8 Ocak 2009 Perşembe


yaktığın köprü

iki köprü vardı,
biri geçip gidebileceğin köprü,
diğeri yakıp geçebileceğin,
ben o yakıp geçtiğin köprüyüm,
geri dönüşü imkansız

7 Ocak 2009 Çarşamba

bağlanmak yok hiçbir şeye

'' bağlanmayacaksın bir şeye öyle körü körüne.
"o olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
demeyeceksin işte. yaşarsın çünkü.
öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.

çok sevmeyeceksin mesela.
o daha az severse kırılırsın.
ve zaten genellikle o daha az sever seni
senin o'nu sevdiğinden.
çok sevmezsen çok acımazsın.
çok sahiplenmeyince çok ait de olmazsın ''

can yücel

herkes biliyor

herkes biliyor, zarların hileli olduğunu
herkes parmaklarını çapraz yapar yuvarlarken
herkes biliyor, savaşın bittiğini
herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
herkes biliyor

herkes biliyor, geminin su aldığını
herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini
herkeste bu buruk duygular
sanki babaları ya da köpekleri ölmüş gibi

herkes ceplerine konuşur
herkes bir kutu çikolata
ve uzun bir gül ister
herkes biliyor

herkes biliyor, beni sevdigini bebeğim
herkes biliyor, gercekten sevdiğini
herkes biliyor, sadık olduğunu
bir iki akşam eksik,fazla
herkes biliyor, ihtiyatlı olduğunu
ama tanışman gereken o kadar cok insan vardı ki
giysilerin olmadan
ve herkes bunu biliyor

herkes biliyor,herkes biliyor
hep böyle gider
herkes biliyor

herkes biliyor, ya şimdi ya asla
herkes biliyor, ya ben ya sen
herkes biliyor, senin sonsuza dek yaşadığını
ve sen bir iki replik okuduğunda
herkes biliyor anlaşmanın çürük olduğunu
yaşlı kara joe hala pamuk topluyor
senin kurdelaların ve omuzlukların için
ve herkes biliyor

ve herkes biliyor, salgının yaklaştığını
herkes biliyor, hızlı hareket ettiğini
herkes biliyor, çıplak adamın ve kadının
sadece geçmişin parlayan birer kalıntıları olduğunu
herkes biliyor, sahnenin öldüğünü
ama yatağında bir sayaç olacak
açığa vuran
herkesin bildiği şeyi

herkes biliyor, başının belada olduğunu
herkes biliyor, neler yaşadığını
calvary'nin tepesindeki kanlı çarmıhtan
malibu sahillerine kadar
herkes biliyor, parçalara ayrıldığını
bu kutsal kalbe son bir kez bak
patlamadan önce
ve herkes biliyor

herkes biliyor,herkes biliyor
hep böyle gider
herkes biliyor

leonard cohen- everybody knows lyrics

6 Ocak 2009 Salı

Geri verin bana hazin gecemi
Aynalı odamı, gizli hayatımı
Çok ıssız burası
İşkence edecek kimsem yok artık
Mutlak denetim verin bana
Tüm canlılar üzerinde
Gel yanıma uzan bebeğim
Bu bir emirdir!
Crack verin bana ve anal seks
Sökün kalan tek ağacı
Dikin kültürünüzdeki çukura
Geri verin Berlin duvarını
Geri verin Stalin’i ve Aziz Paul’ü
Geleceği gördüm kardeşim
Gelecek katliam...

Bir çığ gibi büyüyecek olaylar dört bir yanda
Kalmayacak artık ölçüsü hiçbir şeyin
Dünyayı saran tipi
Eşiği aştı ve tersyüz etti
Ruhların düzenini
Tövbe et, tövbe et dediklerinde
Anlamadım ne demek istediklerini
Rüzgardan öğrenemezsin kim olduğumu
Bilemezsin, bilemedin
Ben o küçük Yahudiyim
İncil’i yazan
Gördüm yükselişini ve düşüşünü milletlerin
Hikayelerini dinledim, hepsinin hikayelerini
Sadece sevgi ayakta tutar herşeyi
Bendenize öyle söylendi
Açık söyle, hiç acıma:
Bitti, yok daha ötesi
Dönmüyor artık feleğin çarkı
Şeytanın ürünleri hasat ettiğini hissediyorsun
Hazırlan geleceğe:
Gelecek katliam...

Bozulacak kanunu Kadim Batı’nın
İnfilak edecek özel hayatınız birdenbire
Hayaletler gelecek
Sokaklar alev alacak
Ve dans edecek beyaz adam
Bir kadın göreceksiniz ayaklarından asılmış
Elbisesi örtmüş çehresini
Ve boktan küçük şairler çıkacak ortaya
Charles Manson taklitleri
Ve dans edecek beyaz adam

Geri verin Berlin duvarını
Geri verin Stalin’i ve Aziz Paul’ü
Geri verin İsa’yı
ya da Hiroşima’yı
Katledin şimdi bir cenini daha
Çocukları sevmeyiz ki zaten
Geleceği gördüm bebeğim:
Gelecek katliam...

Tövbe et, tövbe et dediklerinde
Anlamadım ne demek istediklerini…

leonard cohen- the future lyrics

tarkovski



IVAN' IN ÇOCUKLUĞU;12 yaşındaki Ivan, 2. Dünya Savaşı’nda Alman mevzilerine sızarak oradan aldığı askeri bilgileri Sovyet cephesine bildiren bir casustur. Küçük yaşta ailesini Almanların öldürmesi ve yaşadıkları, onun intikam alma duygusunu öylesine körükler ki, bu onun yaşama amacı olmuştur. Filmin düşsel ağırlıklı anlatımı, yönetmenin iç dünyasına bir yolculuk niteliğindedir. Tarkovski’ nin ilk filmi olan IVAN’ IN ÇOCUKLUĞU, yönetmenin diğer filmlerindeki felsefi dokuyu taşımaması ve imgelerin doğrudan kullanılması bakımından ayrı tutulabilir.

ANDREI RUBLEV,O güne kadar hayatını manastırın duvarları arasında dini ikon resimleri yaparak geçirmiş olan Andrei Rublev’ i uzak bir şehirden ünlü bir ikon ressamı, yanında çalışmak üzere çağırır. Andrei manastırdan yola çıktıktan sonra, yolda ve daha sonrasında son derece acımasız olan gerçek hayatla karşı karşıya gelir. İyilik düşüncesiyle somut gerçekliğin bağdaştırılabilirliğine duyduğu inancı gün geçtikçe yitirmeye başlayan Andrey, sonunda her şeye karşın başlangıç noktasına; sevgi, merhamet ve kardeşlik fikrine geri dönecektir. Artık acı çeken bir halkın özlem dolu umudunu içinde barındıran bu görüşlerin doğruluğunu bizzat kendi benliğinde hissetmiştir.

SOLARIS, Chris, Solaris gezegeninin üzerine kurulmuş olan bir istasyonda gelişen, açıklanamayan olaylar hakkında merkeze rapor vermek üzere, oraya yollanan bir bilim adamıdır. Ama Solaris gezegenine yapılan uzay yolculuğu ve bu gezegenin okyanusu üzerinde geçen zaman, aslında bir insan beyninin derinliklerine ulaşan analizin yansımasıdır. Okyanus, kendi üzerinde çalışan görevlilerin belleklerinde geriye itilmiş kişilikleri cisimleştirerek karşılarına getirir. Stanislaw Lem'in aynı adlı romanından yola çıkarak Tarkovski'nin ürettiği bu film, son kırk yıl içinde bu tarzda yapılan en iyi filmler arasında sayılabilir.

AYNA, Andrey Tarkovski'nin Ayna adlı filmi, yönetmenin çocukluğundan ve yetişkinliğinden kırıntılara odaklanan, parçalanmış görüntüler dizisi sunar. Bir çocuğun savaş zamanı yaşadığı sürgün, bir annenin politik terörden dolayı yaşadıkları, bir evliliğin bozulması ve kır evindeki yaşam. Bunların arasına yavaş çekim rüya görüntüleri (bir kadının kahverengi saçlarında ve su görüntülerinde ağır ağır geçen zaman) ve korkunç haber filmleri serpiştirilmiştir. “İzlenmesi zorunlu bir giriş filmi” olarak tanımlanan AYNA; yönetmenin, aralarında “SOLARİS” ve “NOSTALGHİA” nında bulunduğu diğer parlak yapıtları için ipuçları sunan bir bilmecedir. Hiç Hollywood tarzı olmayan bir sanatı izleyecek kadar sabırlı izleyiciler için bu film, zamana ve anılara yapılan baştan çıkarıcı bir yolculuktur.

STALKER, Stalker (İz sürücü), insanları ücret karşılığında meteor düşen yasak bir “bölge” ye götüren bir kılavuzdur. Film, hayatında sık sık umutsuzluk anları yaşayan, karısı ve kızına iyi bakmaktan başka bir amacı kalmayan Stalker’dan, onun gibi umut ve hayallerini kaybetmiş ve bunları “bölge” de bulabileceğine inanan bir yazar ve bir bilim adamının “bölge” de yaşadıklarını anlatıyor. Tarkovski, kendiliğinden oluştuğunu söylediği derin atmosfer, uzun planlara sahip kurgu ve etkileyici görüntüleriyle uzun süre unutamayacağımız bir film sunuyor.

NOSTALGHİA, Rus bir şair olan Gorçakov, köle Rus besteci Pavel Sosnovski hakkında belge toplamak için İtalya’ ya gelir. Amacı, bestecinin yaşamını konu alan bir opera metni yazmaktır. Film ilerledikçe Gorçakov’ un yazgısı, araştırmasını yaptığı bestecinin yaşamına benzemeye başlar. Ama kahramanımızın acıyla yoğrulmuş aklı salt bireysel bir kurtuluş peşinde değildir: çağdaş uygarlığın çılgınlığından ve acımasızlığından insanlığı genel olarak kurtarmaktır hedefi. Nostalji, bu bakımdan Tarkovski’ nin hayata ve birey-toplum ilişkisine bakışını başarılı bir şekilde ortaya koyduğu filmdir.

KURBAN, Kurban”, kanserli bir adamın, çektiği acılardan ancak bir kurban vererek kurtulabilen Alexander’ ın, başından geçenleri konu alıyor. Tarkovski, bu filmde bireyin kendi hayatıyla hesaplaşmasını, kendisini bir başkası için ya da bir dava uğruna feda edebilmesi temelinde tartışır. "Kurban", kişisel ve tarihi perspektiflerden dünyaya dair düşünsel ve duygusal yansıtmalar dahil, Tarkovski'nin film kariyerinde ele aldığı tüm konuların, temaların çoğunu topladığı 'son' filmidir.

gece yarıları yaklaşıyor bize


Zevk, acı ve arkadaşlık ( Epikür'ün gözünden..)

Yunanlı filozof Epikür'e göre zevk, esenlikli bir hayatın hem başlangıcı hem amacıydı. Mutluluğun garantisi, bilgeliğin en önemli aracı da arkadaşlık.

Nasıl yaşamalı? Zevk için, zevk içinde, zevkle, zevkli yaşamalı. Zevk deyince, şehvet peşinde koşmak, sefahat veya aldırmazlıkla, duyarsızlıkla sefa sürmek akla gelebilir. Veya zevk, en leziz yemekleri yiyip yiyip yeniden yemek için kusmak gibi aşırılıklarla ilişkilendirilebilir. Buna karşılık, acı deyince aklımıza hemen işkencenin en ıstıraplısı gelmese de, onu da fiziksel ve zihinsel diye ikiye böleriz.

Oysa zevk de acı da beyinde yaşanır. Duyu organlarının maruz kaldığı acıyla, sevilenin yitiminde zihinde çöreklenen acı elbette ayrı tutulabilir ama tensel acının tinsel acıya, tinsel acının tensel acıya dönüşmesinin çok örneği var. Aynı şekilde tensel zevk tinsel zevki, tinsel zevk tensel zevki hazırlar.

Acıdan kaçar zevke yöneliriz. Epikür 2 bin 300 küsur yıl önce bu argümanı, felsefesinin temeli yapmıştı. "Zevk, sevinçli bir yaşamın ta kendisidir" diyordu, "her seçimin, her kaçınmanın başlangıcıdır, her iyi ona göre ölçülür". O zamanlar saz âşıklarının yanında bir de bilgelik (sophia) âşıkları (philia), yani filozoflar vardı. Epikür de bunlardan biriydi.

Atinalıların asker verme, garnizonluk yapma karşılığında yerleşim hakkı tanıdığı ailelerden birinin çocuğu olarak Sisam'da İÖ'de doğdu. Epikür kargaşa dolu bir çağın tanığı oldu. Büyük İskender Mısır'ı, Pers topraklarını, Yunanistan'ı zaptetmiş, Atina kent devletini (polis) buyruğu altına almış, Yunan kültürünü Afganistan'a dek duyurmuştu. Polis terk edilmekte, yerine cosmopolis, dünya yurttaşlığı doğmaktaydı. Bilmeye ve varlığa dair geleneksel sorular, yerlerini, iyi bir yaşam nedir ve buna nasıl erişilir sorularına bırakmıştı.

Epikür böyle bir çağda, Platoncu filozof kral veya Aristo gibi kral filozofu olmak yerine evinin bahçesini insanlara açtı. Bahçede toplandılar, sohbet edip tartıştılar. "Bahçe filozofları" diye ünlendiler. Komünal bir örgütlenme kurmadılar, tezlerini benimsemeyenleri dışlamadılar, köle özgür, kadın erkek ayrımı yapmadılar. Aralarında hetiara Leontion da vardı (hetira, Antik Yunan'da entelektüel konsomatris demek). Ünlü kadın filozoflardan Themista da, bahçe âşıklarından biriydi. Dönemin Yunan felsefe okulları otoriter tarikatlara dönüşürken bahçe filozoflarının tartışmaları Yunancanın konuşulduğu her yere yayıldı. Roma'nın bir Akdeniz imparatorluğu olmasıyla, Roma'da da kuvvetli bir yankı buldu.

Bununla birlikte köleci Yunanistan'da ve Roma'da köleyi özgürle, kadını erkekle eş tutmak, politikaya dudak bükmek, üstüne üstlük zevki ilkeleştirmek şimşekleri hep üzerilerine çekti. Epikür'ün yaşamı sürgünlerle geçti. Sisam'dan Değirmendere'ye, Sığacık'a oradan Midilli'ye, Lapseki'ye, Atina'ya taşındı durdu. Hep bekâr kaldı, hiç çocuğu olmadı. Zevk filozofu, idrar yolu acıları içinde İÖ 270'te dizanteriden öldü.

Arkadaşlık

Peki zevk, erdemle çatışmaz mı? Zevk "bencilik", erdem "elcilik" değil midir? Ceza ve ödül zıtlığını düşünün. Cezalandırılmayayım diye ihanet edene veya ödül peşinde koşarken elindekini esirgeyip paylaşmayana erdemsizlik yükleriz. Fedakârlık, bağımsızlık erdem çıkarcılık, bağımlılık erdemsizlik değil midir? Öyleyse, kendine yeterlik ile arkadaşlık zıtlaşmaz mı?

Epikür, "Mutluluğu bütün yaşam boyunca güvenceleyecek, bilgeliğin sahip olduğu en önemli araç arkadaşlıktır. Arkadaşlık, mutluluğu tanıyalım diye bizi harekete geçirmek için etrafımızda dans ediyor" diyordu. Epikür'ün bu paradokslara verdiği yanıt, zevki yorumlayışına bağlıdır.

Ona göre "zevkten yoksun olduğumuzda zevki ararız ama acı duymuyorsak zevke de ihtiyaç duymayız". Uykusuzluk, açlık ve susuzluk doğal ve zorunlu ihtiyaçlardır örneğin susuzken suyu arzularız, giderince arzulamayız. Epikür'e göre işte bu doygunluğun kendisi de zevklidir. Acı yokluğu zevki, dertsizlik zevki, fiziksel ve zihinsel dinginlik (ataraxia). Peşinden koşulacak zevk budur. Dolayısıyladır ki zevk, esenlikli bir yaşamın hem başlangıcı hem de amacıdır.

Zevk, arzunun tatmininden oluşur acı, arzunun hüsranından. "Bırakın" diyor, "zorunlu olmayan öyle kalsın zorunlu olmayanı ihtiyaç haline getirmeyin". Kendine yeterliğin ve özgürlüğün koşulu budur ona göre. Güç, servet, ün ve benzeri arzular ise beyhudedir çünkü bunların bir ölçüsü yoktur, dolayısıyla tatmin edilemezler. Ne doğal ne zorunludurlar sürekli daha fazlasını arzulatır dolayısıyla sürekli acı yaratırlar.

Öyleyse arkadaşlıkla zevk nasıl bağlantılanabilir? Öncelikle, Epikür'e göre arkadaşlık yarar ve yardıma dayalıdır. Arkadaşa yararlı olmalı, arkadaş yararlı olmalıdır. "Yalnızlık, yalıtılmışlık, teklik toplumun boş inançlarıdır" diyor Epikür. Bir yanda yukarıdaki anlamda kendine yeterlik, özgürlük arkadaşlığın koşuludur ama aynı zamanda kişi "ancak arkadaşlıkta kendine yeterliğe ulaşılabilir". Böyle bir arkadaşlığın zevkini canlandırmak için işe yarar görünen Japonca bir sözcük var: "Amae."

Amae

Japon psikanalist Takeo Doi, Japoncadaki amae sözcüğünün, bebeğin her canı isteyişinde annesinin memesine sarılmak, müsamahakârca kucaklanmak ve anneyle bir olmak isteyişine göndermede bulunduğunu söylüyor. Ona göre bu duygu, mahcubiyet, sıkılma, utanç duymaksızın, kendini başka bir insana bırakabilme, keyfince ona yakınlaşabilme, sırf siz olduğunuz için kabul görme anlamında yetişkinlikte de sürüyor. Doi'nin anlattığına göre, sözcüğün kökeni, amaeru fiili sevilmeyi ummak anlamına geliyor. Sevgilinin "başını göğsüme yasla" deyişindeki gibi veya misafirliğe gittiğinizde, sizden hiçbir şey beklemeden her türlü ağırlamayı yapan Anadolu konukseverliğindeki gibi kişinin rahatlamasına, gevşemesine hatta şımarmasına izin veren duygusal güvence beklentisini anlatıyor. Türkçede de Batı dillerinde de benzer bir sözcük yok ama Doi, Kore ve Ainu dillerinde eşdeğerinin bulunduğunu söylüyor.

Ayrılıkta birlik sevinçtir. Böyle bir candanlık, aile içerisinde veya aynı değer yargılarını paylaşan grup içerisinde görülse de, Epikür'ün beklediği tek şey sözünde durmak. Güven arkadaşlığın özündedir kişi gerektiğinde ölümü göze almalıdır. Ama bu, kendini başkasında bağlamak, başkasının iradesine tabi kılmak, kendini nesneleştirmektir. Risklidir, ihanete uğranabilir, suistimal edilebilir, ki Epikür'e göre acıların en büyüğü budur. Birlikte ayrılık acıdır. İşte bu acının giderilmesi, güvenin sürekli tazelenmesi zevklidir. Böylece erdem zevkin, zevk erdemin kurucusu olur. "Ancak arkadaşlıkta kendine yeterliğe ulaşılabilir çünkü sadece arkadaşlıkta, acının, yaşamın zevkine karşı olduğu argümanı yalanlanır."

Epikür'ü anlamak için kısaca Aristo'nun arkadaşlık görüşüne göz atmak ilginç olabilir. Aristo'ya göre de arkadaşlık en büyük mutluluktur. Ama kişi, kendinden yola çıkarak sever başkasını. Başkasını sevmek Aristo'ya göre, kendini başkasında sevmektir. Nasıl lir ustası ustalığını çalarak sergilerse, bir erdem olarak cömertlik cömert davranışı gerektirirse, akılla oluşturulan erdem de dışavurulmak zorundadır. Ustayı ancak usta olanın layıkıyla anlayabilmesi gibi, bilge de kendi benzerini arar. Arkadaşın, kendine yeterli, özgür bireye yararı budur. Dolayısıyla, kendini sevmenin ne kadar başkasını sevme olacağı, benzerlik derecesiyle ilişkilidir.

İkisi de yüceltir arkadaşlığı ama Aristo'da arkadaşlık, erdemin hayata geçirilmesidir. Epikür'de ise erdem de zevk de arkadaşlıkla doğar. Aristo kadınla erkeğin arkadaşlığına inanmaz Epikür savunur.

Dünyada çok az arkadaşlık var, öyleyse çok az zevk var.

Kaynak: http://www.kesfetmekicinbak.com/

5 Ocak 2009 Pazartesi

les crimes del amour


X

Bir kız ve bir delikanlı,bir motorsikletin üzerinde (180 km )hızla gidiyorlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor;

Kız : Lütfen yavaşla,ben korkuyorum
Delikanlı : Hayır,bak ne kadar eğlenceli
Kız : Lütfen,lütfen,çok korkuyorum
Delikanlı : Peki,beni sevdiğini söyle
Kız : Seni çok seviyorum,lütfen yavaşla
Delikanlı : Şimdi de bana sıkıca sarıl
Kız delikanlıya sıkıca sarılır
Delikanlı : Şapkamı alıp,kendine takar mısın? Başımı çok sıktı.

Ertesi gün gazetelerde şöyle bir haber çıktı: Motorsiklet kazası; Motorsiklet,fren arızası nedeniyle,bir binaya çarptı.Üzerindeki 2 kişiden sadece biri kurtuldu.Gerçek ise şöyleydi;Yolun yarısında,delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu kıza belli etmek istememişti.Bunun yerine,kızdan kendisini sevdiğini söylemesini istemiş ve kendisine son defa sarılmasını istemişti.Sonra da kendi ölümü pahasına,kızın başlığı takmasını ve hayatta kalmasını sağlamıştı.

HORAS

Quintus Horatius Flaccus, İsa'dan önce 65'te Apulia'nın küçük bir şehri olan Venusia'da doğmuştur. Babası fazla serveti olmayan bir azatlı idi. İtinalı bir tahsil gördü. Roma'ya, Atina'ya gitti. Brutus ordusunda askerlik yaptı. Tekrar Roma'ya gelerek, küçük memurluk işleri gördü, ve kendi söylediğine göre fakirlikten gelen cür'etin sevkiyle satirik şiirler yazmaya başladı. 37 'de Virjil ve Varius tarafından Mecenas'a takdim edilerek bu devlet adamına karşı samimi bir sevgi gösterdi ve kendisine Tibur'da oturacak yer verildi. Oktavius ile dost olarak kibar ve kültürlü Roma sosyetesine karıştı. Eserlerinin pek çoğunu bu zamanda yazdı. İsa'dan önce 8'de öldü.

Horas'ın şiirleri dört kitap ''Od''lar ve bir kitap '' Epod ''lar ile iki kitap '' Satirler ve Mektuplar '' dan ibarettir.Mektupları arasında son yazdıkları, bunlardan bilhassa '' Şiir Sanatı'' ( Ars Poetica) adını alan, en meşhuru ve değerlisidir. Horas burada şiirin yüksek değer ve gayesini, şairlik için yetenekle birlikte geniş bir kültür ve çalışmanın lüzumunu ve bu vasıfları taşımayan kötü şairlere olan nefretini anlatmaktadır. Didaktik şiirlerinde sevimli bir Epikür ahlakı telkin eder. Lirik şiirlerinde, coşkun ve engin bir şair olmaktan ziyade, özellikle küçük ve değişik konuları işleyen, zarif, ahenkli, toplu ve mükemmel bir sanatkârdır.

AUGUSTUS'A KASİDE

Savaşları ve mağlup şehirleri şakımak istiyordum; fakat Phoebus sazıyla bana vurdu ve Tyrrheniya denizinde küçük gemimle yelken açmama müsade etmedi. Senin devrin, ey Sezar, tarlalarımıza bereketli mahsüller getirdi, partların mağrur abidelerinden sökülen sancakları Jupiter'e iade etti, savaşlar bitince Romulus'un yaptırdığı Janus Mabedini(1) kapattı, taşkın sefahate dizgin koydu, cinayetleri ortadan kaldırdı ve latin adını yücelten eski faziletleri canlandırdı, İtalya'nın kuvvetini yükseltti, günün battığı Hesperia'dan, doğduğu ülkelere kadar uzanan imparatorluğumuzun şan ve şerefini yeniden yaşattı.

Sezar bizim koruyucumuz bulundukça, yurtdaşların manasız anlaşmazlıkları rahatımızı bozmayacaktır, kılıçları bileyen ve talihsiz şehirleri birbirine düşman yapan zorbalık ve kızgınlık ise asla. Hayır, ne derin Tuna'nın suyunu içen halklar, ne Get'ler, ne Ser'ler ve hain pers'ler, ne de Tanais kıyılarında doğanlar, Sezar'ın kararlarını kırmayacaklardır.

Ve biz, çalışma ve bayram günlerinde, neşeli Bacchus'un lütufları içinde, önce tanrıları anarak, ayine göre, karılarımız ve çocuklarımızla birlikte, faziletli şefler olan atalarımızın adetlerine uyarak, Lidya flütlerine karışan mısralarla Troya'yı, Anchises'i ve lûtufkâr Venüs'ün oğlunu şakıyacağız.

(Kitap IV, Od XV)

(1) Romulus, İtalya'nın en eski kralı Janus adına bir mabet yaptırmıştı. Bunun kapıları Roma'nın barış dönemlerinde kapatılırdı.

1 Ocak 2009 Perşembe

madam bovary

madam bovary'i yazarken münzevi bir çıldırı yaşayan Flaubert, başını kitabından kaldırıp mektup yazdığı nadir aralardan birinde, yazma sürecini bakınız şöyle anlatmış:

'' İşimi gözüdönmüş sapkın bir aşkla seviyorum.bir derviş karnını dalayan kıl gömleğini nasıl severse.kendimi çok fazla düzüşmüş bir adam gibi hissediyorum, aynı kendinden geçmişlik, aynı dermansızlık.. ''

bovarizm

kendini diğer kişilerden farklı ve üstün görerek bulunduğu durumdan hoşnut olmayan ve yaşam koşullarıyla bağdaşmayacak düşler peşinde koşan kişilerin içinde bulunduğu durum..
sen isterdin bu sonu
hiçbir sona değişmem
yuvarlandı geldi bariz
durdurmam hiç dur demem

ne güzel uzaklaşır herşey
uyurum nefesim biter
durdurmam bu sonda hiç korkmam ben

ne varsa bundan sonra var
olmaz geri dönmem
hep isterdin hep oldu bak
bu günden geriye dönmem
kopuyorum ah senin teninden
son güne kadar direnmişken
atıyorum ah seni içimden
ben desemde inanma
kaçıyorum ah senin elinden
son güne kadar esirinken
atıyorum ah seni içimden ben
desemde inanma
rüya içinde rüya
poh poh perisiydin sen
bir ilgi delisiydim ben
rüzgar esip uyandığımda..

31 Aralık 2008 Çarşamba

love is suicide


29 Aralık 2008 Pazartesi

İhanet etti
Önce korktu
Sonra ürktü
Bir daha olmayacak diyerek
Kendini avuttu…

İhanet etti
Önce vicdan azabı çekti
Sonra ağladı sabahlarca
Bir daha olmayacak diyerek
Yeminler etti

İhanet etti
Önce utandı
Sonra yüzüne bakamadı
Bir daha olmayacak diyerek
Kendi ile savaşlar verdi…

İhanet etti
Önce günaha girdi
Sonra dualar etti
Bir daha olmayacak diyerek
Arınmaya çalıştı…

İhanet etti
Önceler yok oldu
Sonralarda sevdi delicesine
Bir daha olmayacak diyerek
Acılar çekti

İhanet etti
Şu anda kendini
Cezalandırıyor
Vicdanını dinledi
Terk etti
Acıları çok

İhanet sebepsiz olmuyor
Sevgiler kimselerle paylaşılmıyor
Yalnızlıklar sebep oluyor
Tek taraflı değil
Suçluyuz hepimiz
En büyük suçtur ihanet,
Cezası ölüm.

İntihardır ihanet.
Çünkü insan sadece kendine ihanet eder.

Aşk ölmez, insan ölür.

İhanet suçlularının mezarlığı kalbim.

saçmalık ve kederin birleşimi

alyuvar kırmızısı gözlerim
korkmuş, bitkin
sıcaklığına hayran olduğun eller...
bir yaşamı sonlandırıyor
nevroz kapladı ruhumu
kessen bileklerimi
şizofreni akacak..
....
dudaklarımdan dudaklarına geçsin acım
gözyaşlarımla sulanan o siyah çelenkler solsun
seni düşündüğüm her dakika
intahar etsinler zamanın omuzlarından - zamanın boşluğuna doğru.
....
adi ruhlarla donatılmış bedenler
x ışınlarına maruz kalsa
görünür müydü kederler?
....
saçma sorular
saçma cevaplar
hiçbir şey düşünemiyorum
tek istediğim kollarında uyumak
soyut ve somut dünyaların birleşimi olan
anlamsız hayata elveda
uykuya dalıyorum
sana ulaşabildiğim, mutlu olabildiğim tek yer rüyalar.

28 Aralık 2008 Pazar

bir seher vakti terbiye adap dinlemeden isyankar ettim kedimi

doll art




Nevrotik saplantılar

Freud' un notlarından

a) Gözleme fırsatı bulduğum bir kız, yıkandıktan sonra lavaboyu birkaç kez temizleme zorlanımı altındaydı. Bu törenin anlamı, şu özdeyişte yatmaktadır. '' İyice temizlenene kadar kirli suyu atmayın.'' Anlamı ise, çok düşkün olduğu kız kardeşini uyarmak ve daha iyi bir erkekle ilişki kurana kadar yetersiz bulduğu kocasından boşanmasını önlemekti

b) Kocasından ayrı yaşayan bir kadın, bir şey yerken, yediklerinin en iyi tarafını bırakma zorlanımı altındaydı: örneğin kızartma etin sadece dış kısmını alabiliyordu. Bu vazgeçiş, kökeniyle açıklık kazanıyordu. Kocasıyla evlilik ilişkisini reddettiği gün - yani, en güzelinden vazgeçtiği zaman- ortaya çıkmıştı.

c) Aynı hasta, sadece belli bir iskemleye oturabiliyor ve iskemleden zorlukla kalkabiliyordu. Evlilik yaşamının bazı ayrıntılarıyla ilgili olarak iskemle sadık kaldığı kocasını sembolize ediyordu. Zorlanımı açıklamasını şu cümlede bulmuştu: '' İnsanın bir kez karar kıldığı bir şeyden (kocadan, iskemleden) ayrılması çok zor.''

d) Bir dönemde özellikle belirgin ve anlamsız saplantılı bir hareketi tekrarlıyordu. Kendi odasından, ortasında masa bulunan başka bir odaya koşuyor, masa örtüsünü belli bir biçimde düzeltiyor ve zili çalarak hizmetçisini çağırıyor, bir angarya yükleyere geri gönderiyordu. Bu zorlanımı açıklamaya çalışınca, masa örtüsünün bir yerinde leke olduğunu ve örtüyü sürekli olarak hizmetçinin lekeyi görmesini garantileyecek şekilde düzelttiğini hatırladı. Sahnenin tamamı, evlilik yaşamındaki bir yaşantıyı canlandırıyordu. Gerdek gecesi kocası, pek alışılmadık olmayan bir sorun yaşar. İkdidarsız olduğunu görür ve ''gece boyunca'' bir kez daha denemek için ''defalarca kendi odasından gelinin odasına koşar.'' Ertesi sabah yatakları yapan oda hizmetçisi karşısında utanacağını söyler ve bir şişe kırmızı mürekkep alarak çarşafa döker; ama bunu öyle acemice yapar ki kırmızı leke olmadık bir yerde durur. Dolayısıyla kadın, bu saplantılı törenle, gerdek gecesini temsil etmektedir. '' Yemek ve yatak'' * evlilik bu ikisi arasında olur.

* : [ Almanca '' Tisch und Bett'' ( ''Masa ve yatak''). Yasal ayrılma için kullanılan ''separatio a mensa et toro'' ( '' masa ve yataktan ayrılma'') ifadesiyle karşılaştırın.

e) Başladığı başka bir zorlanımın da - vermeden önce kağıt paranın seri numarasını not etme- tarihsel olarak yorumlanması gerekti. Daha güvenilir başka bir erkek bulabildiği taktirde kocasını terk etmeye niyetli olduğu bir dönemde, bir kaplıcada tanıştığı bir erkeğin yaklaşımlarına izin verir; ancak adamın ciddi olup olmadığı konusunda kuşkuludur. Bir gün, bozuk para lazım olunca adamdan beş kronen bozmasını ister. Adamda parayı bozarak iri sikkeyi cebine atar ve şövalyece bir havayla, sikkeyi hep saklayacağını, çünkü onun eli değdiğini söyler. Sonraki buluşmalarında, niyetine inanabileceği konusunda ikna olmak istercesine adamdan beş kronenlik parayı göstermesini istemeyi düşünür, ama bunu yapmaz, çünkü aynı değerdeki sikkeleri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Dolayısıyla kuşkusu aynen kalır; ve eşdeğer diğer bütün paralardan ayırdedilmesini mümkün kılmak için sahip olduğu her banknotun numarasını not etme zorlanımını geliştirir.

papa roach


27 Aralık 2008 Cumartesi

yarım kalmıştı geçen gece
içinde şeytan kanı olan şişe

26 Aralık 2008 Cuma

uzaktaki sevgili

İlk başlarda çok özlemezsiniz, yanınızdaymış gibi davranacak kadar özümsemişsinizdir çünkü.

Yalnızlık gitgide yerleşir.

Bir süre sonra bir insan değil bir kavram haline geldiğini anlarsınız.

Özlersiniz pek tabii,ancak özlemenin bir anlam taşımadığını anlayınca bundan da vazgeçersiniz.

Sürekli bir eksiklik, anksiyete içerisinde yaşamaya başlarsınız, sebebin "sensizlik" olduğunu anlamazsınız çünkü artık "senlilik" ile ilgili bir umut kalmamıştır içinizde.

Çok hatırlarsınız onu,en uygunsuz anlarda yalnızlığa düşer veya yanınızdaymış gibi davranmaya başlarsınız. yapacak bir şey yoktur.onsuzsunuzdur artık bu içkileri onsuz içecek, dolmuşlara onsuz binecek başka bir nefesi dinleyerek uyuyamayacak, artık başkalarını güldüreceksinizdir.artık başkaları sizi takdir edecek, başkaları azarlayacaktır.

Bir yandan da elden geldiğince simülasyon yaratmaya çalışan telefonlar sürer. bir süre sonra bir ahizeyle aşk yaşadığınızı anlarsınız.bundan nefret etmeye başlayınca daha az veya daha yüzeysel konuşmalar yaparsınız.yapacak bir şey yoktur.

O gitmiştir. genelde ne zaman geleceğiyle ilgili muğlak bir tarih veya benzeri bir olay vardır.beklemezsiniz bile.Issızlıgın ortasında yalnızsınızdır.

Ve daha kötüsü aslında yalnız da değilsinizdir ama yanınızdakini asla göremezsiniz. kendi kendinize iki kişilik bir ilişki yaşamaya çalışırsınız.bölünürsünüz.iyi bir şey yapınca o sanki sizi görüyormuş gibi sevincini beraber yaşarsınız.

"hayatım" dediğiniz adam başını alıp gitmiştir.ayrı olduğunuz için artık iki hayatınız vardır. bunlardan birinden bihabersinizdir, diğerinden nefret edersiniz.

22 Aralık 2008 Pazartesi

yaratıcı iş fikirleri - 2

Yaklaşan yerel seçimlerde propaganda malzemesi üreticilerine büyük iş düşecek. Sermaye ise paradan çok, yenilik ve farklılık düşüncesi!.. AMERİKA başkanlık seçimleri epey hareketli geçti. Kampanyalarda kullanılan yüzlerce propaganda materyali arasında ucuz ve etkili olan çok sayıda örnek sergilendi. Bu işin uzmanları daha önce görülmemiş dizaynlar hazırlayıp piyasaya sürdüler. Çoğu yerel yönetimler ve partiler tarafından kapışıldı, adedi milyonları bulan siparişler verildi. Bunca propaganda malzemesi içinde en çok ilgi çekenler ise "windsocks" (rüzgar gülleri) "masklar" ve "mizahi materyal" ler oldu.

Yaklaşan yerel seçimler nedeniyle bizde de çok hareketli bir propaganda dönemi yaşanacak. Bu seçim, geçmişin seçimlerine benzemiyor. Seçmeni etkilemek için "sıra dışı yöntemlere" ve "görülmemiş propaganda malzemelerine" ihtiyaç var.

FARKLI FARKLI PROPAGANDA MALZEMELERİ

İşte bu dönem içinde inovasyon ürünü basit propaganda malzemelerini piyasaya sürenler çok büyük başarı kazanacak. Belediye başkan adayları kıran kırana mücadelelerinde bu "yeni nesil malzemelerle" güç gösterisinde bulunacak, söylenemeyenleri bu materyaller sayesinde söylemiş olacaklar.

Çoğu buluş için hemen on binlerce adet sipariş verilecek, umulmayan boyutta işler başarılacak! Meydanlar, salonlar ve kürsüler bu materyallerin envai çeşit zenginliğiyle donanacak, giysilere adayları anlatan objeler takılacak.

"Banner" lar (bez afişler), "pratik panolar", "seyyar dövizler" elden ele dolaşacak, kapıları ve pencereleri slogan yüklü "posterler" süsleyecek. Envai çeşit bayraklar ortaya çıkıp her yeri şenlik alanına çevirecekler! Propaganda sırasında yalnız görsellik değil, "ses ve ışık oyunları" da devreye girecek. Kimi seçmene özel hazırlanmış koliler içinde "sesli" hediyeler gönderilecek. Bu ambalajlar parti amblemlerini taşıyacak.

Yüz binlerce adet "küçük broşür", "el ilanı", "yelpaze" ve "kartpostal" dağıtılacak. Araçlar özel desenlerle giydirilecek, hatta otomobillere, gemilere ve uçaklara geçici reklam uygulamaları yapılacak. Tüm bunlarda "elektroniğin teknik uygulanışını" da göreceğiz.

BU İŞ ABD'DE SANAYİYE DÖNÜŞTÜ!

Bu işi buluş kültürüyle gerçekleştiren ve kampanyaların çok renkli geçmesini sağlayan Amerika'da seçim malzemesi üreten yerler adeta bir "endüstri" halinde çalışıyor.

Amerika'da yalnız "seçimler" değil "özel günler" ve "bayramlar" da bu işletmelerin ilgi alanı içinde. Bizde henüz bu iş spesifik olarak ele alınmadığı için başta seçim propagandası malzemeleri olmak üzere tüm materyaller "promosyon şirketleri" ve "bayrak üreticileri" tarafından yapılıyor.

Oysa bu işin yapıldığı mekanlarda "slogan yazarları", "dizaynırlar", "ressamlar", "renk uzmanları", "grafikerler" ve "psikologlar" var! Bu ajanslarda her dönemin kendi özelliklerini yansıtan yeni aforizmalar, kampanya sloganları üretiliyor! Bu kurumlar malzeme çeşitliliği yaratan saygın birer şirket olarak yerel yönetimlere, temsilci adaylara ve parti merkezlerine hizmet veriyor.

Çoğu "outdoor reklam aktiviteleri" de yapıyor. En çok kazananlar ise "patriotic items" adı verilen ulusal simgeleri ve propaganda malzemelerini dizayn eden firmalar. Bunlar en basitinden en karmaşık çeşidine kadar yüzlerce katalog malzemesine sahipler. Burada tişörtten, şapkaya, araç üzerine monte edilen sesli aygıtlardan, şişme propaganda sistemlerine kadar her şeyi bulmak ve sipariş etmek mümkün.

İşin büyüklüğüne rağmen bu firmalar, sadece "yaratıcı ekibi" bünyelerinde tutarak çalışıyor ve malzemeleri dışarıda imal ettirerek sipariş edene teslim ediyorlar.
Propaganda malzemeleri eğer "özel dizayn" gerektiriyor ise hemen tasarım tescilleri yapılıyor, patentleri alınıyor ve ilgili firmanın kataloguna giriyor.

PARA DEĞİL YENİLİK FİKRİ LAZIM

Yaklaşan yerel yönetim seçimleriyle hayli hareketli geçecek kampanyalar için "yaratıcı girişimcilerin" bir araya gelerek "ürün prototiplerini" şimdiden belirlemelerinde yarar var.

Girişimcilerimiz bu işleri "yaratıcı ajans" mantığı içinde ele alırlarsa özgün bir iş kolunun doğmasına yol açabilirler. Unutulmasın ki bu bir ihtisas konusu. Az sermaye gerektiren bu ilginç girişimin asıl ağırlık noktası ise "fikir ve yenilik" üretimi.

Kısacası yetenekli bir ekiple Türk seçmenini etkileyecek "buluşları" birer propaganda objesi haline getirmeyi başaranlar belki de uygulama sahalarını genişleterek "yeni bir sektörün doğmasına" yol açacaklar.

Kaynak:paradergisi - Nur Demirok

Bayim olur musun? :p

Girişimciler krize rağmen boş durmuyor. Bu yıl 6'ıncısı düzenlenen "Bayim Olur musun? Franchising ve Markalı Bayilik Fuarı" sıradışı girişim fikirlerine ev sahipliği yapıyor. 25 bin kişinin ziyaret etmesi beklenen fuarda ABD'nin ünlü içeceği smoothies, sadece bir iki malzeme ilavesi ile evde kolayca hazırlanan çiğ köfte ve bir Türk girişimcinin yabancı ortağı ile yarattığı "patates cumhuriyeti" fuardaki ilginç örneklerden sadece birkaçı... Media Force Fuarcılık ve Türkiye Franchising Derneği (UFRAD) işbirliği ile CNR Expo Center'de düzenlenen "Bayim Olur musun? 6. Franchising ve Markalı Bayilik Fuarı"nın Türkiye'nin 600 yerli ve 200 yabancı markayla dünyayla boş ölçüşebilecek bir duruma geldiğini söyleyen Türkiye Franchising Derneği Genel Başkanı Mustafa Aydın, "Küresel krizin Türkiye'yi içine çektiği bir dönemde iç dinamikleri yapıcı kullanarak bu süreci atlatabiliriz. UFRAD yaptığı çalışmalarla markanın önemini anlatmaya çalışıyor. Çünkü kriz ortamında markalar çok daha rahat ayakta kalabilecek. Franchising ilgi görmesi gereken markaları ön plana çıkaran ve orta ölçekli yatırım yapmak isteyenlere imkân tanıyan bir sistem" diye konuştu.

Döneri espriyle sundu krizden büyüyerek çıkıyor

Eğlenceli fast food fikriyle yola çıkan Türk usülü fast food restoranı Hamudu, krize rağmen büyümeye kararlı. Nişantaşı ve Gayrettepe'de şubeleri bulunan şirketin ortaklarından Atilla Ozan, 5 yıl içinde 35 şubeye ulaşma hedeflerinin olduğunu söyledi. Kriz döneminde satışlarında artış olduğunu söyleyen Ozan, "Şubelerimizin bulunduğu yerlerde bize rakip olan firmaların fiyatları daha yüksek olduğundan onlardan bize bir yönelme oldu. İstanbul Ulus'ta da kısa bir süre içinde yeni bir şubemiz açılacak" dedi. Ozan, markanın logosu olarak kullanılan karikatürlerin Penguen'in karikatüristi Emrah Ablak tarafından yapıldığını belirtti. Şirket, franchising bedeli olarak 20 bin dolar talep ediyor. Hamudu şubesi açmanın toplam yatırım maliyeti 90-100 bin YTL arasında değişiyor.

ABD'li Maui Wowi Türkiye'de fabrika kuracak

İlk defa yurtdışına açılma kararı veren Amerika'nın ünlü içeceği smoothies (süt, yoğurt ve meyve karışımlarıyla hazırlanan bir içecek) markalarından Maui Wowi, Türkiye pazarına fabrika kurma planları ile adım attı. Türkiye'yi Maui Wowi'nin Ortadoğa ve Avrupa merkezi haline getirmeyi hedeflediklerini söyleyen Maui Wowi Strateji ve Planlama Müdürü Ceyhun Coşkun, "Türkiye'de üretimin yapılarak buradan Arap ülkelerine ve Avrupa'ya dağılması masraflarımızı azaltıp kâr marjımızı artıracağı için gelecek yıl fabrika kurmayı planlıyoruz" diye konuştu. 5 yıl içinde 50 mağaza, 200 hareketli kart açmayı planlayan şirket, turistik yerlere öncelik veriyor. Kioks veya hareketli satış noktası olarak tabir edilen satış modelinin ortalama yatırım bedeli 35-40 bin YTL civarında. Mağaza için ise 35 bin lira franchise bedeli talep ediliyor.

Çiğ köfte gibi Türk lezzetlerini pakete taşıdı

Yaklaşık 28 yıldır çiğ köfte işini yapan Mehmet Yaşar Yılmaz, Türkiye'nin ilk paketli hazır çiğ köfte ve kısırını üretti. Çiğ köftenin lezzetli ve sağlıklı olması için yoğrulmasının hemen ardından yenmesi gerektiğini söyleyen Yerel Lezzet Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Yılmaz, bu fikirden hareketle paketli çiğ köfte üretimine girdiklerini ifade etti. Paketin içine tüm malzemelerin olduğunu çiğ köfteyi hazırlamak için sadece bir bardak su, 250 gram et veya haşlanmış patates gerektiğini aktaran Yılmaz, önümüzdeki günlerde hazır mercimek köftesi ve içli köfte üreteceklerini anlattı. Yaklaşık 1 milyon dolarlık yatırımla Tarabya'da üretim tesisi kurduklarını dile getiren Yılmaz, günlük 8 ton üretim yaptıklarını 2009'da bu rakamı 3 kat artırmayı hedeflediklerini söyledi. Yurtdışından talep olduğunu vurgulayan Yılmaz, Almanya ve Kanada'yla görüştüklerini aktardı.

Patates cumhuriyeti Türkiye'de büyüyecek

Patatesin dünyanın en çok sevilen yiyeceklerinden biri olduğunu düşünen girişimci Erdal Dalkılıç ve ortağı David Game, farklı bir projeye imza atarak Potato Republic'i yani Patates Cumhuriyeti'ni kurdu. Sadece patates yemeklerinin satıldığı markanın İstanbul'da 2 şubesi var. 2010'a kadar 10 şube açmak istediklerini söyleyen Erdal Dalkılıç, Türkiye'nin ardından Rusya ve Orta Avrupa ülkelerinde büyüyeceklerini belirtti. Restoranda kumpirin yanı sıra sosisli patates potşiş gibi farklı ürünler de olduğuna dikkat çeken Dalkılıç, Türk damak tadına uygun patates yemekleri üretmek için Ar-Ge çalışmaları yaptıklarını dile getirdi. 35 metrekarelik bir Potato Republic şubesinin yatırım maliyeti 50-60 bin dolar arasında değişiyor. Franchise bedeli olarak 15 bin dolar talep ediliyor.

yaratıcı iş fikirleri -1

Nasıl zengin olsam düşünceleri genelde insanları iş fikri düşünmeye ve araştırmaya iter.İşte bunlardan bir tanesi:

Bayan kuaförlerde müşteriler saç kesimi sırasında sürekli kendilerine ve aynaya bakarlar.Bu sırada önlüğün üzerindeki bir reklamı farketmeme gibi bir şansları dolayısıyla yok.Eminimki diğer tüm reklam mecralarından daha fazla süre bu reklamı inceleyecekler ve hafızalarında yer edecektir.Nedeni ise önlük takılı iken zaplama gibi bir lüksleri yok.Bir nevi gözleri mahkum.Bu da tam reklamverenlerin ilgisini çekecek bir durum.Tv reklamlarını bir düşünsenize x şampuan milyonları döküyor ama gerçek hedefine ulaşabiliyormu? Bu durumda bizim fikrimiz tam hedefine ulaşabilecek yeni bir reklam mecrası oluyor.Şimdi iş fikri için gereken maddelerin birkaçına geçelim.

1-İstanbul'daki tüm ilçelerin listesini yapıyoruz.
2-Bu ilçelerdeki bayan kuaförlerin sayısına ulaşıyoruz.
3-Kuaförlerin kullan-at önlük hakkındaki görüşlerini alıyoruz.
4-Onlara her ay bedavaya 200 kullan-at önlük vermeyi teklif ediyoruz.
5-Görüşleri ve ön bilgileri toparladıktan sonra maliyetleri araştırmaya başlıyoruz.Kullan at önlük birim maliyeti.Reklam baskı şekilleri ve maliyeti.Dağıtım maliyeti gibi.
6-Daha sonra fikri pazarlama kısmına giriyoruz.Böyle bir alanda reklam verecek firmaları araştırmaya başlayıp daha sonra tekliflere gitmeye başlıyoruz.Örneğin şampuan firmaları veya altın sektöründeki markalar olabilir.Maiyetlere kendi karımızıda koyarak reklamı alıyoruz.(İşin en zor kısmıdır)
7-Reklamı aldıktan sonra ürünleri dağıtıyoruz ve mutlu sona ulaşıyoruz.

İşte düşüncede zengin olmakda buna deniyor.Kabataslak oluşturduğumuz bu fikir sonrasında artık zenginlik hayalleri kurmaya başlayabilirsiniz.

ilginç işler

Türkiye’de meslekler üzerine yapılan araştırmada çok ilginç iş konumları ortaya çıktı.Sperm üreticiliğinden, cenazelerde para karşılığında ağlamaya kadar ilginç ama bir o kadar da zevkli mesleklerin olduğu öğrenildi.

Küçüklükten itibaren, “Ne olacaksın?” sorusunun cevabı doktor, mühendis, sanatçı ve benzeri bilindik işlerdir. Ama hayat, bazılarının tasarladığı gibi olmaz. Bazen yolunuz sperm üreticiliğine, bazen bir asansöre düşer ve siz o asansörün düğmesine basmakla yükümlü olursunuz. Bu ilginç meslekleri TEMPO dergisi araştırdı.

“300 YTL’YE AĞLIYORUZ”

Ali Öztürk, bir gün, bir caminin içine girdiğinde, tabutun başında hüngür hüngür ağlayan bir gençle karşılaştı. Yanına gidip, “Çok mu yakınındı?” diye sordu. Gençten gelen cevap, “Hiç tanımazdım” oldu. Çünkü o, cenazede para karşılığı ağlıyordu. Ali Öztürk, genç adama, “Senin gibi kaç kişi var” diye sordu. “Çok” cevabını alınca, hepsini toplayıp dernek kurdu. Şimdi 300 kişiler. Ekibi bir saat camide, bir saat evde ağlıyor. “Müşterilerimiz ömründe kimseye zırnık koklatmamış, sevilmeyen insanlar. Öldüğü zaman hanımı makyajı bozulmasın diye ağlayamıyor, miras da kalmış, bizi tutuyor” diyor Ali Öztürk. Cenazede ağlayanlar kişi başı 300 YTL para alıyor. Ekibi hayatın güldürmediklerinden oluşuyor. Ayda derneğe 100 - 150 bin YTL para giriyor.

ONUN İŞİ YÜKSEKLERDE

Koç Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun oldu Güneş Ergüden. Ancak bu mesleği yapmak istemedi. Onun gönlü paradan çok, keyifli işlerdeydi. Dört yıldır ortağıyla kurucusu olduğu Yüksek İşler’de çalışıyor. Genelde ışıklandırma montajı, sahnelerde ses ışık sistemleri asımı, cam ve konstrüksiyon temizliği en çok ilgilendiği işler. Ama en yüksek işi, Boğaziçi Köprüsü aydınlatma projesi. Burada denizden yaklaşık 160 metre yüksekte çalıştı. Yükseklikle ilgili bir korkusu yok. Sadece yapıları kimlerin inşa ettiğini bilmediği için tedirginlik yaşıyor. “Bu işi yurtdışında yapsaydım, kazandığımın beş katı para kazanırdım” diyor. Türkiye’de ise orta standartlarda yaşamaya yetiyor.

İTİNAYLA SPERM ÜRETİLİR

“Sperm üreticiliği de ne?” demeyin. 1923 yılından bu yana Türkiye’de uygulanan bir yöntem. Verimli sığır ve at ırkı yetiştirmek için iyi cins boğa ve aygırlardan sperm almada ön hazırlık yapan kişiye de ‘sperm üreticisi’ deniyor.Oktay Saparca, bu işi Türkiye’de yapan kişilerden biri. Bir ineğin kızgınlık döneminde onu boğayla çiftleştirmek sıkıntılı oluyor, ancak enjeksiyonla yapılan bu yöntemle zorluklar aşılıyor. Ayrıca verim kayıtları test edilmiş, sağlıklı boğaların spermleri ineklere uygulanıyor ve daha iyi yavrular doğuyor. Bu işi yapanlar hayvan başına 60-70 YTL kazanıyor.Peki bir kişinin, “Ne iş yapıyorsunuz?” sorusuna, “Sperm üreticisiyim” diye karşılık vermesi ne gibi diyaloglar doğuruyor? Oktay Saparca’ya göre, kulağa garip gelse de bu normal bir iş. Üstelik faydalı. O, işini çok seviyor.

İŞİ ASANSÖRLE İNİP ÇIKMAK

Nişantaşı’nda bulunan City’s Inn Alışveriş Merkezi’nin asansörünü kullandıysanız, onu tanımamanız mümkün değil. “Hoş geldiniz efendim, kaçıncı kata gitmek istersiniz?” diye soran nazik kişi, 36 yaşındaki asansör görevlisi Arman Odabaşı. Daha önce farklı mesleklerde çalışmış. İlkokul mezunu. İş ilanında asansör görevlisi aranıyor bölümünü okuyup buraya başvurmuş. Günde yaklaşık 500 kez düğmeye basıp, katlar arasında asansörüyle dolaşıyor. Onun iş alanı üç metrekarelik bir asansör. Günü nasıl geçerse geçsin, nasıl sorunları olursa olsun; o, buraya gelen insanları güler yüzle karşılamak durumunda. Öyle de yapıyor zaten. Üstelik gülümsemek, ona sorunlarını unutturuyor. Bu işi severek yapıyor, maaşını açıklamıyor, “Emeğimin karşılığını alıyorum” demekle yetiniyor. Asansör konusunda eğitim almış. Kendisinin merkezin vitrini olduğunu düşünüyor. Canan Göknil imzalı kostümünü de, asansörünü de seviyor. Günde sekiz saat çalışıyor. Birçok ünlü görüyor, akşam eve gidince kimleri gördüğünü eşiyle paylaşmaktan keyif alıyor.

KÖPEK GEZDİRMEK USTALIK İSTER

Ferruh Akalın, 20 yıl boyunca kendi köpeklerine baktı. Onlar ölünce, bu sevgiyi başkalarının köpekleriyle gidermeye başladı. Bu işten hem keyif alıyor hem para kazanıyor. Günde bir saatten, sekiz köpek dolaştırıyor. Onları ormana ya da parka götürerek sosyalleşmelerini sağlıyor. Köpeğin psikolojisine uygun olarak davranıyor. Bunun eğitimini alan Akalın, 2002’den bu yana köpek dolaştırıyor. Yanında gördüğümüz köpeklerin isimleri Lucy ve Marcy. Onlar işadamı Mehmet Emin Karamehmet’e ait. Akalın’ın müşterileri arasında pek çok ünlü isim var. Müşterilerini orta sınıfın üzerindeki kişiler olarak tanımlıyor. Her köpeğin ayrı karakteristik özellikleri olduğunu söylüyor. Onların dilinden anlamanın, bu işin püf noktası olduğunu belirtiyor. Bir şirkete bağlı olarak çalışıyor. Bu iş için ödenen para, köpeğin cinsine ve yaşına göre değişiyor. Ortalama rakamlar ayda 500 YTL’den başlıyor. İşini seviyor, köpekleri seven herkese tavsiye ediyor.
tek istediğim sendin aşkım
tek istediğim sensin aşkım
tek istediğim sen
bu her zaman böyle olmuştur
kalbim atmayı yanlız senin için bırakır bebeğim
hepsi bu mu
sadece arkadaş mıyız?
bu şekilde mi bitiyor?
basit bir telefonla
beni burada yapayanlız bırakıyorsun
bana söz verme
onları asla tutmayı beceremedin bebeğim
hiçbir şey senin değil
hiçbir şey senin değildi
hiçbir şey sonsuza dek senin kalmaz
ölen aşkımız, yaşamak için gururla yalvarır
ve yardım dilenir, ancak veremem..

sadık aşkım, geriye gider
uzağa adım atar
yanlızlık benden ona yayılır
yıka at beni
vücudunu benden temizle
tüm anıları sil
onlar bize yalnızca acı getirir
bir gece benimle uzaklara gel
otobüsle uzaklara gidelim
bizi yalanlarıyla kışkırtamayacakları yere gidelim
benimle uzaklara gel ve bir dağda öpüşelim
benimle uzaklara gel
asla seni sevmekten vazgeçmeyeceğim
tek istediğim bir gece benimle uzaklara gelmen
benimle uzaklara gel

Marshall Planı


'' Her ne olursa olsun birlikte hareket etmeliyiz.''

Marshall Planı II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye de bulunan 16 ülke bu plan uyarınca ABD'den ekonomik kalkınma yardımı almıştır.

Planın mimarı olan ABD Dışişleri Bakanı George Marshall Haziran 1947'de Harvard Üniversitesinde bir konuşma yaparak Avrupa ekonomilerini tekrar kalkındırmak için çok geniş kapsamlı bir program önerdi. Marshall Planı buna katılmak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makinasını içeriyordu. Türkiye dahil, 16 Avrupa ülkesinin üyeleri 22 Eylül'de Amerika'ya sunulmak üzere bir Avrupa Ekonomik Kalkınma Programı hazırladılar. Bu program üzerine Amerika 3 Nisan 1948'de Dış Yardım Kanunu'nu çıkardı. Amerika bu kanuna dayanarak daha ilk yılında 16'lara (İngiltere, Fransa, Belçika, İtalya, Portekiz, İrlanda, Yunanistan,Türkiye, Hollanda, Lüksemburg, İsviçre, İzlanda, Avusturya, Norveç, Danimarka ve İsveç) 6 milyar dolarlık bir ekonomik yardım yaptı. Bu yardım ileriki yıllarda 12 milyar dolara ulaştı. Marshall planı, Sovyetler Birliği ve onun uydularına da açık olmakla birlikte, Doğu Bloku üyeleri buna katılmak istemediler.

Marshall yardımları sonucunda ve üç yıllık bir süre içinde Avrupa'daki sanayi üretimi savaş öncesine oranla % 25, tarımsal üretim ise % 14'lük bir artış gösterdi. Dış Yardım Kanununun çıkması üzerine 16 Avrupa ülkesi, 16 Nisan 1948'de Avrupa Ekonomik işbirliği Teşkilatı'nı kurdular.

Marshall Planına karşılık Sovyetler de uyduları arasındaki ekonomik ilişkileri ve işbirliğini sıkılaştırmak için, Sovyet Dışişleri Bakanı'nın adına gönderme yapan Molotof Planı ikili ticaret düzenini kurdular. Zira, Çekoslovakya başta olmak üzere bazı uydu ülkeler Marshall Planı'na katılmak için büyük istek göstermişti. 1948 Şubat'ındaki Çekoslovak darbesinde bunun büyük etkisi vardır.

14 Aralık 2008 Pazar

Siyonizm nedir?





Siyonizm, Kudüs'teki Siyon Tepesinin adından gelir. Yahudi halkının Filistin'e dönme umudu, Yahudi düşüncesinin sürekli bir yönüdür; bu düşünce Mesih'in geri gelme düşüncesinden ayrılmaz. Yahudilerde Mesih inancı çok önemlidir. Mesih'in gelme amacı, dünyada bir Yahudi devleti kurmaktır. Hatta İsrail kurulduğu zaman Yahudi gazeteleri "Mesih'in Ayak Sesleri" başlığını atmışlardır.


Siyonizm kim tarafından ortaya çıkarıldı?

Siyonizm 19.yy sonlarında Avusturyalı gazeteci Theodor Herzl(1860-1904) tarafından ortaya atıldı. Ama ortaya atılmakla kalmadı, Yahudi camiası tarafından kabul gördü. Herzl'in 1896 yılında yazdığı kitabı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) ve 1897 yılında yazdığı, Die Welt(Dünya) gazetesi, 1897 yılında Basel'de toplanan 1.Dünya Siyonist kongresi'nde savunulan düşüncelerin kaynağı oldu. Herzl için Siyonizm'in babası desek, herhalde yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Siyonizm ne zaman ortaya çıktı?

Yahudiler MS. 71'de Romalılar tarafından yurtlarından çıkarıldılar. Ve bu yüzden Kudüs'e dönme hayaliyle yaşadılar. XIX.yy'daki "ulusların uyanışı" Yahudi ulusçuluğunun canlanması için elverişli koşullardan biriydi; 1881'den sonra, Rusya'daki Yahudi kırımının artması bunu hızlandırdı. Ama Siyonizm'in asıl amacı bunla sınırlı kalmayacak.Siyonizm'in gerçek amacı, dünyayı ele geçirmektir. Bu onlar için değiştirilmiş Tevrat'ın bir emridir.

6 Aralık 2008 Cumartesi

kafkaesk

karanlıklar icinde tek başına kaldığınız rüyalarınızı anımsayın. hic tanımadığınız , yüzü fotr şapkasının altında gizlenmiş, trenckot pardesülü bir adam karanlik icinde yanınıza yaklasir ve adinizi soyler. "gecen ramazan ne yaptigini biliyorum" der. siz , gece gece bu tuhaf adam kimdir , adımı nerden biliyor, gecen ramazanda orucu yediğimi nerden anladı anasını satayım diye paniklersiniz. iste bu durum kafkaesk bir durumdur.



two faces


suçlu,boş,bomboş

suçlu, bomboş
boş,bomboş
sen beni nasıl hissetireceğini bilirsin

suçlu,boş,bomboş
senden yine kurtuldum
anlamıyorum
bu daha önce de oldu
daha fazla katlanamıyorum
bu aptalca oyunlar
hep şaşkınlıkla biter
seni geri getireceğim
sadece bir kez daha terketmek için

rüyalarımda öldüm
bunun anlamı ne?
ateşte kayboldum
benim yok edici arzum

seni yine hayalkırıklığına uğrattım
çünkü kalmana izin verdim
iyi hissediyormuş gibi yapardım
sadece büyük bir yalan
kusursuz bir yanılsama
seni benim yaptım
sadece seni bir kez daha incitmek için

the rasmus- funeral song lyrics

5 Aralık 2008 Cuma

never forget your poison kiss

you used me again and again
abused me confused me..

oooow there is a world without you
i see the lie

i will survive
living in a world without you

never forget your poison kiss
i wish you were here to see my lies
can you stop the lies..

2 Aralık 2008 Salı

Zeki Demirkubuz



1964 ' te Isparta'da doğdu. İstanbul Üni. İletişim Bölümünden mezun oldu.1986'da reji asistanı olarak işe başladı ve 1994'te ilk uzun metrajlı filmini '' C Blok'' u çekene kadar yönetmen yardımcılığı yaptı.

Filmografi

1994 - C blok / C Block
1997 - Masumiyet / Innocence
1999 - Üçüncü Sayfa / The Third Page
2001 - Yazgı / Fate
2001 - İtiraf / Confession
2003 - Bekleme Odası / The waiting room

http://www.demirkubuz.com/

Cigarette_Burns baba'nın tavsiyelerine saygı duyulur,her aklı başında insan evladı gibi ben de duydum ve Zeki Demirkubuz'un filmlerini izlemeye karar verdim. Şimdilik C-Blok,Masumiyet ve İtiraf ' a ulaşabildim,henüz izlemedim.İzledikten sonra unutmazsam izlenimlerimi yansıtırım buraya.
bir haftadır uyumadım
yatağım tabutum oldu
nefes alamıyorum,konuşamıyorum
kafam bir bomba gibi, hala beklemede
kalbimi ve ruhumu al
artık onlara ihtiyacım yok
aşık olduğum kişi
beni dizlerimin üstüne çöktürüyor
beni rüyalarımda boğuyor
aşık olduğum kişi
yine tekrar tekrar
beni aşağıya çekiyor
gece hipnoz etti
sessizce yanımda doğuyor
boşluk, hiçbir şeylik
içimde bir delik açıyor
inancımı ve gururumu al
artık onlara ihtiyacım yok
bu yatak kilisemin taşı oldu
fırlatıldığım yere bir karanlık bahçesi oldu
bu yüzden hayatımı al
artık ona ihtiyacım yok

the one i love-the rasmus

Aşkın hayaletini bırakıyorum,sadakatin üzerine düşen gölgelere

Aşkın hayaletini bırakıyorum
Sadakatin üzerine düşen gölgelere
Taptığım kişi o
Sessiz boğuluşumun inancı
Üzerimdeki hem iyi hem de kötü olan büyüyü boz
Kaderin kollarında kaybolan
Hem iyi hem de kötü
Pes etmeyeceğim
Ele geçirildim onun tarafından
Bir haç giyiyorum
O benim İlah’ım oluyor
Üzerimdeki hem iyi hem de kötü olan büyüyü boz
Kaderin kollarında kaybolan
Seni istiyorum
Sadece seni istiyorum
Ve sana ihtiyacım var
Sadece sana ihtiyacım var
Üzerimdeki hem iyi hem de kötü olan büyüyü boz
Kaderin kollarında kaybolan

bittersweet-apocalyptica (the rasmus cover'ı daha güzel ,)

30 Kasım 2008 Pazar

Repo! The Genetic Opera



Yapım :
2008, ABD
Tür :
Fantastik / Korku / Müzikal
Yönetmen :
Darren Lynn Bousman
Senaryo :
Darren Smith, Terrance Zdunich
Oyuncular :
Paul Sorvino, Paris Hilton, Bill Moseley, Anthony Head, Alexa Vega
Yapımcı :
Mark Burg, Oren Koules, Daniel J. Heffner
Görüntü Yönetmeni :
Joseph White
Müzik :
Darren Smith, Terrance Zdunich

Özet

Çok da uzak olmayan bir gelecekte, 2056 yılında, salgın bir hastalık yüzünden tüm dünyadaki insanlar organlarındaki bozukluklar nedeniyle perişandırlar. Bu trajik ortamda bir kurtarıcı gibi ortaya çıkan GeneCo adlı bio-teknoloji şirketi belli bir ücret karşılığında organ nakilleri yapar. Ancak ödemelerini aksatanlardan organları geri almak isteyen şirketin adamı “Repo Man” bu kişileri yakalamak için her an avcılık yapmaktadır. Ameliyat ve ağrı kesici ilaç bağımlılarının yaşadığı ve cinayetin yasalar tarafından da onaylandığı bir dünyada, genç bir kız da kendi ender hastalığının tedavisini ve ailesinin gizemli geçmişi hakkında bilgi bulmaya çalışmaktadır. GeneCo’nun avcılık yaptığı dünyada yapayalnız olan kızın aradığı yanıtlara ulaşabileceği tek yer, herkes tarafından çılgınca beklenen görkemli organizasyon “The Genetic Opera”dır.

film'den kısa bi kesit için
http://www.mtv.com/videos/movies/260472/paris-hiltons-character-amber-sweet-is-addicted-to-surgery.jhtml#id=1591429

***: filmde paris hilton oynuyormuş,ayrıca yönetmeni de testerenin yönetmeni,ilginç bi filme benziyor,paris de çok hard olmuş,mutlaka izliycem