7 Şubat 2013 Perşembe

Japonya'da Zorunlu trafik dersi



Japonların yaptıkları da insan haklarına sığmaz. Neymiş efendim trafik kurallarını ihlal edildiği için sadece para cezası ödemek yetmezmiş. Kuralların ihlal edilmesi cahilliğin göstergesiymiş ve bu yüzden de kesinlikle eğitilmek gerekiyormuş.
Öyle eğitimden kaçış yok, ‘‘size ne kardeşim, ben cahil doğdum cahil öleceğim’’ diyerek, bu işten kurtulamıyorsunuz. Japonya‘da ehliyetler üç senelik veriliyor ve bu süre içinde bir trafik suçu işlediyseniz, özel bir eğitimden geçmeden yeni ehliyetinizi alamıyorsunuz.
Diyelim arabanızı yol kenarına park etiniz. Polis gördü ve ceza yazdı. Siz de paşa paşa 16 bin yen (yaklaşık 125 dolar) nakit para cezasını ödediniz. Ama bununla kurtulduğunuzu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu işin sadece para ödemekle bitmediğini ehliyetinizi yenilemeye gittiğinizde anlıyorsunuz. Ama artık çok geç.
Polis merkezinde diğer cahil arkadaşlarınızla bir sınıfa dolduruluyorsunuz. İşte asıl eziyet şimdi başlıyor. Emekli polis memurları uzun uzun anlatıyorlar. Sonra da aynı hataları tekrarlarsanız başınıza gelebilecek felaketleri konu alan acıklı bir film seyrediyorsunuz.
Film sonunda yapılan küçük testi başarı ile geçip eğitildiğinizi kanıtlayabilirseniz, yeni ehliyetinizi almaya hak kazanıyorsunuz. Yok başarılı olamazsanız sil baştan herşeye yeniden başlayacaksınız.
Bu kadar işkence yetmemiş olacak ki, Japonlar yeni trafik kanunu hazırladılar. Altı ceza puanını dolduran, 16 bin yen para cezası ödedikten sonra ya üç saat boyunca caddelerde görevlilerle beraber park yapılmaz broşürleri dağıtacak, ya da üç saat boyunca bir emekli trafik polisi eşliğinde araba kullanacak. Yok bunların hiçbirini yapmazsa, 30 gün boyunca ehliyeti elinden alınacak.
Öyle altı ceza puanı deyip geçmeyin. Bir kırmızı ışık ihlali ve iki park yeri ihlali etti size altı puan. Her ceza için 16 bin yen'den toplam 48 bin yen cezanın ardından, bir 16 bin yen daha ceza ödedikten sonra diğer eziyetlere katlanamam.

Japonlar ASLA ‘HAYIR’I KULLANMAZ



Bir Japon için güven, her şeyin başıdır, kesinlikle size yüzde yüz güvenmelidir.
Japon'la konuşurken çok dikkatli olun. Gözünüzden, mimiklerinizden, beden dilinizden numara yapıp yapmadığınızı kesinlikle anlar. Beyaz yalanı bile kabul etmezler.
Siz ve firmanız hakkında çok derin araştırmalar yapar.
Dürüst değilseniz, Japon gözünde hiçbir değeriniz yoktur.
Söylediklerinizi uzun uzun not alır, asla unutmaz.
Aile yaşantısına çok önem verir.
Kravatlı olun ve koyu renkli giysileri tercih edin.
Japonya'da hayır kelimesi hiç kullanılmaz, en büyük hakaretlerden biridir. Evet'in bazı tonlamaları, onlarda hayır anlamına gelir. Bazı bakışlar, hareketler de hayır anlamına gelir.
Saygı çok önemlidir. Ciddiyetinizi hiç bozmayın, ağzınızdan çıkacak kelimeyi dokuz kere düşünün.
Japon ihaneti ve suistimali asla affetmez.
Japonya'da paraşütle inme, tepeden inme diye bir şey yoktur. Üst makamlara alttan yetişenler gelir.

JAPONYA

Japonya ve Japonlar hakkında bilgi


* Japonya'nın % 70'inden fazlası dağlarla kaplı. Japonya'da ülkenin sembollerinden olan Fuji yanardağı da dahil olmak üzere 200'den fazla yanardağ var.

* Japonya'da okuma - yazma oranı % 99'un üzerinde.

* 128 milyon nüfusu ile dünyanın en kalabalık 10. ülkesi ve 30 milyonluk nüfusu ile dünyanın en büyük metropolitanı olan Tokyo bu ülkede.

* Basaşi (çiğ at eti) ve suşi (çiğ balık eti) sevilen yemeklerin başlıcalarından.

* Japonya'da işsizlik oranı % 4'ün altında.

* 82,6 yaş ile dünyanın en fazla ortalama yaşam süresine sahip ülkesi. Türkiye ise 71,8 ile 98. sırada. ne dersiniz biz de basaşi ve suşi yemeye başlarsak o kadar uzun yaşayabilir miyiz acaba?

* İrili ufaklı 6800 adet adadan oluşan Japonya'da tarım arazisi çok sınırlı, bu nedenle meyve ve sebze fiyatları çok yüksek. Mesela bir kavunun fiyatı 15000 YEN, yani 270 TL!

* Japonya dünya da Singapur'un ardından en az cinayet vakası görülen 2. ülke.Fakat dünya'nın en büyük intahar ormanı olarak bilinen Aokigahara 'da japonya sınırları içerisinde.

* Japonya'nın geleneksel sporu sumo güreşi. Yeni sumo güreşçileri usta -çırak ilişkileri dahilinde deneyimli Sumo güreşçilerine banyo yaptırmakla görevli ve bu banyoya ulaşılması zor olan bölgeler de dahil!

* Japonya dünya animasyon film pazarının % 60'ını elinde tutuyor. Ve bu ülkede 120 'den fazla animasyon seslendirme okulu bulunmakta.

* Japonya'da mahkemeler acımasızlığıyla bilinmekte, açılan davaların % 90'ından fazlası mahkumiyetle sonuçlanıyor. Ülkede hapishaneler %100'ün üzerinde kapasite ile çalışıyor.




6 Şubat 2013 Çarşamba

marquis de sade - dolandırıcılar



şu ara sadizmin babası marquis de sade 'in bu kitabını okuyorum.(okuyordum, bitti:)

güzel kitap, sürükleyici.. marquis'in her kitabında olduğu gibi toplum tarafından ahlaksız olarak nitelendirilebilecek cümleler mevcutsa da okunmaya değer bence. olayların sonlanış biçimleri alışılagelmişin dışında ve ütopik. insanın beyninde yeni sinir yolları oluşmasını sağlıyor. ben sevdim,, okumanızı tavsiye ederim.

Arka kapak'tan

"Birçok dikkatsiz kadın, kendilerine bir sevgili bulmaksızın ve kocalarını da karşılarına almaksızın, her türlü cilveleşme yöntemine açıktır. Ama bu yöntemle kendilerini, bekleyen kaçınılmaz sondan daha tehlikeli bir sona sürüklerler. Bu bağlamda, sözünü açtığımız bu konuya en çok uyacak olay ise kuşkusuz Languedovc markizinin başına gelenlerdir.

Aklı bir karış havada, delidolu, neşeli ve açık görüşlü nazik bayan Guissac, Aumela baronuyla yaptığı mektup alışverişlerinin bir sorun yaratmayacağına inanıyordu. Böyle düşünmesinin başlıca nedeni bu mektupların zaten ortaya çıkmayacağına olan inancıydı; hatta bayan Guissac'a göre bu mektuplar bir gün ortaya çıkacak olursa da kocasına şöyle veya böyle masumiyetini kanıtlayacağına inanıyordu. Ancak yanılıyordu..."



" Bu saatten sonra sende fırtına kopsa bende yaprak oynamaz. " " Boris Vian"

5 Şubat 2013 Salı

bohem hayat


Bohem hayatı yaşanmaya değer olan yegane hayattır. Tüm diğer yaşam türleri sadece sıradandır; onlar hayatı tutkulu ve yoğun bir şekilde yaşamaktan daha çok yavaş bir intihar etme yöntemleridir. Geçmişte sanatçı için başkaldırı kaçınılmaz bir şeydi, çünkü yaratıcılık varoluştaki en büyük başkaldırıdır. şayet yaratmak istiyorsan tüm koşullanmalarından kurtulmak zorundasın; aksi takdirde yaratıcılığın kopyalamak dışında bir şey olmayacaktır, o sadece bir karbon kopya olacaktır. Sen sadece bir bireysen yaratıcı olabilirsin, güruh psikolojisinin bir parçası olarak yaratamazsın. Güruh psikolojisi yaratıcı değildir; o daha çok kendini kaybetmiş bir hayatı yaşamaktır. O, dansı, şarkıyı, coşkuyu bilmez; o mekaniktir. Elbette şayet mekanik olursan toplumdan elde edebileceğin birkaç şey vardır. Saygınlık elde edeceksin, onurlandırılacaksın. Üniversiteler senin için, senin adına kürsüler açacak; ülkeler sana altın madalyalar verecek, en sonunda bir Nobel sahibi olabileceksin. Ancak, tüm bu şeyler çirkindir. Dahi bir adam tüm bu saçmalıkları, bunların birer rüşvet olması nedeniyle reddedecektir. Bir kimseye Nobel ödülü vermek basitçe, senin kurulu düzene verdiğin hizmete saygı duyulduğu, yanlış yönlere sapmamış olduğun, itaatkar, iyi bir köle olduğun için onurlandırıldığın, senin herkesin gittiği yolu izlemiş olduğun anlamına gelir. Yaratıcı, herkesin gittiği yolu izleyemez. O kendi yolunu arayıp bulmak zorundadır. O hayatın balta girmemiş ormanlarını araştırmak, tek başına gitmek, sürü zihninden, kolektif psikolo jiden ayrılmak zorundadır. Kolektif zihin dünyadaki en düşük seviyeli zihindir; ahmak denenler bile kolektif budalalıktan biraz daha üstündür. Ancak, kolektifliğin kendine özgü rüşvetleri vardır: şayet onlar kolektif zihnin yöntemlerinin yegane doğru yol olduğu konusunda ısrarcı olmaya devam ederlerse insanlar tarafından onurlandırılır, saygı duyulurlar. Geçmişte her türlü yaratıcının - ressamlar, dansçılar, müzisyenler, şairler, heykeltıraşlar - saygınlıktan vazgeçmek zorunda olması sadece bir gereklilikti. Onların bir türden bohem hayatı, bir serseri hayatı yaşaması gerekiyordu; onların yaratıcı olmak için tek seçenekleri buydu. Bu gelecekte böyle olmak zorunda değildir. şayet beni anlarsan, şayet söylediğim şeyde bir hakikat olduğunu hissedersen, o zaman gelecekte herkes bireysel olarak yaşamalıdır ve bir bohem hayatına ihtiyaç kalmayacaktır. Bohem hayatı sabit, ortodoks, gelenekçi, saygıdeğer bir hayatın yan ürünüdür. Benim çabam kolektif zihni yok etmek ve her bireyi kendisi olmak için özgürleştirmektir. O zaman bir sorun yoktur; o zaman istediğin şekilde yaşayabilirsin. Aslında insanlığın gerçekten doğduğu gün, bireyin kendi başkaldırısına saygı duyulduğu zaman olacaktır. İnsanlık henüz hala doğmamıştır; o hala rahimdedir. Senin insanlık olarak gördüğün şey sadece bir hokus pokus olayıdır. Her kişiye kendi tarzında mutlak bir özgürlük vermediğimiz sürece ... ve elbette o hiç kimseye karışmamalıdır: Özgürlüğün bir parçası da budur. Hiç kimse hiç kimsenin işine karışmamalıdır. Ancak, geçmişte herkes herkesin işine burnunu sokmuştur; hatta mutlak bir şekilde özel olan, toplumla hiç alakası olmayan şeylerin içine bile. Örneğin bir kadına aşık olursun, bunun toplumla ne alakası vardır? Bu, saf bir şekilde kişisel bir olgudur; bu, çarşı pazara ait bir şey değildir. şayet iki insan sevgiyle birleşmek için hemfikirse toplumun bunun içine girmemesi gerekir. Ancak, toplum onun içine dolaylı yollardan, dolaysız yollardan tüm donanımıyla girer ... polis sevgililerin arasında durur, yargıç sevgililerin arasında durur; ve şayet tüm bunlar yeterli olmazsa toplumlar senin icabına bakacak bir süper polis, Tanrı yaratmıştır. Tanrı fikri banyoda bile senin mahremiyetine izin vermeyen, anahtar deliğinden bakarak senin ne yaptığını gözetleyen bir dikizcidir. Bu çirkindir. Dünyadaki tüm dinler Tanrı'nın sürekli olarak seni izlediğini söyler. Bu çirkindir. Bu nasıl bir Tanrı'dır? Onun herkesi izlemek, herkesi gözlemekten başka işi yok mudur? Göründüğü kadarı ile o, en ilahî dedektiftir! İnsanlığın yeni bir toprağa, özgürlük toprağına ihtiyacı vardır. Bohemlik bir tepkiydi, gerekli bir tepki; ancak şayet benim vizyonum başarılı olursa, o zaman hiç bohemlik olmayacaktır; çünkü insanlara hükmetmeye çalışan sözde kolektif bir zihin olmayacaktır. O zaman herkes kendisi ile barışık olacaktır. Elbette senin hiç kimseye karışmaman gerekir, fakat kendi hayatın söz konusu olduğunda onu kendi istediğin şekilde yaşamalısın. Ancak o zaman yaratıcılık vardır. Yaratıcılık bireysel özgürlüğün güzel kokusudur. [i]"Lütfen yaratıcılık ve disiplin hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?[/i]" diye soruyorsun. Disiplin güzel bir sözcüktür fakat geçmişte tüm güzel sözcüklerin kötüye kullanılması gibi kötü amaçlarla kullanılmıştır. Disiplin sözcüğü [i]disciple[/i] (mürit) sözcüğü ile aynı kökten gel- mektedir; sözcüğün kökünün anlamı öğrenme sürecidir. Öğrenmeye hazır olan kimse bir mürittir ve öğrenmeye hazır olma süreci disiplindir. Çokbilmiş kimse asla öğrenmeye hazır değildir. Çünkü o zaten bildiğini zanneder; o sözde bilgisinin içinde merkezlenmiştir. Onun bilgisi egosunu beslemekten başka bir şey değildir. O bir mürit olamaz; o, gerçek bir disiplinin içinde bulunamaz. Sokrates, "Bildiğim tek şey var, o da hiçbir şey bilmediğim," der. Disiplinin başlangıcı budur. Hiçbir şey bilmediğin zaman elbette keşfetmek için, araştırmak, sormak için büyük bir özlem ortaya çıkar. Öğrenmeye başladığın an kaçınılmaz olarak başka bir etken takip eder. Öğren- miş olduğun her şey sürekli olarak bırakılmalıdır, aksi takdirde o bir bilgi haline gelecektir. Ve bilgi daha fazla öğrenmeyi engelleyecektir. Gerçek bir disiplin insanı asla biriktirmez; o her an bilmiş olduğu şeylere ölür ve yeniden cahil hale gelir. Bu cehalet gerçekten çok ışıltılı bir hal alır. Işıltılı bir bilmeme halinde olmak varoluştaki en güzel deneyimlerden bir tanesidir. Sen bu bilmeme hali içerisindeyken açık- sındır. Hiçbir engel yoktur, keşfetmeye hazırsındır. Hindular onu yapamaz; onlar zaten bilir- ler. Müslümanlar onu yapamaz, Hıristiyanlar onu yapamaz. Disiplin yanlış yorumlanmıştır. İnsanlar başkalarına hayatlarını disiplin altına almalarını, şunu yapmalarını, bunu yapmamalarını söylemektedir. İnsana binlerce yapılmalı ve yapılmamalı dayatılmıştır ve bir insan binlerce yapılmalı ve yapılmamalıya göre yaşarsa yaratıcı olamaz. O bir mahkûmdur; nereye giderse gitsin karşısına bir duvar çıkar. Yaratıcı bir kimse tüm –meli, -malı'ları yok etmelidir. Onun özgürlüğe ve alana; engin bir alana ihtiyacı vardır. Onun tüm gökyüzüne ve tüm yıldızlara ihtiyacı vardır; sadece o zaman onun özdeki kendiliğindenliği gelişecektir. O nedenle benim disiplinden kastettiğimin On Emir'dekilerle aynı olmadığını anımsa; ben sana hiçbir disiplin vermiyorum, ben sana sadece sana nasıl basitçe öğrenebilir halde kalına- cağına ve nasıl asla bilmiş olunmamasına ilişkin bir iç görü veriyorum. Senin disiplinin tam kalbinden gelmelidir, o senin olmalıdır: Ve arada çok büyük bir fark vardır. Başka birisi sana disiplin verdiğinde, o sana asla uymayabilir; bu sanki başka birisinin elbisesini giymek gibi- dir. Ya çok dar gelecektir ya da çok bol olacaktır ve sen her zaman onların içinde biraz aptal gibi hissedeceksin. Muhammed Müslümanlara bir disiplin vermiştir; o kendisi için iyi olmuş olabilir ama o başka kimse için iyi olamaz. Buda milyonlarca Budist'e disiplin vermiştir; bu kendisi için iyi olmuş olabilir fakat başka kimse için iyi olamaz. Disiplin bireysel bir olgudur; ne zaman onları ödünç alsan, önceden konulmuş prensiplere, ölü prensiplere göre yaşamaya başlarsın. Ve hayat asla ölü değildir; hayat sürekli olarak her an değişir. Hayat bir akıştır. Heraklit haklıdır: Aynı nehrin içine iki kez giremezsin. Aslında, ben senin bir kez dahi aynı nehre giremeyeceğini söylemek isterim; nehir o kadar hızlı hareket ediyor! Kişi her durum karşısında ve onun nüansları hakkında tetikte, uyanık olmak zorundadır. Ve kişi durum karşısında başkaları tarafından verilmiş olan halihazırdaki cevaplara göre değil, ana göre yanıt vermelidir.İnsanlığın ahmaklığını görebiliyor musun? Beş bin yıl önce Manu Hindulara bir disiplin ver- miştir ve onlar hala onu takip etmektedir.

On bin yıl önce Musa Yahudilere bir disiplin ver- miştir ve onlar hala onu takip etmektedir. Beş bin yıl önce Adinatha Jainalara kendi disipli- nini vermiştir ve onlar onu hala takip etmektedir. Tüm dünya bu disiplinler tarafında delirtilmiştir! Onların zamanı geçmiştir, onlar çoktan mezara gömülmüş olmalıydı. Sen cesetleri taşıyorsun ve cesetler kokuyor. Ve sen cesetlerle çevrelenmiş olarak yaşarken, ne türden bir hayatın olabilir? Ben sana anı ve anın özgürlüğünü ve anın sorumluluğunu öğretiyorum. Bir şey şu an doğru olabilir ve diğer an doğru olmayabilir. Tutarlı olmaya çalışma, aksi takdirde ölmüş olacaksın. Sadece ölü insanlar tutarlıdır. Tüm tutarsızlıklarıyla canlı olmaya çalış ve her anı geçmişle hiçbir bağlantı kurmadan, gele- cekle de hiçbir bağlantı kurmadan yaşa. Anı o an bağlamında yaşa ve senin verdiğin karşı- lıklar bütün olacaktır. Bu bütünlüğün güzelliği vardır ve bu bütünlük yaratıcılıktır. O zaman yaptığın şey her ne olursa olsun kendine ait bir güzelliği olur.

1 Aralık 2012 Cumartesi

1 ARALIK DÜNYA AIDS GÜNÜ



Türkçesi ‘İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü’ olan HIV (Human Immunodeficiency Virus), AIDS hastalığının bulaşmasına neden olan virüstür. İki türü bulunur. HIV-1 dünyada en sık rastlanan AIDS hastalığına neden olan tipidir. HIV-2 ise daha az görülür.

Bu virüs kişiye bulaştığında, bedenin kişiyi hastalıklardan koruyan bağışıklık sistemine zarar verir. İlk başta sistemi zayıflatır, ardından da tamamen yok eder. Bunun etkisiyle beden mikroplara karşı tamamen açık bir hâle gelir. AIDS, HIV enfeksiyonunun son aşamasıdır. Bu aşamada hayati tehlike yaratan enfeksiyonlar veya kanser ortaya çıkabilir. Eğer kişi bu virüsü kaptığını düşünüyorsa, sonucu öğrenmek için o tarihten üç ay sonra Elisa testi yaptırabilir.

Şu ana kadar bilinen ilk AIDS vakaları 1981 yılında Kaliforniya’da görülmüş. Bunların çoğu hastalığı cinsel yolla kapmış olan eşcinsel erkekler ve ortak şırınga ile damardan uyuşturucu kullanan bağımlılarmış. 1983 yılında uzmanlar hastalığa HIV’in neden olduğunu tespit etmişler.
Dünyadaki HIV pozitif vakalarının yüzde 70’ine, hastalığın ilk ortaya çıktığı yer olarak düşünülen Afrika’da rastlanıyor. Birleşmiş Milletler’in 2004 yılında yayımladığı rapora göre, dünyada 38 milyon kişi HIV taşıyor. Her yıl beş milyon kişi virüsü kapıyor ve üç milyon kişi de hayatını kaybediyor.

AIDS NASIL BULAŞMAZ?
-Tükürük
-Terleme
-Deriye dokunmak
-Başkasının havlusunu kullanmak
-El sıkışmak
-Kucaklamak
-Yanaktan öpüşmek
-Ortak yiyecek ve içecekler
-Ortak tabak kullanımı
-Havuz ve tuvalet kullanımı
-Aynı evi paylaşmak
-Başkasının giysisini giymek (HIV vücudun dışında yaşayamayacağı için bulaşması kolay değildir).

AIDS NASIL BULAŞIR?
-Kan yoluyla (HIV taşıyan kişinin kanının, dokusunun veya organının nakli)
-Cinsel ilişki
-Hamile ve HIV taşıyıcısı anneden çocuğa. En çok da anne sütü ile bulaşır.

9 Kasım 2012 Cuma

Şimdi suratına bir tane çaksam, sanat diyebilir miyim buna?

2 Kasım 2012 Cuma

vücudunun kokusunu unutmak istiyorum
dudaklarının tadını unutmak istiyorum
bir kez olsun, mutlu bi hayat yaşamak istiyorum..

18 Ekim 2012 Perşembe

DÜNYA NÜFUSUNUN 3’TE 1’İ TRAFİKTE SOLDAN GİDİYOR

İngiltere ya da Kıbrıs’a gidip, orada araç kiralayarak trafiğe çıkanlar, “soldan akan trafikte sağdan direksiyonlu otomobil” kullanmanın bize ne kadar“ters” geldiğini yakından bilir. Bu nedenle trafiğin soldan aktığı ülkelerdeki araç kiralama şirketleri, yabancı müşterilerini trafiğe çıkmadan önce tekrar tekrar uyarırlar. Yakın çevremizde İngiltere, Kuzey Kıbrıs, Güney Kıbrıs ve Malta var, ama daha uzaklara gittiğimizde, 2.2 milyar kişi, trafiğin soldan aktığı ülkelerde yaşıyor. Trafiğin yasal bir zorunluluk olarak soldan akması 1300 yılında İtalya’da, “Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözünü ilk söyleyen kişi olarak da tarihe geçen Papa 8’inci Boniface tarafından sağlanmış. Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğu bu kuraldan sonradan vazgeçmiş. Ancak İngiltere tutumunu değiştirmemiş. Bu nedenle, günümüzde trafiğin soldan işlediği ülkelerin büyük çoğunluğu daha önce İngiltere’nin hakimiyetinde olan ülkelerden oluşuyor. Bu kategoriye Hindistan, Okyanusya’daki ülkeler, Karayip adaları ve Afrika’nın güneyindeki irili ufaklı 10 kadar ülke giriyor. Ayrıca Japonya’da da trafik soldan akıyor. Peki bu sistemden İngiltere ve Japonya memnun mu? Muhtemelen hayır.Örneğin Kıta Avrupa’sına uyum sağlamak isteyen İngiltere’de 1960 yılında trafik akış yönünü değiştirmek için çalışmalar yapılmış. Ancak bu değişimin milyarlarca paund’a mal olacağı ortaya çıkınca, bu fikirden vazgeçilmiş. Japonya’da ise, soldan direksiyonlu “ithal” araçlar kullanmak bir prestij sembolü olarak kabul ediliyormuş. Yani değişim için nedenler var ama İngiltere ve Japonya’da çok yüksek maliyet, Hindistanda ise hem ekonomik hem de 1 milyara yaklaşan nüfus nedeniyle böyle bir değişimi gerçekleştirmek zor gözüküyor.

14 Ekim 2012 Pazar

öyle güzelsinki içimde,
onu kirletmeyeceğim seninle ..

27 Eylül 2012 Perşembe

Hassiktir edepsizmiş yazılarım. Biliyorsunuz bedenleri ihanet kokmasaydı o şahısların kimsenin kafasını koparmazdı satırlarım...

k.iskender

10 Eylül 2012 Pazartesi

hastayım dediğinde;
bir erkek,
kıyamam, kendine dikkat olur mu'dan öteye geçemeyen kısa mesaj budalaları..

artık havalar soğudu, sıkı giyin bak diyen yapmacık ağızları
...

gelemeyecek kadar meşgul olan sevgililerin
rol icabı kısa mesajla verdikleri o unutulmaz sadakat sözleri,
siktirin gidin..

sonra hastayım dediğinde bir kadın,
aklına neyin var demekten önce regl olma ihtimalini birinci plana koyup
işimiz haftaya kaldı planlarını yapan bacak arası planları..

demişler ki dünya kadar malınız olacağına fındık kadar,
yok küfür yok
yüreğiniz olsun diyecektim.

köpeğinizi gezdirir gibi elini tutup gezdirdiğiniz ve
beni seviyor, ne dersem yapar düşüncesinde seviyorum dediğiniz adamlar
bir haftada kıvama gelir ya da iki birayla dediğiniz kadınlar
ilk günden oldukça yol katedip samimiyetin amına koyanlar
ve siz,

hepiniz...
aynı telefondan aynı mesajları kaç farklı numaraya gönderdiniz kimbilir,

kaç kılığa girdiniz, kaç kez şekil değiştirdiniz,

siktir edin,
nasıl olsa kimse bilmiyor.


Gökhan İnesi

5 Eylül 2012 Çarşamba


17 Ağustos 2012 Cuma

Lethe

Yok eden (Dağıtan, eriten) sıvından ver içmek için bana
Ve boş ve güçlü unutkanlığın tatlı merhemini ve lütfunu ödünç ver bana;

Yakın tut beni. (İçten, samimi sarıl bana)
Gökyüzünden (Cennetlerden) hızla ayrılırken,
Gece boyunca hızla ayrılırken
Çöz (Açığa çıkar) yıldızları.
Sen, kılıcım ve ipim (Darağacım) olduğun için
(Sen) benim lethe'msin.

Kobalt akımlarında
Yanan anıları delmek, parçalamak için
Kalbime saldırdın sen.
Beni tekrar öldürmek için
Pençe gibi parmaklarınla
Acının keskin bıçak darbeleri içinde
Damarlarımı temizle.

Çal beni, al (İşgal et) beni ve yükle (Suçla) beni yine!
Yandığım ve (Soğuktan) titrediğim için
her hareketinle yak beni.


Böylece temizlendim bir projektörle.
Boş ve güçlü unutkanlığın tatlı merhemi ve lütfuyla
Öpülmüş (Okşanmış)
Yeniden işlenmiş ve yenilenmiş görünüyorum.


Lethe,
Benim tek arkadaşım ve rehberim!
Yakın tut beni (İçten, samimi sarıl bana).
Senin parmaklarınla boğulurken,
Senin aşkınla boğulurken
Nefret ettiğim yaşam sen olduğun için
(Sen) benim lethe'msin.

Gözlerimdeki alevlerle ve üstümdeki okyanusla
Tutkulu özlemlerde sürükle beni!
Ve bana sensiz yaşayabileceğim bir hayat bağışla!

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Evet bayım,
Yol üstü hayatınızdan geçen en ahmak kadın benim…
Çünkü yalnızca yoldan geçtim, altınızdan asla.
Kirli parmaklarımı pantolonuma silmeden asla sürmedim gözyaşlarınıza.
Tokat izi saklayan yanaklarınızı öpmeden önce,
... Nikotin kokan dişlerimi fırçaladım mutlaka…

Evet bayım,
Aklına geldiğinizde ayağa kalkan tek aptal benim.
Çünkü bir kanepeye uzanıp film izlemeyi teklif etmedim size!
Düşlerimi anlattım yalnızca, hiç fantezim olmadı..
Ve iç çamaşırınızın rengini hiç merak etmedim.
Bu yüzden arkan açılmasın diye,
Arkası kapalıdır bütün sandalyelerimin…
Evet bayım,
Karşılaşacağınız en korkak kadın benim!
Çünkü tuttuğu eli asla bırakmayanlardanım.
Kazandığını kaybetmeyi göze alamayanlardan.
Bu yüzden başka eller vücudunuzdayken,
Benimkiler hiç düşmedi omuzlarınızdan…

Evet bayım,
Öptüğünüz en tecrübesiz kadın yine benim!
Parçalanmış dudaklarınıza dudaklarım merhem olsun istedim..
İlk sizdiniz bayım,
ilkimdiniz.
Aşka uzak ve kurak tenimde,
En hoyrat iklimdiniz, incittiniz.
Akıttığınız kan yüreğimin bakireliğiydi.
Bilemediniz…


Evet bayım,
İşte gördüğünüz ve göreceğiniz en şerefsiz kadın da benim!
Bundan büyük şerefsizlik mi olur?
Sevdim…
Şeref, sizin bayım.
Şeref, size ben gibi bakmayan HERKESİN !
Özür dilerim, rahatsız ettiğim için..

5 Temmuz 2012 Perşembe

içime gir ama sigaranı söndürme!

Birden fermuarını çözdü, pantolonunu indirdi. Sonra da külodunu çıkarttı. Beni nasıl aşağılıyacağını biliyordu ama öfkesini kontrol edemiyordu da: "Hadi, gel, gir içime! Hadi, hakkındır, beni evine aldın ya, beni o soğuk sokaklardan kurtarıp getirdin ya buraya, gir içime, hadi!.." diye bağırmaya başladı... Karanlık yerimin bu denli zorlanması, öfkeden deliye döndürmüştü beni. Ona tam, "Yeter artık, yeter; bitir, bu oyunu!" diye bağırırken, cinsel organının çevresinde, kasıklarında, karnının altında derin sigara yanıklarını fark ettim... İşte o anda öfkem gülünç geldi bir an bana, gülünç ve acınası... O ise adeta acıyla kıvranarak ve soluk soluğa, kendiyle konuşmaya devam ediyordu. "Gir içime ama sigara söndürme oramda!.."

**cezmi ersöz'den- içime gir ama sigaranı söndürme kitabından
Hadi gir içeri. Ama gözlerindeki o kanayan suçluluk bırak kapıda kalsın. Ona ihtiyacımız yok artık..
.
.
.
Tutkunu olduğum neyin varsa hepsini bırak kapıda. Yoksa ne kadar istesem de konuşamam seninle. Konuşamam, yalnızca ağlarım. .
.
 
Kapat kapıyı. Kapat, içeri hayat girmesin. İçeri yalanlar girmesin. İhanetler, ihtiraslar, oyunlar, maskeler girmesin içeri. .
.
.
.
 
Korkma benden artık. Aşkına rakip değilim...
 
**cezmi ersöz'den
İnanmıyorum sevgili sana asla. Çünkü sen de bu hayat gibisin... Özletiyorsun, tahrik ediyorsun, öfkelendiriyorsun, aşağılıyorsun, bekletiyorsun, umutlandırıyorsun... Ama yoksun! Gerçek değilsin. Düşüyorum hızla. Tek istediğim elimi tutmandı...! Elimi sana uzatırken sonuna dek güvenebilmekti son isteğim. İnsan başka ne ister ki? Seven insan başka ne umar?

Boşluğa düşerken inançla sarılabilmek ister son insana. Yoldaş sevgiliye...

Her şeyi yaşadım biliyor musun? Her şeyi.. Ama bir tek bu sarılışı yaşamadım. Düşerken son anda olanına. Sen hep sınadın beni, hep gücümü ölçtün. Sana ne verip ne veremeyeceğimi hesapladın. Oysa ben sana olduğum gibi gelmiştim. Neysem O...

Dağınık, hesapsız, doyumsuz, heyecanlı ve yaralı. Çok yaralı...
 
**cezmi ersöz'den..

hayallerini yak evi ısıt!

Bir tek seni sevdiğim doğruydu... Ve bu doğru yüzünden hayatım yalana battı... Sen beni dışladığından beri, beni sevenlere bir hayalet hediye ettin... Tepeden tırnağa aşka, tepeden tırnağa özleme batmış bir hayalet... Bu hayaletin içinde, beni değil seni gördüler hep. Çoğu bu hayalete dayanamayıp çekip gitti...

Kimisi senin beni beklettiğin kapıda, beni bekledi. Seni beklemekten yorulur, onunla birlikte çekip giderim, diye buralardan...
Ve ben en çok onların sevgisine inandım. En çok onlara derinden üzüldüm. Ve hep merak ettim, karşılıksız ve onca yıl bir hayaleti nasıl böylesine sevebildiler diye. 

***hayallerini yak evi ısıt'dan - cezmi ersöz

24 Haziran 2012 Pazar

21 Nisan 2012 Cumartesi

zaman alacak intikamımı...

11 Ocak 2012 Çarşamba


maskulinizm

Yaşamak ne güç şeymiş

Kadınlar öğrettiler bana

Başta anam!

Hamamda kaynar sular dökerek başımdan

Onlar uyandırdılar beni çocukluktan

Erkek olup üstlerine çıkayım diye

Bu öyle bir esatır ki

Hem yesir tüccarı olacaksın, hem yesir

Ve vücutlarının akkağıtlarına yazdığım o şiir değil,

med-cezir...

Kadınlar doğurdular beni bağıra bağıra

Yine onlar öldürecekler beni aşktan

Bağırta bağırta...

can yücel

buko'dan

Kırgın,sefil,kendini kazıklanmış
hisseden yalnız insanlar,

güçlerin ihanetine uğradıklarını hissederek,
hayatı suçlayarak,
koşulları suçlayarak,
başkalarını suçlayarak,
oysa aslında onlardır
tamamen iştah tıkatıcı,
görevmişçesine sıradan,korkak
hayatta hiçbir şeyi doğru yapamadıkları halde
haksızlığa uğradıklarını düşünürler,
esefle doldururlar dünyayı,
nefretle-hiçbir yerin ortasında ölü-gözlü milyonlarca
insan hatası,günden güne,geceden geceye hadım edilmiş
eylemleri ile ilerleyen,
dünyanın ciğerini yakıyor bu israf,
dehşeti
bu
israfın..
Sen küfürsün...
Ben bu küfrü etmeyi reddediyorum. Seni sana ediyorum. Seni sana bir hançer gibi tam da
adresinde, o dolaylarda saplarken parmakizim kalsın istiyorum. yüzünde
parmakizim kalsın... İster bir gözyaşı olarak taşı onu, ister müstehzi bir ifade
diye.. Kalsın. Yüzünde parmakizim kalsın..


küçük iskender
Herkes birikmiş bizi
seyrediyor.
Dağılın!
Kukla oynatmıyoruz burada.
Acı çekiyoruz...

oğuz atay

11 Ocak 2011 Salı


5 Ocak 2011 Çarşamba

Neden sana acı çektiriyorum, sevgilim?
- Neden hep, ya sana acı çektirmek, yada kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler. Biz birbirimizin hiçbirşeyi olmayacaktık; ama herşey olduk. Seninle böyle düpedüz konuşuyorum, çünkü sen her bakımdan anlarsın. Şu var ki ben, herşeyi olduğu gibi görüyor ve bunun için de çIğrımdan çıkıyorum. İyi uyu meleğim ve uyan! Seni artık görmeyeceğim yalnız biliyorsun ya ben kalbimi ah , hepsi saçma, ne soylesem hepsi boş. Yıldızları nasıl seyrediyorsam bundan böyle sana da öyle bakacağım demek! Hele, bir düşün bunu...
kendine iyi bak, hatta vaktin olursa öp benim için .)

sert ıslak öpücükleri elleriyle yiyişi ve yediği bedenin lezzetinden dilinin kendini kaybedişi...
Kendi gözlerine bak
Diğer gözlere
Bana
Kendi gözlerinle bak

2 Ocak 2011 Pazar

Bana bakıp bakıp da acıma öyle,
Dolaşıp bir başıma geziyorsam başı boş
Bu benim kendi itliğim,
Resminin de hesabını gördüm o gün
Sana beddua ettiğimi de nerden çıkardın
Sana duam tutmaz ki bedduam tutsun
Bundan sonra dünya güzeli usulca kulağıma aşk dese,
Ben derim hoşt!

İşte görüyorsun birtanem ortada ne aşk var ne meşk var
İyisi mi anana babana dön sımsıkı sarıl
Aklın ermez senin böyle şeylere
Dedim ya sen bana bakma, e mi?

26 Aralık 2010 Pazar

ellerimi gördüğünde
parmaklarım okşarken bedenini
sen beni hiç sevdin mi?
Acımak... Acıyanın da zavallılaşmasını gerektirir

aslında herkes birer külkedisi

Aslında herkes birer külkedisi... Dışarıya çıktığında, balkabağını araba yapan, tuvaletlerini giyen, baloda prenses olarak gezinen, saat 12'yi vurduğunda evine dönmek zorunda kalan Külkedisi... Çünkü, gerçekte çektikleri eziyeti ve düştükleri kötü durumları kimsenin bilmemesini ancak böyle sağlayabilirler.

Şanslı olanlar, bazen ayakkabılarını düşürür ve birileri o ayakkabının peşinden giderek onlara ulaşır. Gerçekleri görmesine, kendini bulmasına yardımcı olur. Şanssız olanlar ise Külkedisi olarak korkularıyla küllerinin içinde yaşamaya devam ederler.

Bizler ise; Külkedisi olmayı reddedenleriz. Balkabağınıda, prenside, baloyuda kendi gerçekliğimiz haline getirip, saat 12'yi vuracak korkusunu hissetmeden, sabahlara kadar yaşamayı seçenleriz!

'Böyle adama
yaklasmaz hicbir güzellik
Doğduğu günden beri kalbinde bir delik,
Almak icin bütün sızılari içine.'

12 Aralık 2010 Pazar

''Artık benim değil'' diye düşündü gerçek bir özlem duymaksızın.Bir başkasına alıştı ve kuşkusuz unuttu beni. Böylesi çok iyi. Dolaşmaya alışmış kimse, ayrılık vakti geleceğini her zaman bilir.

18 Kasım 2010 Perşembe

elveda

yalnızlık özgürlük kadar kutsal
kutsal her ne demekse
ölüm kokusu biraz kadınca
terden ıslanmış kadın misali
özgür bir kadınla olmak
yalnız bir ölüyle sevişmeye benzer
güneş düşmanın olur
geceye sığınmaktır kurtuluş
gözbebeklerin küçülüp kaybolduğunda
kötü düşlerin özgür prensesi
gümüş bir mermiye saklanmıştır artık
elveda
sonu gelen her şey için

1998

Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99

soğuk kırmızı

kırmızı kazak soğuğu sever
doğasında vardır bu
nasıl ki şehvet
günah ile koyun koyuna yatar
bu da öyle bir şey
zaman hep kısa
son hep aynıdır
yine de denemekten
alamaz kendini insan
yüklemiştir tüm gereksizliklerini
kırmızı soğuk kazağa

1999

Kadıköy Underground Poetix'den 2040 #99

17 Kasım 2010 Çarşamba

İnsan sevdiğini görmediğinde...

Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
“İnandır beni” diyor, “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.”
Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
“İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi” diyor, “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
Graham Greene, “Zor Tercih” isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
“O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'
Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, “keşke ölseydi” diyordu.
Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
Romandan yapılan filmde, “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
- Düşünsene, Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.
Aşk, bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.
Aynen, ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
Ve birisini öyle sevmek.
Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek, ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
Ama Tanrı’ ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
Ben, Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum, ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
Bir gün biri onlara diyecek ki:
- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.


ahmet altan- kristal denizaltı

Kıskanmak ve içimizdeki bıçak

Bıçağı saplayan çıkarsın isteriz.

Kuşkunun yada kaybetme endişesinin hançerini kim içimize sapladıysa, onu oradan çıkarma ve yaramızı iyi etme kudreti de yalnızca ondadır çünkü.

İçimize yerleştiği andan itibaren sivri pençeli bir kuş gibi bizi didikleyen kıskançlığı, insanoğlunun en çözümsüz dertlerinden biri haline getiren de, çareyi o kara kuşu içimize yerleştirip bizi çaresiz bırakanda aramak zorunda kalmamızdır.

O kara kuş sanki boynuna takılı gizli bir iple onu oraya yerleştiren sahibine bağlıdır, o uzaklaştığında kuşun pençeleri dahada keskinleşir, gagası değdiği her yeri dağlayan zehirli bir diken gibidaha derina batar ; sahibine yaklaştıkça vahşeti azalır.

Ve biz acımızı hafifletebilmek için o kara kuşun sahibinin peşinden sürüklenir gideriz. Bütün istediğimiz kuşun sahibine kimsenin dokunmaması, onun kimeye yaklaşmamasıdır. O birinden hoşlandığında veya dokunduğu zaman içimizdeki bıçak kımıldar, kuş canavarlaşır.

Şeytanın yarattığı bir gökkuşağı gibidir kıskançlık. İçinde siyahtan mora doğru her türlü karanlık rengin kıpraştırdığı bir gökkuşağı;
sevdiğin tarafından sevilmediğin endişesinin yarattığı keder, istediğine dokunamamanın getirdiği huzursuzluk yalnızlık duygusu, beğenilmediğine inanmanın yarattığı aşağılanma, bir başkasının sana tercih edildiğini düşünmenin getirdiği eziklik ve öfke, alay edilme korkusu, benliğine olan güvenini kaybetme sonucunda kendini değersiz görme, bir başkasının beğenisine muhtaç olduğunu hissetmenin zavallılığı.

Bütün bu karanlık, bu yok edici duygular demirden bir kapak gibi kapanır üstüne.

Kendini tutsak, kıskandığını özgür görürsün.
Sen kımıldayamazken onun her an başka biriyle oynaştığını hayal edersin.

Şüphelerin bilenir.
Hayaller uydurursun.
Belki de kendini çok aşağılanmış bulduğundan, kendinden intikam almak ister gibi, canını en çok yakacak hayalleri yaratırsın zihninde, onun bir başkasıyla nasıl seviştiğini, neler fısıldadığını, neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar canlandırırsın aklında.

İyi haberlere inanmakta güçlük çekersin, kötü haberlere ise inanmaya hemen hazırsındır.

Kıskançlık başladıktan sonra kuşku keskin güçleriyle öyle bir kemirirki içini, içinde herhangi bir şeye inanabilecek sağlam tek bir yapı bile kalmaz, uçurumlarla dolar zihnin, inanmak istediğin, inanmaktan duyacağın her haber, her bakış, her söz, her gülümseme, aynı kuyruklu yıldızlar gibi , bir anlık ışıkla parladıktan sonra o uçurumlara doğru kayıp yok olur.

Ne gariptir, seni sevindiren o gülümseyişi görüp o sözü duyduktan sonra, o bir anlık sevinci yaşayıp da ardından kaybedince kuşkuların eksileceğine dahada artar, o gülümseyişin seni aldatmak için olduğunu düşünürsün, bu sefer kuşkularına düşmanlık karışır.

Ve bir insanın birini hem sevip hem de ona düşmanlık duyması kadar zor bir duygu ikiliği, inanın az bulunur.

Bu hal, bıçağın artık iyice saplandığı, kuşun kanatlarını açarak çılgınca çırpındığı bir andır.

Bıçağı sokanın bile acıyı yatıştırmakta zorlanacağı bir hal. Yine onun peşindesindir, onun yanında olmak, onu görmek, onun bir başkasına dokunmadığından emin olmak istersin ama, ama artık acı sahibinden bile kopmuş, bozulmuş bir ordu gibi denetimden çıkmıştır. Kıskandığın her kıpırdandığında bıçak derine girer kuş canavarlaşır. Acıyı iliklerine kadar hissedersin. Bu acıdan kurulmak için ölmeyi ve öldürmeyi bile düşünürsün. Othello, böyle bir durumdayken karısının değil de düşamanının sözlerine inanır, o iri ve siyah elleriyle okşamaya kıyamadığı o beyaz boynu sıkar.

Shekespeare, bir insanın içinde sevdiğinden kuşkulanmak için ekilecek kötü tohum bekleyen uğursuz bir toprak olduğunu anlatır piyesinde. O tohumun nasıl büyüdüğünü, kıskançlığın her duygudan daha büyük ve daha geniş bir ağaç haline gelip bütün duyguları gölgesiyle örtebileceğini gösterir. Artık her baktığında, eskiden sevgiyi, neşeyi, sevinci gördüğün yerlerde ihaneti ve aşağılanmayı görürsün. Birisini istemenin ağır bir zincir gibi bütün ruhuna dolandığını, seni güçsüzleştirdiğini, seni senden çaldığını hissedersin. Bir yandan zinciri biraz gevşetsin, bıçağını biraz çeksin diye yalvarır, bir yandan da seni yakıştıracak her sözü kıskandıracak bir tuzak gibi görürsün. Çırpınmaya başlarsın. Acıklı ve zavallı bir çırpınıştır bu. Sesin değişir, bakışların değişir, konuşman değişir. Daha önceleri seni güldüren bir şaka şmdi yaralayan bir alay olarak çarpar kulaklarına. Öfkelenirsin, kabalaşırsın; çaresizliğin acıklı çirkinliği yerleşir davranışlarına. Sevilecek yanlarını kaybedersin. Artık iyileşmek bile değildir istediğin, zaten iyileşbileceğine olan inancını da elden kaçırmışsındır, istediğin kıskandığının canını acıtmak, onu cezalandırmak, senin çektiğini onunda çekmesini sağlamaktır. Ama bunu pek başaramassın... Onun ne canını yakmayı başarabilirsin, ne onu güldürmeyi başarabilirsin. Sıkılır ve sıkarsın... Acı dayanılmaz hale geldiğinde, bir gün kendini aniden kurtulmuş, özgürleşmiş, iyileşmiş hissedersin; yalancı bir duygudur bu, sevinçle sarılırsın ama, ama aynı kabuslarda olduğu gibi sarıldığın o sevincin kısa bir sürede ellerinin arasında bir kedere dönüştüğünü farkedersin. Bu kısa sevincin ardından gelen sarsıntı ise büyük bir şaşkınlık yaratır. Ama bu sarsıntı iyileşmenin ilk işaretidir. Altında ezildiğin, seni sen yapan ve ruhsal mimarini ayakta tutan bütün sutunları birer birer kırıp çökerten o acılara, şüphelere, aşağılanmalara daha fazla dayanamayan varlığın, neredeyse senden bağımsız bir şekilde hayvansı bir içgüdüyle kurtulmak için silkinmeye başlamıştır.

Kurtuluş anları daha sık yaşanır olur. Ancak kıskançlıktan ve acıdan kurtulurken sevgidende kurtulduğunu, sevdiğine duyduğun sevginin azaldığını başladığını hissedersin ki, buda başka bir acı yaratır, çünkü insan birini severken onu sevmekten vazgeçme ihtimalini düşünmeye bile tahamül edemez. Üstelik ortada kapanmamış bir hesap vardır. Sen acı çekmişsindir; sevdiğini sevmekten, kıskandığını kıskanmaktan vazgeçtiğinde çektiğin acının intikamındanda vazgeçeceksin demektir. Hayat gariptir, kıskançlık yeni başladığında cılgınca kurtulmak ve sevmekten vazgeçmek istediğinde değil de, kurtulma duygusunun seni üzdüğü, vazgeçmek ihtimalinin seni tedirgin ettiğinde vazgeçmeye başlarsın. Bir macera bitmektedir.

Bir zaman sonra tümüyle kurtulur ve özgürleşirsin. Ama bir vakitler köle olduğunu gösteren o damga vurulmuştur ruhuna. Sapı kırık bir bıçak, ölü bir kuş iskeleti kalır içinde. Bıçağı sokan çıkarır çünkü; o çıkarmadıkça, keskinliğini kaybetmişte olsa o bıcak orada durur. Bazı sabahlar için titreyerek, özleyerek, özlemle ve kederle uaynırsın; o bıçağın ruhuna saplandığı anki ateşi hissedersin içinde ama o ateş yüzünde tuhaf bir gülümseme bırakarak çabuk söner. Bıçağı sokanın çıkarmadığı, kapanmamış bir hesabı taşıdığını hatırlarsın sadece...


ahmet altan - kristal denizaltı

10 Kasım 2010 Çarşamba

bak takılmana!

kendini suç-la-ma
suçlamaktan vazgeçsen diyorum
uyan çık artık o kafadan
daha da fazla uzatmadan!

dostum içinden geçenleri
tutmasan diyorum
yüzüme baka baka konuşssana
biraz biraz anlatsana!

haydi haydi haydi takma kafana!
ooooooooo
sallaya sallaya bak takılmana

ooooo

hepsi boşu boşuna
hep boşu boşuna

herşeyi şimdi şu anda silebilsen diyorum
zamana karşı yarışmadan
iyisini kötüsünü ayırmadan
sinirini bozma gelir geçer kırmızı muhabetler
gel atalım her dakikaya
herşey yolunda inan bana!


haydi haydiiii
taaaaaakmaaaaa kafana!

oooooooooooww
sallaya sallaya
hepsi boşu boşuna
hep boşu boşunaaaa!
yeter artık kendine gel
dur çok fazla coşma
elimden gelen bu kadar
bekle bekle konuşuruz bir ara
kaldır kolunu havaya
teslim ol pişman olma
ateş etmeden son defa düşün bir daha!

bum bum bum yavaş! yavaş!

sen seni hiç mi sevemiyosun
belki kendine güvenemiyosun
sus soru sorma
cevabın yok tanıyamadın daha
bana öyle bakma kaldıramam
içimden geçeni saklayamam
kısa kısa uzak ara
görüşürüz sonra!

yavaş! yavaş! yavaş!

athena
hoooowwwww

19 Ekim 2010 Salı

Yumurta Üretiminde Dünyada İlk 10 Ülke Arasına Girebilmeyi Hedefliyoruz

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, “Türkiye'de yılda 14 milyar adet yumurta üretiliyor ve dünya yumurta üretiminde 11. sırada bulunuyoruz. Hedefimiz yumurta üretiminde Türkiye'nin ilk 10 ülke arasında yer almasını sağlamak” dedi.

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, Yumurta Üreticileri Merkez Birliği tarafından organize edilen ''Dünyanın en büyük omleti''(110 bin adet yumurtayla) rekor denemesinin yapıldığı CEPA AVM önündeki etkinliğe katıldı. Burada bir konuşma yapan Bakan Eker, verilen destekler sonucunda yumurta ve beyaz et üretiminin ve ihracatının arttığını söyledi.


Türkiye’nin yılda 14 milyar adet yumurta üretimi dünyada 11. sırada bulunduğunu kaydeden Bakan Eker, “Hedefimiz yumurta üretiminde Türkiye’nin ilk 10 ülke arasında girmesini sağlamak. Türkiye’nin yumurta ihracatı da son 8 yılda 31-32 milyon adetten, 1,2 milyar adete ulaştı. Kişi başına yıllık yumurta tüketimimiz de 175-180 adet düzeyinde gerçekleşiyor ve bunu 200 adete çıkarmayı hedefliyoruz” dedi.

Bakan Eker, yumurtanın ''cüsesine göre çok değerli bir gıda maddesi'' olduğunu belirterek, 50-60 gramlık bir yumurtada insanın ihtiyaç duyduğu her türlü besin maddesinin bulunduğunu kaydetti. Uzun yıllar yumurtaya ''haksızlık yapıldığını'', yararları gözardı edilerek neredeyse zararlı ilan edildiğini belirten Bakan Eker, ''Nihayet yapılan araştırmalar sonunda tıp doktorları yumurtanın itibarını iade etti. Kalp hastaları için zararlı değil yararlı olduğu ortaya çıktı” dedi.

Türkiye'de büyükbaş hayvan sayısında bir azalma yok

Türkiye'de 11 milyon büyükbaş hayvan varlığı var, bu 2002'ye göre yaklaşık yüzde 10'luk artışı ifade ediyor. Bir azalma yok. Küçükbaş hayvan sayısında bir miktar azalma var. Bunun sebebi de Türkiye'deki iç göç, hayat tarzındaki değişiklik. Hükümet olarak daha profesyonel bir küçükbaş hayvancılığın yapılmasıyla ilgili tedbirler aldık, projeler başlattık. Bu projeler şu anda yavaş yavaş devreye girdi. 1 Ağustos tarihinde faizsiz kredi kararnamesi çıkardık, hayvancılıkla ilgili. 2 gün öncesi itibariyle tam tamına 1 milyar kredi kullandırıldı, faizsiz kredi. Bunu Türkiye'de hayvancılık yapan 13 bin 500 farklı kişi kullandı.

kurban bayramında et fiyatları

Kurban Bayramı'nda her yıl 500 bin civarında büyükbaş, 2 milyon küçükbaş hayvan kesiliyor. Bu kadar hayvanın kesildiği yerde fiyatlar yükselmez, düşer.

tarım ve köy işleri bakanı : mehdi eker

ekmek zammı, süt ithalatı

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, ekmek maliyeti içerisinde buğdayın payının sadece yüzde 21 olduğunu belirterek, “Ekmek zammı konusunda bakanlıktan bir onay, görüş alınmış değil” dedi.


Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, katıldığı “Tarım ve İnsan” konulu 2. Ulusal Fotoğraf Sergisi’nin açılışında, basın mensuplarının, ekmek zammı, kurbanlık ve et ithalatı konusundaki sorularını yanıtladı. Ekmeğin serbest piyasada fiyatı belirlenen bir ürün olduğunu, fiyat belirlenmesinin bakanlıkla alakası olmadığını dile getiren Bakan Eker, şöyle konuştu:

“Ekmek zammı konusunda bakanlıktan herhangi bir görüş, onay alınmış değil. Ekmek maliyeti içerisinde buğdayın payı sadece yüzde 21, yani 5'te bir oranındadır. Ekmek fiyatının açıklanması bakanlıkla ilgili değildir. Bizimle ilgili kısmı piyasada buğday var mı, var. Un var mı, var. 2008 Haziran ayında bir ton ekmeklik buğday ortalama 555 lira iken, bugün 660 lira, 12 Ekim tarihi itibariyle. Ortalama Anadolu kırmızı sert ekmeklik buğdayın fiyatı. Ekmeğin tamamı da o üründen yapılmıyor. Buna baktığınızda buğdayda 2 yıl içerisindeki artış yüzde 17-18'e geliyor. 5'te biri bunun ekmek maliyetine etki ediyor, bu da ortalama yüzde 4. Keşke, Fırıncılar Federasyonu o kararı açıklarken, bunun hangi maliyet unsurlarından kaynaklandığını da net olarak kamuoyuna bildirseydi. Vatandaşlar haklı olarak ekmek zammının buğday, un maliyetindeki artıştan kaynaklandığını düşünüyor. Ancak durum böyle değil.”

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, kurbanlık ve et ithalatı konusunda ise şunları söyledi:

“Süt İthalatı Yapıldığı Doğru Değil”
Sütle ilgili piyasada yanlış bilgiler var, yanlış şeyler söyleniyor. Süt ithal edildiği doğru değil. Yapılan şey şu, DİR (dahilde işleme rejimi) kapsamında AB ülkelerine ihraç etmek kaydıyla alıyoruz. Diyor ki 2 bin 500 ton süt tozunu benden alın. Bunun ürünü de bana satın. Yani AB ülkelerine o ürünü satmamız için hammaddeyi, 2 bin 500 ton oradan alıyoruz. Bu DİR kapsamında yapılan bir çalışma, piyasayla ilişkili bir durum değil. Bunun karşılık geldiği sütün tamamı 25 bin ton. Gerek bazı politikacılar, gerek bazı dernek ve meslek kuruluşlarının, 'artık Türkiye süt de ithal ediyor’ ifadesi doğru bir ifade değil. İçerdeki süt fiyatlarına zarar verecek bir uygulama da yapmadık, yapmıyoruz, yapmayacağız.

3 Ekim 2010 Pazar