum
Ben kaos istiyorum!

15 Nisan 2009 Çarşamba

Bir gün bana demiştin ki, Bırakma elimi, korkuyorum
İşte elini elimde tutuyorum
Buz gibisin.
..
..
..
Yeter artık
Ölenle ölünmez.

satılık değiliz, bunu böyle biliniz

Faili meçhul olduk hepimiz
Kesildi dilimiz kesildi sesimiz
Nereye kadar daha gideceksiniz?
Satılık değiliz bunu böyle biliniz

Kimleri kestiniz kimleri yediniz?
Sandınız ki bizi iyi yemlediniz
Nereye kadar daha gideceksiniz?
Satılık değiliz bunu böyle biliniz

''Giydiğiniz şeyler uymadı bize beyler''
Diye sokakları bile dar ettiniz
Nereye kadar daha giydireceksiniz?

Sarmış akbabalar leşlerimizi
Toplayalım artık kendimizi
Nereye kadar daha dinleyeceksiniz?

Nereye kadar daha neremizi(!) vereceğiz?
Satılık değiliz bunu böyle bildiriniz

Kimlere kefil ettiler acaba bizi
Kimlere sundular kellemizi?
Kimler bekliyor son nefesimizi ya da
Kimlere sattılar acaba bizi?

Nereye kadar daha neremizi(!) vereceğiz?
Satılık değiliz bunu böyle bildiriniz!

Manga- kapkaç şarkı sözleri

30 Mart 2009 Pazartesi


24 Mart 2009 Salı

vurdun.. kanıma girdin.. itirazım var

ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
....
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.

emperyal oteli'nden - attila ilhan

17 Mart 2009 Salı

acımsı

yalvarırım sana
yalvarırım beni sevme
ben
balıkçı meyhanelerinde sevgiyi aramış
orospu kucaklarında bulmuş kişiyim
yalvarırım sana
beni sevme

Çetin Selçuk

yönsüzler

benim ellerim vardır
benim ellerimde on tane parmak vardır
bilmezsiniz siz onları
on parmağım da birbirinden salaktır
imkansızdır parmaklarım benim
bilmezsiniz
hoyrat sıcaklar terletir
hoyrat güzeller ağlatır parmaklarımı
siz benim parmaklarımı bilmezsiniz
ellerimi görseniz korkarsınız
ah derim serseri parmaklarım ah
gülerler
eşşek parmaklarım derim
titremeyin
gülerler
gülmeyin derim ağlamayın terlemeyin
titremeyin eşşek oğlu eşşekler
beni deli etmeyin

Çetin Selçuk

kaygusuz

kalbine sustalı girsin
kezzapla yakılsın gözlerin
parça parça et kessinler vücudundan
duyma
ve terkedildiğinde
terkedildiğinde sakın ağlama.

Çetin Selçuk(**)

**şiirleriyle ilgimi çekmeyi başarabilen şair :)

12 Mart 2009 Perşembe

Tüm bunların uzağında yalnız olma dileği:
Gökyüzü kararsa da davet kartlarıyla
Uysak da beynimize kazınmış buyruğuna, sevişmelerin
Gönderin altında çekilse de aile resimleri-
Tüm bunların uzağında yalnız olma dileği.

Tüm bunların gerisinde, unutmak istediğidir kabaran:
Sanatsal gerilimlerine rağmen takvimlerin,
Hayat sigortasının, masabaşı bereket dansının,
Pahalı tiksincine rağmen ölümden bakışların-
Tüm bunların gerisinde unutmak isteğidir kabaran.

Philip Larkin

10 Mart 2009 Salı


Ayışığında oturduk
Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni

cemal süreya

G-üvercinka-DIN

...
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
...

cemal süreya

7 Mart 2009 Cumartesi

massacre


28 Şubat 2009 Cumartesi

A. Alvarez - İntihar / Kan Dökücü Tanrı kitabının önsöz'ünden

Okuldayken her zaman şakayla karışık intihardan söz eden, üstü başı dağınık, çok tatlı bir fizik hocamız vardı. Kocaman kafasını çevreleyen yumuşak, gri bukleleri, yüzünden hiç eksilmeyen tatlı bir gülümsemesi ve kırmızı geniş yüzüyle ufak tefek bir adamdı. Okuldaki diğer hocaların aksine, Cambridge'de tezini pekiyi dereceyle verdiği söylenirdi. Bir gün ders sonunda, boğazını kesmeye karar veren birinin torbayı kafasına geçirirken çok dikkatli olması gerektiğini, yoksa arkasında kötü bir pislik bırakabileceğini söyledi.
Sonra zil çaldı, hep birlikte öğle yemeğine çıktık. Fizik hocası bisikletle evine gitti, başını bir torbaya soktu ve boğazını kesti. Pek fazla pislik yoktu. Korkunç etkilenmiştim.

Bizden Sonra Kan Dökücü Tanrı

Tanrı Teczatlipoca gerçek bir tanrıydı; gözle görülmez ve aynı anda her yerde bulunabilir; gökyüzünde; yeryüzünde, ölülerin evinde... Yeryüzündeyken insanları savaşa kışkırttı, aralarında düşmanlık yaratttı ve anlaşmazlık çıkardı ve büyük bir acı ve üzüntüye neden oldu. İnsanları birbirine düşürdü, onlarda birbirleriyle savaştılar ve bunun için ona '' her iki tarafında düşmanı'' dediler.

Dünyanın gidişatını yalnız o bilirdi, bolluk ve zenginlik yalnız ondan gelirdi ve istediği zaman geri alırdı; zenginlik, bolluk ve ün, cesaret ve yetki,gurur ve onur verdi ve istediği zaman geri aldı. Bunun için korkuldu,kutsandı, çünkü hem erinç hem de lanet ondan gelirdi.

23 Şubat 2009 Pazartesi

bir sana bir de bana

bulutların üstünden bıraktım ben kendimi
sonunu düşünmeden duygular sarınca beni
gizlice tuttum elini
yüzüne baktım usulca
gözlerin fısıldadı ahh
mutluluğu yavaşça
çiçeklerin kokusu
dalgaların şarkısı
rüzgarın fısıltısı
bir sana bir de bana

bahçede hanımeli
gökyüzünde yıldızlar
yağmurun narin sesi
şimdi bir anlamı var
aşk nasılda kırılgan
sus dedim ama olmadı
kalbimden ismin geçti ahh
kimseler duymadı

bir sana bir de bana- baba zula

babasız kızlar balosu

babamız bizi sevmedi sevmedi sevmedi
babamız bizi sevmedi çirkiniz çirkiniz

baba zula- babasız kızlar balosu

özgür ruh

dört duvar arası kapanmaz ki sendeki özgür ruh
ölünce parçalanmaz ki bendeki özgür ruh
sevişe sevişe azalmaz ki tendeki özgür ruh
kopyalayarak çoğalmaz ki gendeki özgür ruh

baba zula- özgür ruh

22 Şubat 2009 Pazar

prag operası


prag, charles köprüsü


prague


yapılabilicek en büyük saygısızlıktı
duygulara yapılan saygısızlık!
affedilemez
unutulamaz

21 Şubat 2009 Cumartesi