31 Ocak 2009 Cumartesi

yalnız başına yürü,kemiklerine kadar çıplak

sadece senin bana biraz daha yakın olmanı istiyordum,
içimdeki aşkı hissedebilmen için.
bana sırtını döndün,
sen diğer yola bakıyordun.
senin için akan gözyaşlarımı göremedin.
seni sadece kollarımla sarmak istiyordum
ve benimle birlikte burada yatmanı.
sen arkanı dönüp, benden uzaklaşmak istedin.
kalbimi çıkarıp attın.
eğer burada kalabilseydik neler olurdu?
"Biz" çok güzel olurduk.
dünyayı dolaşır, gökyüzünde uçardık.
en derin denizlerde yüzerdik.
ama sen bende hiçbir şey göremedin.
sen benimkinden çok farklı bi yola saptın.
belki şimdi içimdeki herşeyi görebileceksin.
üzgünüm, herşey bu şekilde olmak zorunda olduğu için.
gözlerin, gülüşün..
artık kahkaha yok.
biz vardık.
Artık yokuz...

Yalnız başına yürü. kemiklerine kadar çıplak.
Bir başka güne kadar, başka bir tane bulacağım, gözlerimin ötesini görebilen.

the deepest of all hearts - my dying bride lyrics

my shamanic dream



I See Deserts On My Flight
I See Dragons In The Glowing Night
The Tigers Of Eternity
Universal As Light

I See
The Desert Queen
I Live
My Shamanic Dream

I Sail My Ship To Sunset Skies
Through The Red Feverous Night
I Leave Behind All Misery
On The Sinking Shore Called Past

The Night Turns To Day
I See The Opening Morn
When I Awake
To Face Reality

betray my secrets - my shamanic dream lyrics

30 Ocak 2009 Cuma

iyi dayanıklılıklar sayın ve sevgili cam

29 Ocak 2009 Perşembe

'' Çıldırmış olmalıyım. Bu sözcükleri uykumda duyuyorum ve her duyduğumda boğazımın gerisinde bir yerde, gırtlağın burunla birleştiği noktada - hani o korktuğunuz da kuruyan bölgede- kumru gibi dem çekiyorum. Sizi yaşadığımız yere götürebilmek için çıldırıyorum...''

Fiili Livata ( Anal seksüalizm, koit anal, pederasti, sodomi)


Cinsel ilişkide anüs'ün (makatın) kullanılmasıdır. Kutsal yapıtlar geçmişte Sodom ve Gomore kentlerinde yaşayan insanların bu tür ilişkide bulunmayı daha çok yeğledikleri ve Tanrı'nın gazabına uğrayıp, yok edildiklerini açıklamaktadır.
Tarihin her döneminde rastlanan bir sapık cinsel ilişki türüdür. SOCRATES, PLATON, Büyük FREDERIC, Paul VERLAINE, WAGNER, Oscar WILDE, SAINT- SAENS, SHAKESPEARE, MICHEL ANGELO,B.CELLINI gibi bir çok tanınmış kişinin aynı zamanda birer sodomist olduğu bilinmektedir.

Amfetamin


Tablet ya da beyaz toz halinde bulunur. Ağızdan alınabilir, damar yoluyla kullanılabilir. Amfetamin, ülkemizde uyarıcı, zihin açıcı olarak bilinmektedir. Amfetamin, performans arttırıcı ve keyif verici etkilerinden dolayı kullanılmaktadır. Sınavlara hazırlanan öğrencilerde, uzun yol şoförlerinde, zamanında yetiştirilmesi gereken işleri olan kişilerde kullanımına sıklıkla rastlanır. Amfetamin alımını takiben şizofreni benzeri bir tablo gelişebilir.

Kalp damarlarının tıkanmasına, beyin damar hastalıklarına, hipertansiyon ve bağırsakların oksijensiz kalmasına neden olur.

28 Ocak 2009 Çarşamba

rein raus

ben biniciyim,
sen de atsın.
ben tırmanırım.
sen de inlersin.
sana fısıldarım
bir iğnenin gözündeki fil
içeri, dışarı!
daha derine,
daha derine.
söyle! Yüksek sesle söyle!
daha derine, daha derine.
derinin içinde iyiyim.
ve bin fil parçalanır.
yolculuk kısa sürdü, üzgünüm
şimdi inmem lazım,
vaktim yokbaşka atlara gitmeliyim
sürülmeyi bekleyen

:p ( sexual) bi şarkı,

rammstein - rein raus
sizler ki benim en büyük yanlızlığımsınız
o, şiddetle çözüldüğüm yağmur gecelerinde
tek başıma
yorulduğum
ihanet replikleri...

küçük iskender

amour

aşk vahşi bir hayvandır.
sizi soluklar sizi arar.
kırık kalplerin üzerine yuva kurar.
ve öpücükler ve mumlar olduğunda avlanmaya gider.
sıkıca dudaklarınızı emer
ve kaburganıza doğru tüneller kazar.
hafifçe kar gibi bırakır.
önce sıcak tutar sonra soğuk sonunda canınızı yakar.

aşk,aşk..
herkes seni evcilleştirmek ister.
sonunda dişlerinin arasına yakalanırlar.

aşk vahşi bir hayvandır.
ısırır tırmalar ve bana doğru adımlar atar.
binlerce kolla beni sıkıca tutar
ve beni aşk yuvasına sürükler.
beni tamamen yiyip bitirir.
ve yıllar sonra beni kusmaya çalışır.
hafifçe kar gibi bırakır.
önce sıcak tutar sonra soğuk
sonunda canınızı yakar.

aşk vahşi bir hayvandır.
onun tuzağına düşersiniz.
gözlerinizin içine gözlerini dikip bakar.
bakışı sizi vurduğunda tılsım bağlar.

lütfen lütfen bana zehir verin...

Amour - Rammstein lyrics çeviri
seni çok mu yanlız bıraktılar sevgilim?

27 Ocak 2009 Salı

ve ben asla umursanmayan biri olamam

senin için ölürüm
seni sadece yanımda hissetmek için ölürüm
benim olduğunu bilmek için

senin için ağlayacağım
yaralarını gözyaşlarımla yıkayacağım
ve korkularını boğacağım

ruhumu kusursuz ve gerçek bir şey için satacağım
senin gibi

gittiğim her yerde senin yüzünü görüyorum
her konuştuğumda senin sesini duyuyorum

senin için yanarım
bıçağı sokup kalbimi kanatırım
onu parçalara ayırırım

senin için yalan söylerim
senin için yalvarırım ve çalarım
senin için ellerimin ve dizlerimin üzerinde sen görene kadar sürünebilirim
sende benim gibisin

kaçırdığım tüm aşkların kutsallığını bozarım
yaşadığım tüm acıları bir kenara atarım
bana inanacaksın
ve ben asla umursanmayan biri olamam

senin için ölürüm
senin için öldürürüm
senin için çalarım

sana inanıyorum
senin için ölürüm

garbage- i would die for you levi versiyonu

özgürlük paylaşılmaz

zavallı sevgilim benim.bilsen sana ne kadar acıyorum. bir iki yalanla, yapaylığınla gerçek yüzünü saklayıp,sonradan öldürücü bir böcek halini aldığın için sana acıyorum.
ben...nereye kadar...dayanırım...hiç..bilmiyorum...
---
milyonlarca insanın içinde koca hiçlik olmanın duygusun bulmaya çalışıyorum.annemin benim için yaptığı bok çeyizleri, kadınların sahiplerini düşünüyorum.
---
mesleğimi sevmiyorum.hayatımın sonuna kadar bu sıçtığımın mesleğini sürdürmek istemiyorum.
---
tüm filmlerin, tüm salak dergilerin canı cehenneme...yalancılar...
---
bir sembol, bir eşya, anlamsız bir ad olmayı zamanla kabullenmek..
---
hiçbir erkek ayaklarıma kapanacak kadar alçalamazdı.
---
kadın olman seni erkeklerden farklı kılmaz.
---
hâlâ öğrenemedin mi? burası cennet değil, dünya. Dünyada yalan söylenir, kalp kırılır ve bencil olunur.
bencillik mi istiyorlar?
ben size bencilliği gösteririm.
---
siz hazır yemeklerin özgürlük koktuğunu da bilmezsiniz.
---
hormon kurbanı
---
fatalist herif
---
özgürlük paylaşılmaz.
---
Kucakla beni sevgilim, öp, haydi!
Durma, beklersen aşk biter.
---
oya şeneldir- çünkü onlar kadın adlı kitaptan sevdiğim cümleler
kitap fazla feminist olarak nitelendirilsede, gerçekleri anlatıyor,çok yazık ki dünya kitapta anlatılanlarla çepe çevre sarılmış durumda,okumanızı tavsiye ediyorum, özellikle evlenmeyi düşünen tipler okusun, ben şahsen evliliği asla düşünmeyen biri olarak(arada bi sevgi ölçme aracı olarak bu bi evlenme teklifimi gibi boktan espiriler yapsamda), bi kere daha ne kadar doğru karar verdiğimi anladım, çünkü anlatılanlar gerçek, salt feminist yaklaşımlar değiller

26 Ocak 2009 Pazartesi

derin öppücük


bu gözyaşları için artık çok geç

işlediğine inandığı günahın hayallerine sızmasına tahammülü yoktu, hayallerinin bile yakalanacağından korkuyordu.
-----

zaman zaman kendini çok güçsüz hissettiğinde birinin kendisine şefkat göstermesini arzulasa da bunun hayatının içinde sürekli bulunmasını istemezdi, saki içinde bir şey katılaşmış,ruhu yanlış kaynamış bir kemik gibi çoktan çarpılmıştı; sadece neyi kaybettiğini görmüş, gizlice, adını bile koyamadan, neyi özlemiş olduğunu hissetmişti..
-----
tapınır gibi sevişiyor, sevişirkende seviştiği kadının bütün bedenine, her parçasına uzun uzun tapındığını hissettiriyordu.
----
tartışmaları,...'ın bilinçdışı bir öfkeyle kırbaçladığı bir kurt köpeği gibi vahşileşmeye ve bir otel odasında açılmış bir bavuldan rastgele çıkartılan parçalar gibi ortak geçmişlerinin orasından burasından çekilip çıkarılan,onların hatırlanmasıyla can acıtan bir hesaplaşmaya dönüşmeye başlamıştı.
----
Büyük, geniş bir deniz gibi yaşıyordu.
Herkes suyun üstünü görüyordu,ama asıl hayatı derinlerde, kimsenin görmediği, bazen kendisinin bile izlemekte zorlandığı diplerde yaşanıyordu, kendi hayatının görünür ve görünmez bölümleri arasındaki büyük fark onun neredeyse görünür herşeyden kuşkulanmasına yol açıyordu.

ahmet altan- aldatmak'tan sevdiğim paragraflar..Bu adam için genelde bi önyargı mevcut toplumda, taraf gazetesinde olmadık yazılar yazıyor,komünist,vs vs. ama beni bağlamaz tüm bunlar, kitap gayet kaliteliydi,zevkle okudum
O kadınların herşeyi ama kadınlar onun hiçbir şeyi olsun istiyordu...
Bazı şeylerin yokluğu, varlığından daha etkili olabiliyordu kimi zaman...

25 Ocak 2009 Pazar

bloodbath


24 Ocak 2009 Cumartesi

vudu


cenin ve ceset


Cenin ve Ceset

Piraye Şengel'in Cenin ve Ceset kitabından ruhuma sızanlar ( alıntılar)

ölüm gerekli bir şey kızım... sıkıldım her şeyden artık. ama isteyince de ölünmüyor ki...
---------------

X, günümüzde tıp biliminin ömrü uzatmakla birlikte bakıma muhtaç yaşlıları da arttırdığını düşünüyordu bu sırada. Belki yaşam uzamıştı, ama sürüne sürüne yaşıyordu çoğu. Bazıları da uzun süre yatalak yaşatılıyorlardı. Modern tıp denilen şey her şeyin doğasını değiştirmişti.
--------------

Neyse! Dert etme, benden kurtulmak istersen zehirleyiverirsin olur biter. İnsanlar eskiden birbirlerini zehirlerlerdi kızım... Birini yok etmek isterseniz en dertsiz olanıdır.
--------------

İnsan olmak istediği şeyi önce hayal etmeliydi.
--------------

İnsanoğlu aslında adi bir yaratıktır.İnsanın kötülük yapamadığı sadece iki hali vardır: Cenin ve Ceset hali. Çünkü isteselerde kötülük yapamazlar.
--------------

Kadının ruhundan sızan bir şey var sanki... Bakışlarına bir film senaryosu yazılır.
--------------

Küçük hikayeler insanın kalbini, büyük hikayeler beynini çarpar.
--------------

Antigone'den;

'' Hayır, hayır! Sizinki hesap kitap dünyasının dürüstlüğü! Benimki ise...
--------------

O, yaşamdan çok ölüme ait.
-------------

Küçümsediğiniz, sinir olduğunuz insanlar, aslında sizsiniz. Çünkü siz biz yok, hepimiz biriz.
------------

İkili ilişkileri beceremiyordu bir türlü. Aslında becermekte istemiyordu. Umrunda bile değildi. Özgürlüğünü engelleyecek hiçbir şeye tahammülü yoktu.
Sorumluluk almak, aşık olmak ya da ''el konulmak'' asla istemediği şeylerdi. Zor da olsa böyle yaşamaktan hoşlanıyordu.
-------------

homongolos: kadın düşmanı
-------------

Aşk, insanın saplantılı bir şekilde başkasını düşünmesiyle kendinden uzaklaşması hali değil miydi?
-------------

Bana doğru gibi gelen hiçbir şey yok ki aynı zamanda yanlışmış gibi gelmesin. Hiçbir şey için ahkam kesmemi bekleme benden, çünkü bende herkes gibi hiçbir şey bilmiyorum.
-------------

Aslında bu ülkenin sorunu ne biliyor musun? Herkesin ilk aklına geleni beğenip sanki 'simya sıçmış' gibi kıymetli sanması. Biraz daha derin bakmayı öğrenmemiz gerekiyor bence.
-------------

Hayat bir keçiboynuzunu kemirmeye benziyordu. Ağzının biraz tatlanması için kocaman bir şeyi kemiriyordun.
-------------

Zeki ve ölümlü bir yaratıktan daha trajik ne olabilir ki?
-------------

güzel konuşan janti adamlar...
--------------

İnsan sadece emeği ile değerli değildir, kendi başına değerlidir bana göre. Ama şimdi işkoliklerle doldu ortalık. Yavaşlık tedavülden kalktı artık. Hep hareket isteniyor insanlardan. Çünkü hareket etmiyorsan çalışmıyorsun anlamına geliyor. Şirketlerdeki hayat bana göre gayri insani. Bu, büyük saçmalıktır. Üç kuruşa insanların bütün zamanını çalıyorlar. Kimliğini yaptığı işle açıklıyor zavallılar.
--------------

Geçmişteki Hristiyanların 7 günahı artık bugün sevaba dönüşmüş durumda. Bu insanların ilişkilerine, ev hayatlarına da yansıyor doğal olarak. Sadakat yok, uzun vade yok, sevdiklerine zaman yok, gelecek korkusu var! Çok mutsuzlar... Oysa insan derin ilişkilere ihtiyaç duyan bir varlıktır. Eğer bu kapitalizm denen vahşi şey uygarlaşmazsa büyük zaiyatlar verilecek dostum!
--------------

Herkes kendi hayatını yaşar, ne olur olsun başkasının hayatını yaşamak istemem.
-------------

Sakatlara, ruh hastalarına, eşcinsellere, sefih insanlara ve uyuşturucu kullananlara zaafı vardı. Ucube insanları seven biriydi. Kendi güzeldi ama ruhu ucubeydi.
--------------

halinde tavrında koyu bir yanlızlık vardı. kırık döküktü sanki kanatları.
--------------

İnsanlar var olduklarını ispatlamak için afra tafra yapıp duruyorlar. Buradayım, ben güzelim, ben bilirim, ben şuyum, ben buyum... Komik! Hem de çok. Hiçbir şey değiliz aslında. Ne yazık ki bunu öğrenmek çok zaman alır.
--------------

Her kim olursa olsun anılar olmayınca bir şey ifade etmiyor...
--------------

Hayat ona taleplerini sıfıra indirmeyi öğretmişti bir süredir...
-------------

Geceye ait her heyi çok seviyordu. Sokak lambalarını, kedileri, dolmuş taşmış çöp kutularını, arada bir sessizce geçip giden arabaları.
-------------

ayak üstü yalanlar
-------------------------------------------------------------------------------------------------

şu sıralar Türk yazarlara sardım. Kaliteli yapıtlarla karşılaşmak beni çok mutlu ediyor. Önce Nevra Bucak, şimdide Piraye Şengel. çok mutluyum eheh. Yaşasın Edebiyat!!! :p

lost soul


görkemli,soğuk ve anlamsızca derin

gözyaşı dökecek yağmuru hatırla(o benim)...
hayata akan nehirleri beslese de bu gözyaşları
unutulmuşluk, çok daha güçlü bir su (içimde)
görkemli, soğuk ve anlamsızca derin...

23 Ocak 2009 Cuma

hey motherfucker!

düşünüyordumda yapmaktan nefret ettiğim şeyleri
bana yaptığın ya da benim sana yaptığım şeyleri
rambo'dan daha çirkin şeyler
robert dole'dan daha iğrenç şeyler
bir delikten çıkan pembe bir şey gibi
al işte, anababayla seks
bu sağcı politikacılar iyce ifrit edince beni

bu pis morukların ödleri kopuyor ya memeden, ya çükten
bende bir şey, bir şey bulayım dedim, ifrit edecek
madem öyle, alın işte ana babayla seks

bu bunak moruklar çalıp çırparlar istedikleri kadar
sonrada kanun çıkarırlar istediğinizi söylemek yasaktır diye
onu yapmak yasak, bnu yapmak yasak
onu içmek yasak, bunu çekmek yasak

bana gelince, benim elimde istatistikler var
belgeler, rakamlar
bunlar ana babalarıyla yattılar
farkındayım, şok geçiriyorsunuz
tamam, durun biraz, nefes alın
hele bir düşünün üzerinde bunun
göreceksiniz doğru olduğunu
öyle utandılar, öyle tiksindiler ki
bilmiyorlar ne halt edeceklerini
ana babayla seks yapmışlar bir defa
gördükleri anneleri
sevgililerinin gözlerine bakınca

aile değerleri adına, soralım şimdi kimin ailesi
aile değerleri adına, soralım şimdi
elimizdeki bilgilere göre, sayın milletvekili
illegal bir ilişki kurmuşsunuz annenizle
vekaleten sekse sayın milletvekili
pezevenklik denir bizim buralarda bilirsiniz
elinizdeki boku cilalıyorsunuz sayın milletvekili
burada, bu şehirde sevgili annesini yatağa atan
destur demeden, prezervatif bile kullanmadan
hürriyetimizin ırzına geçen insanlara
tanrı aşkına, böylelerine verdiğimiz
bir isim vardır
Hey motherfucker!

Lou reed- sex with your parents( motherfucker) lyrics

artık biliyorum

beni istediğini söyledin bu sadece yalandı
beni sevdiğini söyledin bu sadece yalandı

tek ihtiyacım olan gece beni ısıtacak olan biri
denedim bebeğim ama işe yaramadı
artık biliyorum
tek ihtiyacım olan gece beni ısıtacak biri

nasıl yalan söyledin

love lies bleeding



biraz müdahale onu daha güzel kıldı

o küçük bir kaltak

başka bir dünyada yaşıyordu mesajını iletmeye çalıştığı
söylediği sözleri tek kimse bile duymuyor
gözlerinde görmeliler
kafasında neler döndüğünü

o küçük bir kaçak
babasının kızı hızlı öğrendi
tüm o söylemediği şeyleri
o küçük bir kaçak
şimdi geceleri çalışıyor...
sana ihtiyacım olduğunda gözlerimi kapatıyorum ve seninleyim!
ve sana vermek istediğim her şey bir kalp atışı ötede
sevgiye ihtiyacım olduğunda ellerimi uzatıyorum ve sevgiye dokunuyorum
beni sabah akşam sıcak tutacak kadar çok sevgi olduğunu bilmiyordum

kilometrelerce mesafe var aramızda
telefon senin gülüşünün yerini alamıyor
ama biliyorsun...

dışarısı soğuk ama dayan ve benim yaptığım gibi yap
sana ihtiyacım olduğunda gözlerimi kapatıyorum ve seninleyim!

sadece ellerimi uzatıyorum
ve seninleyim sevgilim
örtündüğün battaniyeleri benimle paylaş
çünkü çok soğuk dışarıda, soğuk dışarıda

sakladığın sırları benimle paylaş,
çünkü soğuk içerde, soğuk içerde

hadi yanlızmışız gibi davranalım..

bir şarkı gibi,ama sonuna dek söyleyemezsin

yaşadığımı bile unuttun mu?
artık sahip olduğumuz her şeyi unuttun mu?
unuttun mu, unuttun mu hakkımdakileri?

içimizdekileri, hissettiklerimizi unuttun mu?

bir yerlerde hata yaptık
bir zamanlar çok güçlüydük
aşkımız bir şarkı gibi, bunu unutamazsın

hala aşıktık biz önceden
unutmayacağım, unutmayacağım hakkımızdakileri
yanılıyorum, bir aşk şarkısı değil bu yazdığım
eğer bu acı, şiddetle tattığım
nedeniyse hala bekliyor olmamın
o zaman yanılıyorum, evet yanılıyorum
bir aşk şarkısı değil bu yazdığım

Kafka'nın freudyen öyküsü

Franz Kafka'nın kendi kendisini yargıladığı ve ölüme mahkum ettiği otobiyografik analiz niteliğindeki 'Yargı' öyküsü üzerine...

Kafka, 1912 sonbaharında yazdığı 'Yargı' öyküsünde 'baba - oğul' ilişkisini kendi biyografisi üzerinde işlemiş ve yansıtmıştır.

Kafka'nın 20. yüzyılın başlarında gelişmeye başlayan hemen hemen tüm genç kuşak insanları gibi babasıyla hep sorunları olmuştur. Bunu otobiyografik bir dışavurumla en açık bir biçimde 'Yargı'da anlatmış, kendisini yeniden yaratmıştır. Öykü çok kısa bir özetlemeyle belki şöyle toparlanabilir:

Genç iş adamı Georg Bendemann, güzel bir ilkbahar mevsiminin bir pazar günü görece aydınlık ve insana umut veren çalışma odasına oturmuş Petersburg'da yaşayan sanal bir eski çocukluk arkadaşına mektup yazar, ve 'oyunsu bir yavaşlıkla' mektup kağıdını zarfa koymaya çalışır... Arkadaşı yıllar önce evinden kaçıp Rusya'ya gitmiş, bir mağazada çalışmakta, ama işleri ve diğer arkadaşlık ilişkileri pek de başarılı gitmemekte, oldukça yalnız bir yaşam sürdürmektedir... Kısaca (kaçmış ama) başarısız (da) bir yaşamı olmuştur. Kendisinin işleri ise oldukça iyi gitmektedir. İki yıl kadar önce annesini kaybetmelerinden sonra (eşinin desteğini de yitiren) babası iyice çökmüş, şimdi mağazanın oldukca karanlık ve geri plandaki bir odasında bütün gününü eski gazeteleri okumakla geçirmektedir.. Zaman zaman mağazanın işlerine katılsa da, yönetimin önemli bölümünü çoktan Georg'a devretmesi gerekimiştir. Georg da bu arada nişanlanmış, zaten mektubu da bu eski arkadaşını düğününe davet etmek için yazmıştır... Ancak bu uzaktaki arkadaşından nişanlısının bile pek haberi yoktur.

Georg, yazdığı mektubu cebine sokarken, uzun koridorun sonundaki babasının karanlık odasına girmek ve bu mektuptan onu haberdar etmek gereksinmesi duyar. Babasına Petersburg'da yaşayan arkadaşına yazdığı mektubu gösterir. Babası şaşırır. Ve hatta "senin Petersburg'da arkadaşın var mıydı?" diye sorar. Georg, "evet" diye yanıtlar ve bu konuda bilgiler vermeye çalışır... Sonra da babasının yorgun göründüğünü, dinlenmeye gereksinimi olduğunu söyler... Soyunmasına yardım etmek ister... Babasını kollarına alıp yatağına taşır. Kendi elleriyle babasının üzerini örter... Yorganı omuzlarının hayli üzerine değin çeker. Ayrıca, ayaklarının bile yorganla gereği gibi örtünüp örtünmediğini kontrol eder.

'Ben ölmüş değilim'
Ama tam da bu an'da babası birden yorganı büyük bir güçle üzerinden atar; "Üstümü örtmek istiyorsun hayırsız çocuğum, ama henüz örtülmüş (ve de ölmüş) değilim" diye bağırır... Ve dev gibi bir görünümle yattığı yerden ayağa kalkar. "Sen babanı altettiğini sanıyorsun ama .... baksana sen bana ... sakın yanılmayasın ben hâlâ senden daha güçlüyüm..." der... Öfkesini ve bağırmasının sürdüren baba, oğluna "Seni şimdi suda boğularak ölmeye mahkum ediyorum"... diye kesin 'Yargı'sını açıklar.

Georg, kendisini babasının odasından kovulmuş hissedip dışar çıkar, koşarak ilerideki köprünün korkuluklarına varır, sıçrayıp arkasına geçer... Ve son sözleri olarak "sevgili anneciğim, sevgili babacığım! Doğrusu ben her zaman sizleri çok sevdim!" diyerek kendisini aşağıya suya bırakır. "O sıra köprü üzerinde yoğun bir trafik vardır..." Dostu Kurt Wolff'un söylediğine göre, "en sevdiğim çalışmam" dediği bu öyküde Kafka tam da Freud'un 'Totem ve Tabu'sunun ilk bölümünün İmago dergisinde yayımlanmaya başladığı günlerde kendi kendisinin bir tür otopsisini (otobiyografik analizini) yapmaya, bedensel ruhsal konumunu sorgulamaya, tanımaya tanıtmaya çalışmış.. Daha somut söylersek 'Yargı' öyküsü Kafka'nın Kafka olmasını sağlamış. Sonra da 1919 yılında yazdığı 'Babama Mektup'da bu durum daha da pekişmiştir.

Bu öyküde oğul/Georg, olasılıkla Kafka'nın kendi çocukluk özlemlerini dile getiren uzaklara giden kendi başına bir yaşam kuran, sanal arkadaşını (hiç olmazsa mektup yazarak) anımsayıp iç döktüğü özbenliğidir. Gerçek (reel) oğul, mağazanın yönetimini eline almak üzereyken gene de içinden bir türlü atamadığı bu düşüncelerini babasına anlatmak gereksinimi duyar, düşlerinde olsun duyumsadığı 'suçunu' itiraf etmek, mektubu göstermek bahanesiyle odasına girer... Yorgun, halsiz ve neredeyse ölmek üzere babası onun bu tür 'başkaldıran nitelikteki' düşlerine bile öfkelenir... Birden ayağa kalkar, ve oğulu ölüme mahkum eder...

Oğul bir an biraz itiraz edecek bir şeyler düşünür; kendisine bildirilen 'Yargı'dan ve onun buna uygun hareket etme kararı alışından, kısası yaptığı işten orgazm olacak ölçüde haz duyarak, kendisine söylenenleri yapar. Koşarak gidip kendisini köprüden aşağıya atar... Burada babaya karşı duyulan güç/sevgi ambivalanz duyguları öfke/homoseksüel bağlantıları alacakaranlık bir ortamda çok örtük(müş gibi) olmalarına karşın olabildiğince açık sergilenir. Öykünün son cümlesi çok anlamlıdır, Georg kendisini suya atarken köprünün üzerinde yoğun bir trafiğin olduğu yazılır. (Almancası : "...ging über die Brücke ein geradezu unendlicher Verkehr" şeklindedir. 'Verkehr', Almancada hem iletişim, trafik hem de cinsel ilişki, haz, doyum için sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Kafka bunu (babaya karşı duyduğu homoseksüel duyguyu vurgulamak için) özellikle kullanmış... Ayrıca Max Brod'a öykü tamamlandığı, son cümlesi yazıldığı an'da yoğun bir cinsel boşalma duygusu (ejakülasyon) içinde olduğunu söylemiştir...

Oğul babasını yatağa yatırıp üzerini yorganla iyice örttüğü, kapadığı an'da (bile) baba, insanüstü tanrısal bir güçle ayağa kalkabilmiş... Oğul da büyük bir çaresizlik içinde kendileri hakkında verilmiş ölüm 'Yargı'sını (ilktoplumlara özgü bir tür 'Voodoo ayinlerine' benzer davranışlarla) uygulamıştır... 'Yargı' öyküsünün ardından Birinci Dünya Savaşının başlamasının arifesinde, 1914 yılının Temmuz ayının sonlarında (en geç) Ağustos ayının başlarında Kafka artık insanın 'meta suçunu', insanın 'dünyaya geldiği an'da zaten varoluşsal suçlu olduğu konusunu tartışacağı 'Dava'yı yazmaya başlamıştır... Bu durum yeni yüzyılın insanının otorite karşısında hiçbir itiraz etme gücünde olamayışının bir tür kanıtını (da) dile getirir.

Otobiyografik bir hesaplaşma

Öyküde babasının birden ayağa kalkması Kafka'da büyük bir suçluluk duygusu uyandırır... Nereden gelir bu suçluluk duygusu? Bilemeyiz. Günlüğünde bunun otobiyografik bir hesaplaşma olduğunu yazar... Kafka burada (belki de) kendi durumundan, babası ile olan ilişkilerinden (süper - ego karşısında duyulan varoluşsal bir suç/acı çekme ve de aynı zamanda haz duygusundan) kalkarak 'insanlığın durumunu' (Conditio humana') anlatır. Freud da ileriki yıllarda sıklık, ama özellikle de 1930 yılında yazacağı 'Kültür İçinde Huzursuzluk' yapıtında böylesi 'yazgısı kaçınılmaz olan suçluluk duygusunun' altını çizer. Bu belki de Goethe'nin de vurguladığı, Prometheus'lara özgü/benzer bir suçluluk duygusudur. Ama belki de Kafka'nın inkârı çok daha ileri düzeylerdedir... Yapıtlarda kimi zaman aşılması olanaksız kapalı bir dünya gözlenmez. İnsanlar, insan olmanın aşılması zor hatta çok kez olanaksız yasallıklarını, tıkanan kanallarını aşmaya çalışırlar, içlerinde hep bir umut vardır ama sürekli olarak kapalı kapılara çarpılır. Sonunda suç ve günahın (dahi) söz konusu edilemediği, sadece 'yoksama ve tahribin' bulunduğu bir dünya ile karşılaşılır... Freud'un 'inkarları kendi başkaldırısını çok aşan' ve bir anlamda yurttaşı sayılabilen Bohemyalı, Yahudi yazar Franz Kafka'dan haberdar olmadığını düşünmek oldukça zordur, ama ne yapıtlarında ne de mektuplaşmalarında Kafka'dan söz ettiği görülmez. Bu tavır da olsa olsa 'insanlığın durumu' ile açıklanabilir.

22 Ocak 2009 Perşembe


disconnectus erectus

Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. Yalnız pençeleri ve özellikle tırnakları cok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (bu arada sık sık düşer) Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. Erkekleri, yalnız bırakıldığı zaman acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerini de aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında( onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar.Belli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavruları ayrı yerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. Belirli beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar.
Büyün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse acıktıklarını anlamazlar. ( bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez) İç güdüleri tam gelişmemiştir.Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat - gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir.Bununla birlikte hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir. ( aynı bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler) Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da, gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır.
Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size.
Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinemeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynı hekimler tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntıdan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat, bu hayvanların beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkartılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. ( halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir) Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir.Fakat toplu, yada tek gittikleri heryerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır. Başları daima öne eğik gezindikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi de denemişlerdir.

Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uymamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. ( bir keresinde ev sahibi dayanamayarak kaçmışsa da, tutunamayan sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.)

Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yanlız tutunamayanlara mahsus bir parkta oturarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.

***: hala bu neden bahsediyor diyenler için aşağıda tanımı var.

disconnectus erectus: oğuz atay 'ın kitaplarında [Tutunamayanlar ] kavramlaştırdığı, evrimleşmenin farklı bir boyutundaki insan türü

levi

hiç kimsenin kafesine
koyamayacağı bir kuş...

21 Ocak 2009 Çarşamba

en kral sokak köpekleriyle takılırım ben kışın
kimi zaman,
düşmediğim zamandeniz kıskanır ve ayağıma dalgalarını yollardı
kıramazdım onu, tusinamisini bekledim seneler boyu,
onun bana yaptığı götlüğü
elbette ben de ona yapmayacaktım
belki biraz metabolizmam bozuluyordu ama..
önemli olan dostluk,...

bol alkol ve müzik

Bir oda istiyorum ve bir hafta. Bol alkol ve müzik.
Orada daha rahat kendimi yiyip bitirebilirim.

Hepsi bu...
Sadece oturup beklemek istiyorum...
Ve şair demişti;

“İçmek, içinde boğmaya çalışmaktır sevgiliyi”

Aferin İskender’e, güzel söylemiş şerefsiz…
''Aynı mezar içinde yatıyorum katilimle, bütün ölüler ve diriler ile birlikte."

20 Ocak 2009 Salı

İntahar Adresli 1. Mektup

Sevgilim, güzel gülüşlüm benim;

bugün 17 Şubat. Düşünebiliyor musun seni görmeyeli 78 gün oldu.

Huysuzum benim; bir hafta önce doğum günündü ve ben yanında yoktum. Ki, bilirim sevmezsin böyle şeyleri. Ama ne bileyim yanında olmak için, senin gibi bahaneler uyduruyorum belkide. Keşke diyorum, keşke; telefon kullanmama kararını bir kaç yıl erteleseydik. Sesin yankılanıyor bu soğuk şehirde. Ve ben kendimi buza kestiriyorum.

Kimbilir nasılda uzamıştır sakalların. Her gün o traş losyonunu sürüyorum yüzüme, gözüme, her yerime. En çokta sol göğsümün üzerine yani senin değiminle "en sen yerime". Son mektubunda yer alan şiiri kocaman harflerle odamın duvarına yazdım siyah ruj eşliğinde. Yine kısa bir roman göndermişsin bana. Birbirimizden habersiz nasılda aynı şeyleri yazabiliyor ve ne kadar benziyoruz biz böyle birbirimize?

Ayrıca; yazdıklarından anladığım kadarıyla Türkiye!de siyaset yine yolunda gitmiyor. Ve buna sinirleniyorsun. İşte burada başlıyor seni sevmelerim. Kocaman bir vicdanın var, kocaman bir yüreğin.

İyi kalplim benim; nasılda özledim o sinirli hallerini bir bilsen. O anlarda gözlerin herkesten, herşeyden önce başlardı gülmeye. Bu arada şuan Metin-Kemal - Ferfecir dinliyorum. Söz verdiğim gibi kendime. Hatırlarsın dinlemekten asla bıkmazdık. Hatta bana ilk dinlettiğin gün yaşananlar bile aklımda;

Çanakkale'deydin. Gel, sayılarla aramı düzelt, finallere çalıştır beni. Yoksa seni özlemedim, demiştin. Ah güzel gülüşlüm; sen kaç kere seni özledim gel dedin ki? Hep komik bir bahanen olurdu, her dem beni sana tekrardan aşık eden. O gün bir ev nasıl harabeye çevrilir senden öğrenmiştim. Mahfetmiştin güzelim terası. Şarap şişelerinden yeni bir dünya kuracağım deyip duran halini o gün iyice anlamıştım. Sayamayacağım kadar çok şarap şişesini üst-üste, yan-yana dizmiş, anlayamadığım şekiller oluşturmuştun. Bir ara gözüm kitaplığa gitmiş ve beni deli gibi mutlu eden şeyi görmüştüm: Kırık camları bir karton üzerine yapıştırıp o hiç sevmediğim adımı yazmıştın. O gün adımı sevmiştim. O gün beni nasıl mutlu ettiğini içimde koşan, oynayan, uçan çocuklar bile tahmin edemezdi. Sen terasın balkonundan denizi ilizyor, ben ise evi toparlamaya çalışıyordum kabaca. Ama bir süre sonra bunu başaramayacağımı anlayınca yanına gelip arkadan sıkıca sarılmıştım sana. Biliyorsun boynundan öpmeyi çok severim. Boynun öylesine benim ki, öylesine güzel. Boynundan öpmüştüm.. Birden, deniz böyle izlenmez deyip yerinden kalktın. Denizi izlemenin bir adabı, sanat yanı olmalı diye mırıldandın, duydum. O an çok iyi hatılıyorum Hakan Yeşilyurt - Piraye çalıyordu. Şarkıyı yarıda kesip bir başka şarkı açtın. Ve işte ilk o zaman dinlemiştim bu parçayı: Ferfecir. O günden sonra eksik olmadı kulağımdan.

Sevgilim, derslerin yine kötüymüş. Okuldan kovulmayla tehdit edildiğini yazmışsın. Ne olur bir sonraki mektubunda bunun koca bir şaka olduğunu söyle. Biliyorsun annen sana çok düşkün. O'nu ve sevgilini üzme. Kalkıp; tabii, sessiz kalmak her zaman en kolay. Senin doktor olmana az kaldı, pek öğrenci sayılmazsın. Savur neşteri özgürce diye yazacaksın yine sinirli harflerle biliyorum. Ama birazcık çalışsan çok rahat geçeceğini de biliyorum derslerini. Lütfen birazcık beni dinle.

Şey, söyleyeceğim işte!

78 gün oldu. İçimdeki bu sancı ve endişe ölme hissini uyandırıyor bende. Ölmek istiyor, olmamak istiyorum senden uzakta. Bazen senden gizli gelmek istiyorum yanına. Ama korkuyorum bu yaptığıma kızıp kapılarını açmazsın diye.

Kaba sevgilim benim.. Bugün bugün bu cümleye benzer ne çok şey yazdım değil mi? Bundan sonra da yazacağım. Karşı koyamıyorum içimden dışıma çıkanlara. Ki içimde bir tek sen.

Yine bu arada, dinledin mi bilmiyorum; Mor ve Ötesi Küçük Sevgilim diye bir parça yapmış. Nasıl yakıştırıyorum sana anlatamam, küçük sevgilim benim: Çok izledim seni çok.

Uzun mektup yazmamı istemiyorsun biliyorum. Ama gönderdiğin kitabı okuyup hemen ölmek istiyorum: Parmak izlerinin canı akmadan, yok olmadan. Ve ancak bu kadar kısa yazabiliyorum. Ne olur mektup eline ulaşır ulaşmaz cevap yaz. Uzun yaz, çok uzun yaz sevgilim. Ne olur çok uzun. Ve mektubunda de ki: Gel! Gelme dediğin her gün neşter biraz daha yaklaşıyor bileklerime. Bu özlemeyi ibadet sayan sevdiğine kızma.


De ki sadece; gel!
Yüzü yağmurla bıçaklanmış bir sonbahardı
basitliğiyle
gerisin geriye çekilirken boz örtüler altında İstanbul
beni hırpalayanlar topu topu üç beş adamdı

küçük İskender

cennetim


Herkes kendini kandırır.
Ve asırların nankörü bundan zevk alır.
Köle olduğunu anlamadıkça köle olarak kalacak.
Korkularından kaçtıkça daha kırılgan olacak.
İnsan, yeni zincirler değil, yeni özgürlükler peşinde koşmalı.
Ben, şu kıyılar, dağlar ve gökyüzü, neye tanıklık ettiğimizi iyi biliriz.
'' Yüzler gerçek değil.
Güz herşeyi anlattı bir kez daha.
Yalnızsın, bunu bil.''

19 Ocak 2009 Pazartesi

Gece, Müzik, Şarap ve ateş!

Eğilip dinliyorum derinlerdeki ezgini...

Gece mor perdesini ağır ağır koyultuyor... Yıldızlar usul usul yerleşiyor gökkubbeye... Ay düşürüyor altın yüzünü denize... Şölen az sonra başlayacak... Her şey onlar için hazırlanıyor... Bir kadınla bir erkek için... Kadın, davetten ayrılıp kıyıya iniyor. Ardındaki neşeli sesler, kahkahalar gitgide azalıyor. Sevmiyor kalabalıkları. Yakınlardaki yalılardan birinde arp eşliğinde Ave-Maria'yı duyuyor. Arpın su gibi akan ezgilerine sopranonun pürüzsüz sesi karışıyor. Schubert! Ah, Schubert! Kadın içini çekiyor, elindeki kadehten kırmızı şarabını yudumluyor. Bir zamanlar o da söylerdi Ave-Maria'yı, piyanodan forteye gizemli bir yükselişle... Gözleri sulanıyor. Artık yıllardır söylemiyor, vazgeçmiş, vazgeçirtmişler... Viyana'da eğitim düşleri! Umutlar sönmüş, çoktan unutulmuş... anımsamak istemiyor... soprano yeniden yükseliyor; Ave-Maria! Kadın için bu lirik bir yakarış, açının derin içtenliği, öylesine sakıncasız, kendini bırakış... Teslimiyet!..

Erkek onu, yalnızlığının derinliğinde en duyarlı anında yakalıyor. Kadın öylesine dalmış ki, omuzuna dokunan tüy hafifliğinde, öte yandan sıcacık dokunuşla irkiliyor, "Nasılsın?" diye soruyor erkek. Kadın dönüp ona yalnızca gülümsemekle yetiniyor. Göz göze geliyorlar. Bu aslında şarkını büyüsü. Ave-Maria'nın, içe işleyen gizemli o büyük duanın...

"Onu tanıyorum," diyor erkek."Kimi?" diye soruyor kadın. "Ave-Maria'yı söyleyen sopranoyu. Yaz dinlencelerinde dostlarına evinin kapılarını açar, özel dinletiler verir."

"Onu tanımak isterdim."

"İstersen, oraya gidebiliriz. Bu gece zaten davetliydim."

"Neden gitmedin?"

Erkek yanıtlamıyor, gözlerini kadına dikip hemen uzaklaştırıyor. Sonra yumuşak bir sesle,

"Seni oraya götürmemi ister misin?" diye soruyor.

"Onu konuklarıyla birlikte değil, buradan dinlemek istiyorum."

"Nasıl istersen", diyor erkek, her zamanki doğal, baştan çıkaran ağırbaşlılığıyla. O sırada soprano Ave-Maria, diye yeniden yükseliyor. Ezgi öylesine lirik, öylesine şiirsel ki, kadın dayanamıyor, erkeğin varlığına karşın, bu şiirselliğe eşlik ediyor. Birlikte yükseliyorlar. Ave-Maria! Ave-Maria! Schubert!i birlikte bitiriyorlar. Erkek ilgiyle bakıyor kadına. "Ne güzel söylüyorsun." Uzun yıllardan sonra ilk kez birinin yanında şarkı söylüyor kadın. Erkek bunu bilmiyor. Kadının onu yazarak 'Gece'nin içine çektiğini de.

"Senin yanında rahatım," diyor kadın.
"Peki, partide neden yanıma gelmedin?"
"Çevrende pek çok kadın vardı."
Gülüyor erkek;"Sen de kalabalık bir topluluğun ortasındaydın."
"Evet, sonra sıkılıp buraya kaçtım."
"Bir ara seni gözden yitirdim, denize doğru indiğini gördüm. Ardından geldim."
"Teşekkür ederim, beni bu şarkıda yalnız bırakmadığın için. Bir zamanlar şarkıyla dile getirirdim yakarışlarımı, artık yazıya sığınıyorum."
"İlginç, yine de güzel. Şey..."
"Evet?""Konservatuar yıllarından kalan bir giz varmış yaşamında, öyle söylüyorlar."
"Hiçbir şey yok. Ben yalnızca edebiyatı seçtim, hepsi bu."Erkek gülüyor;"Yazarlar gizemli insanlardır, pek tekin değillerdir."

"Yalnızca yazarlar mı," diye anlamlı bakıyor erkeğe kadın. Erkek yanıtlamıyor. Bir süre sessiz kalıyorlar. Soprano artık söylemiyor. Yalıdaki dinletinin bittiğini anlıyorlar. Bir kez daha göz göze geliyorlar. Kadın, erkeği kim bilir bir daha, nerede, ne zaman göreceğini bilmiyor. Sürekli rastlantılarla karşılaşmışlar. Belki de, acıtan büyü orada başlıyor. Aşksızlıkta, yalnızca cinselliğin varolduğu ten ülkesinde... birbirlerine güvenemiyorlar...

"Benimle gelir misin?" diye soruyor erkek. Yumuşak, doğal bir sesle. Aşksız, yine de sevecen. Kadın şarabından koca bir yudum alıyor, boşalan kadehi denize fırlatıyor. Erkek, "Evimde arpım yok, sopranom da," diyor "ama CD'lerim var."

Erkeğe bakıyor kadın, "Neden olmasın?" Sonra kendine şaşıyor. İlk kez kendi kendinin tutuklusu olmuyor. İstediği, sıradan bir ilişki değil. Erkek de ona biraz şaşmış gibi, ya da kadın öyle sanıyor. Birbirlerini fazla tanımıyorlar, ortak arkadaşları var. Erkeğe kadını, kadına da erkeği anlatmışlar;" O, bağımsızdır, Avrupalı bir erkek gibi yaşar." Sanki Avrupalı bir erkeğin duyguları yokmuş gibi...

Kıyı boyu yan yana yürüyorlar. Geceye, müziğe, şaraba hazırlanıyorlar. Kadını erkeğin yanında yürüten güç ne, nerede kaynağı? Erkekten gelen, adı konulmayan o gizil çekim mi?Eve girerlerken kadın alçak bir sesle, "Ben artık kendime izin verdim," diyor.

SABAH

Günün ilk ışıklarıyla birlikte kadın gitmeye hazırlanıyor. "Henüz erken,"diyor erkek uykulu bir sesle. "Biraz daha kalamaz mısın?" "Yalnızca erken olduğu için mi kalmamı istiyorsun,? Diye soramıyor kadın. Gitmek istediğini söylüyor, ondan ayrılmak istemese de. Erkek, içe işleyen sesiyle, "Kalmanı istiyorum," diyor.

Kadının artık rol yapacak gücü yok, kalıyor. Erkek yeniden kollarına alıyor kadını. Kadın başını erkeğin göğsüne yaslarken, "Sana bin bir gece değil, bir gecelik düş anlattım," diye fısıldıyor. Kadını kollarında biraz daha sıkıyor erkek, "Kimseye sözün yoksa, bana bu gece de başka bir düş anlatır mısın?"

"Bende düş bitmez," diyor kadın.
Erkek aynı ses tonuyla,"O zaman?" diye soruyor.

Kadın, güç duyulan bir sesle, "Elbette anlatırım, benden istemeni bekledim yalnızca," diye yanıtlıyor.

Erkek daha sıkıyor kadını kollarında, kadın başını biraz daha gömüyor erkeğin göğsüne.Birbirlerinin kollarında, tenlerinde, kokularında uyuyorlar.

Nevra Bucak

düş kadehi



bu kadeh, düş kurmak, kırmızının, kanın, acının, aşkın içinde boğulmak için ideal
Kız çok gençti. Aşkın (kış) uykusuna yatmıştı. Erkekler artık onu sevmeyecek, onunla sevişemeyeceklerdi. Adam böyle istemişti. ...
"Dalgın ve üzüntülü yürüyordu. Oyunlarından yorulmuş görünüyordu. Bütün oyunları ciddiye almaktan yorulmuştu."

tutunamayanlar'dan :)

gece, kadın,kız ve adam

Yırtılan gecenin içinde sözcüklerle oynuyor kadın. Düşlerini, gözyaşlarını, maskeli kahkahalarını karanlığa taşıyor.
İrkilten bir tutkuyla kahramanlarını düşünüyor.
Gecelerini satan o küçük kızı... Sakıncalı, sıradışı, öte yandan karşı konulmaz çekicilikteki o adamı...Kızı aşağılayarak acımasız bir yabanıllıkla seven adamı...Onların uçurumun kıyısında seviştiklerini biliyor...
Kadın, onları unutmak istiyor. En çok da adamı, kızın tek müşterisi olan adamı...Onların uçurumun kıyısında seviştiklerini biliyor...
Kadın, onları unutmak istiyor. En çok da adamı, kızın tek müşterisi olan adamı...Adam kadının düşlerine giriyor, uykusunu parçalıyor. Artık güneşler doğmuyor düşlerinde. Hep gece...
"Kurtar beni ondan!" diye bağırıyor kız.
Yakarıyor."N'olur, hiç olmazsa öykülerde yüzümü güldür."
"İstesem de seni kurtaramam," diyor kadın, "sözcüklerle dilediğim gibi oynayamam, yaşam bana izin vermez."
Kız acıyla hıçkırıyor. Ten zevki için kendisiyle yatan adamı anlatıyor kadına. Kızı, okşamadan, öpmeden yalnızca bacaklarını ayırmasını söyleyen adamı... Bir gün ona başkaldırdığını söylüyor, ona karşı gelip öpülmek, sevilmek de istediğini; kaçıp gittikten sonra adamın nasıl çılgına döndüğünü, adeta delirdiğini gülerek ağlayarak anlatıyor kız. Anlattıkça coşuyor. "O, beni geri istiyor, yalnızca tenimi değil, yüreğimi de... Yeniden yırtmak, parçalamak için."
"Kaç, ondan," diyor kadın."
Ondan kaçtım, arayıp buldu. Artık beni yavaşça öldürüyor!

Kumsaldalar. Gecenin içinden dalgalarını kayalara vuran görkemli hışırtısı yükseliyor.
"Neden yazıyorsun?" diye soruyor kız. "Kendini onarmak için mi?"
" Kimileyin boğulur gibi oluyorum. Soluklanmak, öte yandan yaşadığıma, her şeye karşın hâlâ sevebileceğime inanabilmek için yazıyorum." Kadının sesi dalgaların hışırtısına karışıyor. Kız ağlıyor. "Denize gir," diyor kadın, "sana iyi gelir."

"Kız, artık ona hiçbir şeyin iyi gelmediğini söylüyor.
"Onun kokusu, gücü, tutkusu, her şeyi benimle birlikte, içimde en derinlerde..."
Kadın, suya giriyor. Arınmak için soyunuyor denizde. Belki de, geceye, kıza, adama teslim olmamak için. Karanlık su onu usulca içine, çekiyor, gecenin çektiği gibi...
Onları görüyor. Kıyıdalar. Kızla adam. Yine birlikteler. Kız, adama dokunmak istiyor. Her yanına. Adam da kıza. Birbirlerine karşı koyamıyorlar. Bunca acı, bunca nefret, bunca şiddetten sonra... Denize giriyorlar. Su bellerine dek geliyor.
Adam suyun içinde istekten titriyor. İrkilten bir yabanıllıkla sahip oluyor kıza. Kız başını arkaya atmış, gözleri açık, geceye bakıyor. Küçük çığlıklar atıyor adamı içine alırken.
"Sen yalnızca benimsin, beni bırakırsan seni öldürürüm."
Kadın, adamın tehditlerini duyuyor, sonra inlemelerini ve kızın kuş cıvıltısını andıran, baştan çıkaran küçük, kesik çığlıklarını... Onlardan kaçmak, uzaklaşmak istiyor.
Adamın aşk hastası olduğunu biliyor, kızı da hasta ettiğini... Kadın, adamın ona yaklaşamayacağını da biliyor...Ta en başından, yüzyıllar öncesinden biliyor... Öte yandan onu hem istiyor hem de istemiyor... o küçük kız gibi...
Uzaklaşıyor onlardan. Kız ağlıyor, bağırıyor ardından. "Gitme, onu seninle paylaşmak istiyorum. Biraz olsun yükümü al üzerimden. Götür onu, aşkına karşı koyan puslu yüreğiyle birlikte!" Kaçmaya çalışıyor adamdan.
"O, senin" diye sesleniyor kadın, "onu sana verdim!"
"Neden beni üzmeyen birini vermiyorsun bana?"
"O sana âşık," diye yanıtlıyor kadın. "Onun aşkı böyle!"
"Yetmiyor. Benim onunla yarınım yok."
"Kimsenin yarını yok", diye bağırıyor adam. Yakalıyor kızı. Onun ay ışığında fildişi gibi parlayan omuzlarından tutup kendine çekiyor. Dudaklarını, kızın soluk kesen yüzünde, gözlerinde, boynunda, göğüslerinde gezdiriyor.
"Seni artık istemiyorum," diyor kız. "öldürüyorsun beni." Adam kızın uzun saçlarından tutup çekiyor, çekerken aynı acımasızlıkla yeniden sahip oluyor ona, dalgaların arasında. Kızın başı dönüyor, kendini yitiriyor.
"Ona başka bir kahraman bulursan, ikinizi de yaşatmam," diyor adam kadına. Hâlâ kızın içinde. Çıkamıyor bir türlü. Deniz usulca açılıyor, ikiye bölünüyor, adamla kızı o durumda, birbirlerine kenetli çiftleşirken içine çekiyor. Kadın, gözlerinde yaşlarla uzaktan izliyor onları.
Denizden çıplak çıkıyor. Acılarla yoğrulan tenine yansıyor ay ışığı. Adamın sesini derinlerden duyar gibi oluyor:
"Beni istemiyorsan neden yarattın?"
''Seni değiştiremezdim. Böyle olduğunu bilmiyor değildim. Lanet olsun, ben de sana âşıktım!"
"Ama teslim olmadın?"
"Olmadım , senin gibi!"
Üşüyor kadın. Biri onun üzerine gece mavisi bir pelerin atıyor. Kadın, gecenin şairini tanıyor. Ansızın ortaya çıkar, yalnızca geceleri dolaşır. Yıldızlardan, ay ışığından süzdüğü dizelerle oynar...
Yalnızca, "Gel," diyor gecenin şairi, gizemli, baştan çıkaran sesiyle.
"Gel!"
Kadın, onun nereden, hangi koyu gölgeli yasaklı, yorgun kentlerden geldiğini biliyor... Üzerine atılan pelerine karşın,

hâlâ üşüyor...

Çok üşüyor...

Nevra Bucak