22 Kasım 2009 Pazar

biz, birbirimize sıkıca sarılıp, hissettiklerimizin aşk olduğuna kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. İrademizi kullanmıyoruz çünkü bir şeyi veya kişiyi seçersek diğerini kaybedeceğimizden korkuyoruz ve kendimizi şansımızı deneyemeyecek kadar güvensiz hissediyoruz. Birey içe dönmeye zorlanmaktadır; kimlik sorununun yeni bir biçimine saplanıp kalmıştır:
Kim-olduğumu-bilsem-bile-bir-önemim-yok.

aşk ve irade - rollo may

Az önce akıl hastası damgası yedim
Her gece aynı düşü görüyorum

Özgürlüğümü görüyorum
Kilitli kapılar yok, parmaklıklı pencereler yok
Beynimi yaralı gibi gösteren şeylerin hiçbiri yok

rahat bırakın beni
sadece yalnız bırakın beni


Çocuk insanlar arasında

SIDDARTHA TÜCCAR KAMASVAMİ’NİN evine gitti, buranın bir zengin konağı olduğu belliydi; kendisini kapıda bir uşak karşıladı, duvarları boydan boya halılarla kaplanmış uzun solanlardan geçip daha geniş bir bölmeye girdiler, evin efendisini burada beklemesi gerektiği söylenildi.

Çok geçmedi, Kamasvami içeri girdi, tez canlı, esnek düşünceli, yönetmesi kolay bir adama benziyordu, saçları iyiden iyiye kırlaşmıştı, zeka ve tedbirlilik bakışlarından okunuyordu, ihtiraslı dudakları vardı. Bey ve konuk birbirlerini dostça selamladılar.

“Bana” diye söze başladı tüccar, “sizin Brahman, bilgin bir kişi olduğunuz, bir tüccarın yanında iş aradığınızı söylediler. İş aradığına göre, herhalde sıkıntıya düşmüş olmalısın?”

Hayır” dedi Siddartha, “sıkıntıya düşmedim, ben hiçbir zaman sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki ben Samanaların yanından geliyorum, onlardan biriydim, yanlarında yıllarımı geçirdim.”

“Samanaların oradan geliyorsan, nasıl olur da sıkıntı nedir bilmezsin? Samanaların malı mülkü olmaz ki!”

“Malı mülkü olmayan benim” dedi Siddartha, “eğer onu kastediyorsan” diye ekledi. “Elbette malım mülküm olmayacak. Ben öyle istedim. O bakımdan sıkıntıya düşmüş sayılmam.”

“Malın mülkün olmadığına göre neyle yaşamayı düşünüyorsun?”

“Onu daha düşünmedim efendim. Üç yıldır malsız mülksüz yaşıyorum, ama yine de şimdiye kadar, neyle yaşayacağım diye bir şey düşünmedim.”

“Demek ki başkasının malından mülkünden geçinmişsin.”

“İhtimal verilebilir. Tüccar da başkasının malından mülkünden geçiniyor.”

“Doğru söz. Ama sadece kendisine düşen payı alır, onu da bedava değil, tabii, karşılığında malını vererek alıyor.”

“Eylemlerimizdeki durum da bunu gösteriyor. Herkes alıyor, herkes veriyor, hayat böyle."

“Ama bir dakika: Malın mülkün yoksa ne vereceksin?”

“Herkes neyi varsa onu verir. Savaşçı gücünü, tüccar malını, öğretmen bilgisin, köylü pirincini, balıkçı balığını verir.”

“Çok güzel. Peki senin verecek olduğun ne? Öğrendiğin ne, ne yapabilirsin, ne becerirsin?”

“Ben düşünmesini beceririm, beklemesini, oruç tutmasını beceririm.”

“Hepsi bu kadar!”

“Galiba bu kadar!”

“Peki neye yarıyor? Örneğin oruç tutmak –ne işe yarar?”

“Çok işe yarar, efendim. Bir insanın yiyecek bir şeyi yoksa, yapacağı en akıllıca iş oruç tutmaktır. Örneğin, Siddartha oruç tutmasını öğrenmemiş olsaydı, bugün ya senin yanında ya da başka bir yerde herhangi bir işi kabullenmek zorunda kalacaktı, açlık onu zorlayacaktı çünkü. Ama Siddartha’ya gelince, o rahatça bekleyebilir, sabırsızlık, sıkıntı diye bir şey tanımaz, açlığın pençesine düşse bile gülmesini, bütün bunlara gülmesini bilir. İşte oruç tutmak bunun için iyidir, beyefendi.”

“Haklısın, Saman. Bir dakika bekler misin?”

Kamasvami dışarı çıktı ve elinde bir kâğıt tomarı ile geri döndü. Tomarı konuğuna uzatarak “bunu okuyabilir misin?” dedi.

Siddartha üzerinde bir satın alma anlaşması yazılı olan belgeleri gözden geçirdi ve okumaya başladı.

“Mükemmel” dedi Kamasvami “Lütfen, şöyle kâğıdın üzerine bir şeyler yazar mısın?” Kâğıt ve bir kalem uzattı. Siddartha yazdı ve kâğıdı geri verdi…

Kamasvami okudu: “Yazmak iyidir, düşünmek daha iyidir, zekâ üstündür, sabır daha üstündür.”

herman hesse - siddartha
birden ay ışığını kesti
bide sen çok değiştin
yaşananlar hiç yaşanmamış gibi
söylenenler hiç söylenmemiş gibi


birde sen karsıma geçtin
başka biri var dedin
inanamadım bittiğine
inanamadım gittiğine


ne sen baktın ardına ne ben
hep ayrı yollarda yürüdük
sustu bu gece karardı yine ay
kaldı geriye cevapsız sorular
uyandıgında onu ilk kim görecek
bıraktıgım düşü kim büyütecek


her sabah kaybolup giden
bir rüya gibi oldun artık
geceleri beni bekleyen
gündüzlerimi zehir eden


ne sen baktın ardına ne ben
hep ayrı yollarda yürüdük
sustu bu gece karardı yine ay
kaldı geriye cevapsız sorular
uyandıgında onu ilk kim görecek
bıraktıgım düşü kim büyütecek

ne sen baktın ardına ne ben
hep ayrı yollarda yürüdük
sustu bu gece karardı yine ay
kaldı geriye cevapsız sorular
uyandıgında onu ilk kim görecek
bıraktıgım düşü kim büyütecek

21 Kasım 2009 Cumartesi


çığlık

Sıcak kavuruyor alev alev
Sivas aklımda ve o nefret
2 temmuz 93 anlamıyorum hâlâ
Bu kadar kolay mı kıymak cana?
Kimin için aktı bunca kan?
Kimin için attı o kalpler

Bakma gözlerim kin dolu
Duyma sözlerim sitem dolu

Ah yandı anadolu’nun bağrı,
Öte denizden bir kahkaha sardı her yanı
Kimin içindi bunca göz yaşı
Kimi yüceltti kan dökmenin telaşı

Yok yook yok artık
Kardeş eli uzatana kan verene bakacak yüzümüz yok artık

radical noise

20 Kasım 2009 Cuma

yaşlı bir düş


ад



cehennem ( ад )

gsx1300r ya benimsin ya karatoprağın fdg


Yok öyle yalan dolan
Sahtekarlık yapmadan
Yaşamak lazım

İki günlük dünyada
Değermi dalaşmaya
Anlaşmak lazım

Bir geri adım atsan
Hayatın mı söner
Zor olsada denemeye değer

Herşey güzel olacak
Herşey güzel

Kandırmışlar herkesi
Aşkım sevgilim diye Ayrılmak lazım

Boş işlerle uğraşma
Kimseye fayda etmez
Anlamak lazım


athena- herşey güzel olacak

favori şarkım bu bundan bele

18 Kasım 2009 Çarşamba

Takıntılı bir şekilde...
İzliyorum, izinizi sürüyorum, takip ediyorum...

Ve katliam başlıyor!
Leviathan:
evet
kız erkek ne var neyok
uyudum ben ama
en güzeli
ayınla uyumak

sarılcan yumoşa
oh mis
sdfsd

15 Kasım 2009 Pazar

yak ışıkları

Gördün mü ne kadar iğrenç olabilirim
Kördüğüm bu bırak kendim çözebilirim
Yenilmiyorum hayır sadece susuyorum
Cümlelerim eskiyor sadece susuyorum
Kırıldın mı?
Ölmekten daha beteri varmış
Cesedimi caddenin ortasından kim kaldırmış
Kazanmıyorum hayır sadece dağılıyorum
Atomlarıma ayrılıp sadece dağılıyorum
Yak ışıkları oyunu boz
Kuralları sen koy

Söndür ışıkları
Karanlığı ver
Sevdin mi ben artık tanrıdan çok uzaktayım
Çürüyüp sararıp ezilip yavaşlıyor kalbim
Ölmüyorum hayır sadece yaşlanıyorum
Hücrelerim eskiyor sadece yaşlanıyorum
Yak ışıkları oyunu boz
Kuralları sen koy
Söndür ışıkları
Karanlığı ver

başıbozuk
İçtenlik öldü!

Uyanık... Saat sabah beş.... Kirli masumiyet...
Kötü imge... Manyak serseri... Düş kırıklığı...
Biraz su, biraz boyayla
Kadife aşk, yumuşak zaman...
Fahişe, kaltak, yalancı sürtük ''aşk''
Daha dibe it beni

İçtenlik öldü!

deli gömleği

şimdi git

Ne güzel olurdu bebeğim,
Senle hiç karşılaşmasaydık.
Ne güzel olurdu biz çürürken,
Sevişmeyi boş verseydik..
Git ,git, git, git, git
Ne fark eder şimdi git..
Nasıl olsa bir gün gidecektin,
Ne fark eder şimdi git...
Oyun oynamaktan çok yoruldum,
O bitmeyen kavgalardan,
Benim olma, nasıl olsa
Bir gün gitmeyecek misin
Git ,git, git, git, git
İnsanları boş ver onlar hep sever
Işıklar yoktur, ışıklar yalandır
Beni boş ver ben hep böleyim
Ağlamak yoktur kalmak yalandır..
Git ,git, git, git, git
Ne fark eder şimdi git..
Nasıl olsa bir gün gidecektin,
Ne fark eder şimdi git...

başıbozuk

hayatımın yalancısı

Cebimde hiç sözcük kalmamış
Koşup sana geldim bu yüzden
Meğer sana ihtiyacım varmış
Öyle duydum yapamadım bir besteden...
Meğer ne çok sevişmişiz
Anlatırken unutmuşuz
Bilmem ki bu sessizlik niye
Biz neymişiz ne olmuşuz
Hayatımın yalancısıyım bana kızma
Ben hiç yalan söyler miyim sana
Bir kez terkettim affet ama
Sen olmayınca bende yokum bu dünyada...
Hayatımın yalancısıyım bana kızma
Ben hiç yalan söyler miyim sana
Bir kez terkettim affet ama
Sen olmayınca bende yokum bu dünyada...
Hey sen bana bak bebek
Gelde vakit geçsin eğlenerek
Gülmeyi bile unutmuşuz
Biz bizmişiz el olmuşuz
Hayatımın yalancısıyım bana kızma
Ben hiç yalan söyler miyim sana
Bir kez terkettim affet ama
Sen olmayınca bende yokum bu dünyada...

başıbozuk

ben yaptım

Darmadağınık hayatım toplamanıza gerek yok
Nası olsa ben tekrar..
Tekrar dağıtacağım..
Üzülmenize gerek yok
Ben nasılsa bir kayıbım
Kalabalık sokakları seven arsız yanlızlığım
Şişede durduğu gbi durmasada şarhoşluğum
Anlayamam bazen var mıyım yok muyum
İhbar edin beni
Ben düşlerimi öldürdüm
Parçalara ayrılıp serseriliğime gömdüm
Şişede durdugu gbi durmasada şarhoşluğum
Anlayamam bazen var mıyım yok muyum
İhbar edin beni
Ben düşlerimi öldürdüm
Parçalara ayrılıp serseriliğime gömdüm
Parçalara ayırıp çaresizliğime gömdüm


başıbozuk

chemical wedding & crowley



Yönetmen: Julian Doyle
Yapım Yılı: 2008

Müzik dünyasında da hatırı sayılır bir yer kaplayan ilginç insan Aleister Crowley 'in reenkarnasyonu ve sonrasındaki olaylar anlatılıyor.

halil cibran
Yalnızlığım, insanlar geveze hatalarımı övüp, sessiz erdemlerimi eleştirmeye başladığında doğdu.

halil cibran

Güzellik - Çirkinlik

Bir gün güzellik ile çirkinlik deniz kıyısında karşılaştılar.
Birbirlerine ‘Haydi yüzelim mi? dediler.
Sonra elbiselerini çıkarıp sulara daldılar. Bir süre sonra çirkinlik sahile çıktı ve güzelliğin elbisesini giyip yoluna gitti.
Güzellik de denizden çıktı ama giysilerini bulamadı. Çıplak kalmaktan çok utandı. Çirkinliğin örtüsüne büründü ve o da kendi yoluna gitti.
O günden beri insanlar güzellik ve çirkinlikle karşılaştıklarında, tanımakta hep yanılgıya düştüler.
Ancak kimi insanlar vardır ki güzelliğin yüzüne bakar ve giysilerine rağmen onu tanırlar. Ve yine kimi insanlar vardır ki çirkinliğin yüzünü iyi bilirler. Giydiği elbise bile onu gizleyemez.

Halil Cibran

13 Kasım 2009 Cuma

13. Cuma uğursuzdur ama neden?



Bazıları yedi sayısının uğuruna, bazıları ise tavşan ayağının şansına inanır. Fakat öyle bir gün var ki, eğer batıl inançlarınız kuvvetliyse hiçbir şey kar etmez: 13. Cuma. Aynı bugün olduğu gibi...

Bu yıl üçüncü kez Cuma gününe rastlayan ayın 13’ü bazıları için şanslı bir gün olarak adledilse de çoğunluk bugünün yılın en uğursuz günü olduğunu düşünür. Bu yıl daha önce Şubat ve Mart ayında yaşanan 13. Cuma bundan sonra bir daha 2015 yılında yaşanacak.

Kelimenin kökenine bakacak olursak 13. Cuma’dan korkmaya “paraskevidekatriaphobia” deniyor. Bu da Yunanca Cuma anlamına gelen Paraskeví (Παρασκευή), 13 anlamına gelen dekatreís (δεκατρείς) kelimelerinin fobi anlamına gelen phobía (φοβία) kelimesine eklenmesiyle ortaya çıkıyor.

Öncelikle 13’ün neden uğursuz olduğuna kısaca değinmek gerekirse iki küçük örnek yeterli olacaktır. Her ne kadar 13’ün uğursuzluğu Hıristiyanlık öncesine dayansa da birincisi İsa’nın son yemeğinde masada 13 kişi vardı. İkincisi ise İskandinav mitolojisine göre Valhalla’da verilen bir ziyafete davet edilmeyen iki buz devinin oğlu Loki istenmese de zorla gelmişti ve böylece masada 13 kişi olmuştu. Daha sonra da tanrılar tanrısı, rüzgar ve bilgelik tanrısı Odin ile ana tanrıça Frigg’in oğlu, en sevilen tanrı Balder katledilmişti.

Rivayete göre hikaye şöyleydi: Valhalla’daki ziyafete 12 tanrı davet edilmişti ve kötü tanrı Loki partiye davetsiz misafir olarak giderek davetli sayısını 13’e yükseltmişti. Loki, Odin ve Frigg’in oğlu kış tanrısını Hod’u Balder’e saldırması için kışkırtmıştı. Hod, Loki’nin verdiği ökseotundan yapılma mızrağı kaptığı gibi emre itaat ederek Balder’e fırlatmıştı. Balder ise oracıkta ölmüştü. Bütün Valhalla yasa boğulmuştu. O günden sonra da ziyafetlere 13 kişinin gelmesi uğursuzluk olarak adledilmişti.

Hatta Fransızlar yemeğe 14. gelen misafirler için Quartorziennes kelimesini kullanırlar. Ve yine Fransızlar hiçbir eve 13 numarasını vermezler. Çoğu sokak 13 adını almaz, İtalyanlar da ikramiyelerde 13 numarasını kullanmazlar. Hatta E. Cobham Brewer’ın 1894 tarihli “Dictionary of Phrase and Fable” kitabında Türklerin 13 numarasını, kelime dağarcıklarından çıkaracak kadar sevmediği yazar.

Bunun yanı sıra birçok binanın 13. katı yoktur. Bir inanca göre de eğer adınızda 13 harf varsa şeytanın şansı size bulaşmıştır. Örneğin Karındeşen Jack, Charles Manson, Jeffrey Dahmer, Theodore Bundy ve Albert De Salvo. Ayrıca bir cadı meclisinde de 13 cadı bulunur.

13 SAYISI BÜTÜNLÜĞÜ BOZUYOR

Numeroloji’ye göre 12 sayısı bütünlüğü simgeliyor; bir yılda 12 ay olması, 12 burç olması, 12 saat sistemi, İsrail’in 12 kabilesi, İsa’nın 12 havarisi, Olimpus’un 12 tanrısı, vs... 13 ise düzensiz ve bu bütünlüğü bozan olarak görülüyor.

Cuma’nın uğursuzluğu ise 14. yüzyılda Geoffrey Chaucer tarafından yazılan Canterbury Hikâyeleri’ne dayanır. Hikayeleri, Londra dolaylarından Canterbury' deki katedralde bulunan Saint Thomas Becket Mabedi'ne doğru hac yolculuğuna çıkanlar, yol boyunca vakit geçirmek için birbirlerine anlatır.

Yine İskandinav mitolojisine dönmek gerekirse Cuma adını aşk ve doğurganlık tanrıçası Frigga’dan almıştır. İskandinav ve Germanik kabileleri Hıristiyanlığa geçtiğinde Frigga bir dağın tepesine gönderilmiş ve cadı olarak adledilmişti. Her Cuma kindar tanrıçanın 11 başka cadı ve şeytanla, bu da toplamda 13 kişi ediyor, toplanarak bir sonraki haftanın kaderini belirlediğine inanılır. İskandinavya’da Cuma günü cadıların geceyarısı buluştuğu gün olarak bilinir.

Cuma günü ayrıca İsa’nın çarmıha gerildiği ve Adem ile Havva’nın yasak meyveyi yediği gün olduğu için uğursuz sayılır. Katoliklerin dışında Budistler ve Brahminler de bu günü uğursuz sayar. İspanya’da da cumanın şans getirdiğine inanılmaz.

CUMA GÜNÜ NE YATAK YAPIN NE DENİZE AÇILIN

Cuma gününe dair batıl inançlara gelince ise eğer Cuma günü yatağınızı değiştirirseniz, gece kabus görürsünüz. Cuma günü başlayacağınız bir yolculuk size kötü şans getirecektir. Eğer Cuma günü tırnaklarınızı keserseniz, onları kederden kesersiniz. Eğer Cuma günü bir gemi denize açılırsa kötü şansa sahip olur. Tıpkı 19. yüzyılda Cuma günü denize açılıp bir daha hiç haber alınamayan H.M.S. Friday gemisi gibi.

İngiltere Cuma denize açılmanın uğursuzluğuna dair batıl inancı kırmak için H.M.S. Friday gemisinin omurgasını Cuma günü çattı, mürettebatını Cuma günü seçti, Jim Friday adlı bir kaptan atadı ve Cuma günü denize açılmasını sağladı. Ve anlaşılan o ki bütün bunlar kötü bir fikirdi...

Dolayısıyla Cuma günü ve ayın 13’ünün birleşimi şu ana kadar bütün inançlardan birçok insana uğursuzluk getirmiştir. Bu konuda daha çok sözel bir tarih olduğu söylense de 13. Cuma’nın 13 sayısının ve Cuma gününü uğursuzluklarının birleşiminden doğduğuna inanılıyor.

İnanışa göre eğer 13. Cuma'da saçınızı keserseniz, ailenizden biri ölür. 13. Cuma'da doğan bir çocuk hayatı boyunca şanssız olur. Eğer 13. Cuma'da bir cenaze kortje önünüzden geçerse, bir sonraki cenaze sizinki olur. 13. Cuma'nın uğursuzluğu ile de değişik şekillerde savaşmaya çalışanlar olmuş. Mesela Indiana'da bir kasaba 13 Ekim Cuma günü bütün kara kedilerin boynuna küçük çanlardan takmış. O gün kötü bir şey olmadığını görünce de bu geleneğe üç yıl daha devam etmişler.

ILK YAZILI METİN 1869'A AİT

13. Cuma’nın uğursuzluğuna dair ilk yazılı metin ise Gioachino Rossini’nin 1869’daki biyografisinde rastlanmıştı: “Rossini sonuna kadar sevecen arkadaşlarıyla çevrelenmişti; ve eğer doğruysa, birçok İtalyan gibi Cuma’yı ve 13’ü uğursuz olarak adlederdi, 13. Cuma gününde ölmesi de dikkat çekiciydi.”

13. Cuma ile ilgili bir başka hikaye ise Tapınak Şövalyeleri’ne ait. Nathaniel Lachenmeyer’in “13: Dünyanın En Meşhur Batıl İnancı” kitabında şöyle yazar: “Tapınak Şövalyeleri 1118’de Kudüs’te manastırın ordusu olarak kuruldu. Haçlı Seferleri sırasında Hıristiyan hacıları koruyacaklardı. Sonraki iki yüzyıl boyunca Tapınak Şövalyeleri aşırı derecede güçlü ve zengin oldu. Bu güç karşısında kendini tehdit altında hisseden ve servetlerini ele geçirmek isteyen Kral Philip, Fransa’da 13 Ekim 1307 Cuma günü şövalyelerin topluca tutuklanmasını istedi.” Şövalyeler daha sonra yakılmıştı.

SAYILARLA 13. CUMA

Britanya'da British Medical Journal'ın ayın 6'sına denk gelen Cuma ve 13'üne denk gelen Cuma'ları karşılaştırarak yaptığı bir araştırma 13. Cuma günlerinde trafik kazalarında yüzde 52'lik bir artış olduğunu ortaya koymuş. Fakat Alman Sigorta İstatistikleri Merkezi ise 12 Haziran 2008'de bir açıklama yayınlayarak 13. Cuma'larda daha az kaza, yangın ve hırsızlık olduğunu söyledi. Bunun sebebi ise insanların korkudan evden çıkmamalarına bağlanıyor. Hollanda'da ise 13. Cuma'da araç sürmek daha güvenli. Çünkü normalde ortalama 7.800 kaza olurkan 13. Cuma'da 7.500 kaza bildirilmiş.

Kuzey Carolina'daki Stressle Başa Çıkma ve Gobi Enstitüsü'nün araştırmasına göre ise Amerika'da her yıl 17 ila 21 milyon kişi bugünden korktuğu için gündelik işlerini yerine getiremiyor.

mynet.com

11 Kasım 2009 Çarşamba


10 Kasım 2009 Salı

Bir aşk rüyası,son buluyor
Gözlerimi kapattığım an, görüntü ölüyor
İnsanlığa son vedamı ettiğim an

lost control

Hayat...Bir kez daha ihanet etti bana
Kabul ettim bazı şeylerin asla değişmeyeceğini
İzin verdim o küçük beynin acılarımı büyütmesine
Ve o beni kimyasal bir bağımlı akıl hastası olarak bıraktı

Evet düşüyorum
Ne kadar sürer yere çarpmam?
Anlatamam sana neden kırgın olduğumu
Hiç merak ettinmi neden yalnız kalmayı tercih ettiğimi?
Ve kontrolümü nasıl kaybettiğimi?

Bir sona geliyorum
Ne olabiliceğimi anladım
Uyuyamıyorum ve bir nefes alıp saklanıyorum en cesur maskemin ardında
Kontrolümü kaybettiğimi kabul ediyorum.

eğer birini kaybetmek istiyorsanız...

Eğer birini kaybetmek istiyorsanız çok sevin. O kadar çok sevin ki O"nsuz bir hayat olmayacağını içinizde hissedin. Uyuduğunuzda rüyanızda görün, uyanık olduğunuzda O"nu düşümeden edemeyin. Aldığınız nefes O olsun ve hatta yediğiniz yemek ve hatta içtiğiniz su O olsun. O"nun için canınızı bile düşünmeden feda edebileceğinizi hissedin. Farkındaysanız hissettirin demiyorum hissedin diyorum. Çünkü hissetmeniz yeterli, siz hissettiğiniz an karşı tarafa da otomatik olarak hissettirmiş olursunuz. Bir insanı herşeyinizmiş gibi sevmek pek alışılagelmiş değil değil mi? Bir anormallik olmalı bunda.

Böyle bir sevgiyi kim istemez? Sizi böyle seven biri olduğunu düşünseniz ne yaparsınız?Farz edelim ki böyle sevgiler var, ki var hakkikaten daha baştan kaybetmişsiniz demektir. Çünkü ya sömürülür tüketilirsiniz.O muhteşem akıl almaz sevginizden geriye hiç bir şey kalmaz.Sonuna kadar tüketilir biter ve o sevgi bitince de verecek hiç bir şeyiniz kalmadığı içi karşı taraf gider.Ya da daha baştan böyle bir sevgi karşı tarafı korkutur O yine kaçar. Her iki halde de kaybeden siz olursunuz.

Herşeyi sunmak istersiniz. Sevginizi, kendinizi, olanaklarınızı, hayatınızı, kalbinizi. O"nun için O"nu memnun edecek her şeyi yapmak istersiniz.Kendinizi bırakır o olursunuz, yeri gelir O"nun acılarıyla sıkıntılarıyla harab olursunuz, O"na çözüm üreteceğim diye kahrolursunuz ve dışarıdan birileri sizi gözlemler , halinzi fark ettirmeye çalışırlar , çünkü sizi sever iyiliğinizi isterler ve onlar sizin "akıl hocalarınız" sıfatını alırlar.Ellerinden de bir şey gelmez ya, sizi uyarmaktan başka ama siz uyarılmazsınız, onlar da tükenişinizi gözlemleyip durudular, O"nda kayboluşunuzu gözlemlerler sadece.Oysaki kabahat karşınızdakinin değilidir. O hiç birşey yapmamıştır ki, verdiğinizi almıştır sadece.Ama sürekli vermek tüketir.Bunu herkes bilir, siz de tükenir yok olursunuz, O"na ihtiyaç hissedersiniz bazen,ama o en çok ihtiyacınız olduğu zamanda, O"ndan size vereceği en fazla bir saati talep ederken, sadece başınızı koyabileceğiniz,ağlayabileceğiniz bir omuz isterken, acımasızca ezildiğinizi ve reddedildiğinizi görürüsünüz .Çünkü o ne yaparsa yapsın ne derse desin sizin kabulunuzdür. Sizin her zaman, koşulsuz kayıtsız ve şartsız, orada O"nu beklediğinizi bilir.O sadece enerjiye ihtiyacı olduğunda ve dışarıdan beslenilme gereksinimi olduğunda yanınızdadır.Hayır demesini bilmediğinizi düşünür.

Artık O"na verebilecek hiç bir şeyiniz kalmayana dek bu oyun sürer gider.İçinizde son kalan en güzel şeyleri son kırıntısına kadar hoyratça tükettirirsiniz severek,isteyerek,içtenlikle.Sonra bir de bakarsınız ki rezervler sıfırlanmış ve artık hiçkimseye verebilecek hiçbirşeyiniz kalmamış.O da almış başını gitmiş.

Derken bir gün geri gelir ve sizi ister. Sizdeki o kendinizi feda ederek sunduğunuz her şeye susamış, acıkmış halde gelir. En çok istediğinizdir bu, ama artık sizin hiç kimseye verecek hiç bir şeyiniz kalmadığı için, çirkinleşmişsinizdir.Yokluğunda biriktirdiğiniz öfkeleri kusmaya başlarsınız.İntikam almak istersiniz. Rahatlayacaksınız sanırsınız ama rahatlatmaz hiç bir şey sizi. Çünkü o siz değilsinizdir.O gözü dönmüş canavar kimliğine bürünmüş, ağzından çıkanı kulağı duymayan vahşi , saldırgan iğrenç yaratık siz olamazsınız.Siz artık tamamiyle yok olmuş bambaşka bir kimliğe bürünmüşsünüzdür.

Tıpkı gül ile bülbül hikayesi gibi Bülbül Gül"e aşık olur. Gül gül olduğunu bilmez kendini sıradan bir ot sanır. Alır Bülbülü bir dert aşkımı nasıl anlatacağım diye!!! Konar gülün dalına başlar ötmeye. Kendini o kadar kaptırır ki derdini dökmeye, gülün dikenlerinin yüregine battığını hissedemez bile, o gece gündüz güle olan aşkını anlatmak için şarkısını söyler, gülün dikeni yüreğine battıkça o daha da coşar, daha da içlenir şarkısını söylerken, gülün dikeninin farkında bile değildir.Bülbül şarkısını söyler, gülün dikeni batar bülbülün yüreğine, bülbül kanar güle rengini verir, gül bülbülün kanından aldığı renkle daha bir güzel daha bir alımlı olur, bülbülün yüreciği dayanmaz bu kanamaya bülbül ölür. Hikayede burada biter aslında.

Yoldan geçen hoyrat bir el bülbülün kanı ile kıpkırmızı olmuş güzelliğinin doruklarına gelmiş gülü koparır. Alır evine götürür. Kristal bir vazoya koyar. Gül artık gül olduğununn farkındadır."Layığımı buldum bak kristal bir vazonun içindeyim!!Çünküben çiçeklerin en ihtişamlısı en güzeliyim, çünküben Gül"üm" diye düşünür. O gül o vazoda ne kadar yaşayabilir ki, toprağı ve bülbülü olmadan? O gülü gül yapanın bülbül olduğunu bile unutur hatta.

Güller, kendilerini gül yapanların bülbüller olduğunun belki farkına varır, belki de varmaz. Bülbüller gibi sevenler ise kaybetmeye mahkumdur.!!!!

Tecrübeyle sabittir

doydun mu?



YAKARIŞ

Yine!
Gel, ver, teslim et bana bütün gücünü!
Uzaklardan sessiz bir kelime fısıldar dağılmaktaki beyne
Kaderi yazılmış bir ruha dair duyulan korkuyu yumuşatan
Zalim sükunetini, itaatin sefaletini

Son ver, sessiz aşk! Benim bet bahtım!

Kör et beni esmer yakınlığınla, insaf et, niyetimin aziz düşmanı!
Ben, kalkışmam karşı koymaya o soğuk dokunuşa beni deli ürperten.
Öylece çek al benden
Usul yaşantımı! Eğil daha derinden üzerime tehditkar başınla,
Gurur duy çöküşümle, hatırlayarak, acıyarak
Kim ki o? Kimdi o?

Yine!
Hep birlikte, bürünmüş geceyle, serilirler toprağa. Duyarım
Uzaklardan sessiz kelimesini fısıldar dağılmaktaki beynime:
Gel! Çöktüm. Eğil daha derinden üzerime! Buradayım.
Boyunduruk, beni bırakma! Yalnızca zevk al, ıstırap duy yalnızca,
Al beni, koru beni, dindir beni, Aman esirge beni!

James Joyce

Seçkin bir kimse değilim ismimin baş harfleri acz tutuyor Bağışlamanı dilerim

SULTAN

Seçkin bir kimse değilim

ismimin baş harfleri acz tutuyor

Bağışlamanı dilerim


Sana zorsa bırak yanayım

Kolaysa esirgeme

Hayat bir boş rüyaymış

Geçen ibadetler özürlü

Eski günahlar dipdiri

Seçkin bir kimse değilim

İsmimin baş harflerinde kimliğim

Bağışlanmamı dilerim


Sana zorsa bırak yanayım

Kolaysa esirgeme


Hayat boş geçti

Geri kalan korkulu

Her adımım dolu olsa

İşe yaramaz katında

Biliyorum

Bağışlanmamı diliyorum

CAHİT ZARİFOĞLU

8 Kasım 2009 Pazar

TUFAN

Tufan sonrası sular çekilmedi hala, seyirde dümensiz gemi
Varacak ne ada ne kara ne bir hudut, indir yelkeni

Hava berrak su serin, derin karanlığı parçalıyor tepede ay
Güvertede ictima var dizil, köpekten itibaren say


Şahit olmuş, korkmuş, ürpermiş, gemi direğinde güvercinler
Bu gece matemli melekler peygamberler cinler


Haşerat kemirsin tekneyi, eyvah güverte boydan boya kan
Yokolan hayvan değil, bütün varlığa sebep insan

Çekil su, yarıl gizleyen toprak , bizi arzın ta merkezine indir
Artık avuçlarımız bir parça kan, yüzümüz hepten kir

Nuh yalvardı, kalmasın yeryüzünde ne kötü ne de kötülük
Fidan ikenmi sakladın içinde fitneyi, ey sedir kütük

Borazan, yedi kısa bir uzun, gırtlağı kesilmiş böğüren aygır
İmdat isteyen, gözler kör ağızlar dilsiz kulaklar sağır


Azap gelmeden korkut dedin, korkudan yüzümüz çil çil
Ey nuh bitsin artık bu tufan ya öl ya diril


tutunamayanlar

Nuh'un gemisinde kan var! Yok olan hayvan değil insan...

Aptalca mutlu olamayanların hareketi... Tutunamayanlar

“Caddeye yakışıksızlığımızı fark etmemiz çok geç olmadı. Gitmeye yeltendiğimizde hiçbir gemi götürmedi bizi, hiçbir limanda bekleyenimiz olmadı. Biliyoruz düşeceğiz, betona kafa üstü çakılacağız, zıplama yeteneğine sahip değiliz, bu düşüşten sağ kurtulursak bile bitpazarına düşeceğiz. Madem düşüyoruz hep birlikte düşersek yer sarsıntısı oluşturabiliriz.”

Benim hüzünlü orospularım - Gabriel Garcia Marquez’in Romanına Pedofili Suçlaması!



Gabriel Garcia Marquez'in romanı '' Benim Hüzünlü Orospularım'' 'dan uyarlanan filmin geçen ay başlayacak çekimleri, fahişelik karşıtı bir grup yüzünden ertelendi.

Grup, filmin çocuk yaşta fahişeliği teşfik ettiğini iddia ediyor.

Roman 90. yaş gününde kendine hiç alışılmamış bir hediye vermeye kalkışan yaşlı bir gazetecinin serüvenini anlatıyor. Adam, bir genelev patroniçesini arıyor ve hiç el değmemiş genç bir kızla beraber olmak istediğini söylüyor. Gazetecinin 14 yaşındaki Delgadina'ya olan aşkı ve geçmiş anılarına geri dönüşünü, içsel çekişmelerini yansıtır. Delgadina ismini eski bir ispanyol romanından etkilenerek kendisi koyar. Kızın güzelliği ve saflığı karşısında sadece onu seyretmek zorunda kalan ve yaşının ağırlığını hisseden hüzünlü bir adamdır.

Romandan alıntılar

''Delgadina, ruhum benim.'' diye yalvardım O'na özlemle. ''Delgadina.'' Kız sıkıntılı homurtuyla bacaklarımdan kurtuldu, bana sırtını dönerek kabuğunun içindeki bir salyangoz gibi kıvrıldı. İçine kediotu katılmış o içecek benim içinde, onun için de pek etkili olsa gerekti, çünkü hiçbir şey olmadı ne O'na, ne de bana. Ama umrumda değildi. O'nu uyandırmanın ne yararı var ki diye sordum kendi kendime, böylesine aşağılanmış ve hüzünlü, bir kefal gibi soğuk hissederken kendimi.

eti nasıl seversin?

Ben eti yanmış severim
Yanmış köfte
Yanmış tavuk
Acısını derinden yaşayan etleri


08/11/09 Levi

Zihnimizdeki Mezarlıklar

08/11/09 Leviathan - Nitra/Slovakya

Bugün mezarcılık var üstümde
Zihnimde bana zarar verdiğini düşündüğüm kişileri
Mezarlarına kapattım
Şeytanımsı karakterleri devil trapla mühürledim
Kan emici pisliklerinde kalbine bi kazık çaktım
Bugün mezarcılık var üstümde

1 Kasım 2009 Pazar


Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm)

Varoluşçuluk, hayatın anlamınının izini süren ve bireyin değerinin ne olduğunu anlamaya çalışan bir felsefi akım ve edebi akımdır.

Varoluşçuluk, diğer birçok akımın tersine, bireye genel bir kavram gibi yaklaşmaz, onun öznelliğini nesnelliğin üstünde tutar. Varoluşçuluğa göre, hayatın anlamı ve bireyin öznel tecrübesiyle ilgili sorular diğer bütün bilimsel ve felsefik uğraşlardan önemlidir.

Varoluşçuluk genelde kötümserlik, bunaltı, özgürlük, başkaldırış ve umutsuzluk felsefesi olarak düşünülür. Varoluşçuluk Kierkegaard, Dostoyevski,Nietzsche, Sartre, Camus ve Heidegger ile birlikte anılır.

İsminden de anlaşıldığı gibi bireyin varoluşunu, özünden üstun tuttuğu için aynı zamanda topluma bir karşı çıkışı da içerir. Bütün zaaflarıyla birlikte insanı ereklerini seçişinde özgür tutar.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Facebook Hesabını tamamen silmek

Eğer facebook hesabını tamamen kapatmak, silmek istiyorsan:

Facebooka giriş yap ve tarayıcının adres satırına bu adresi yaz:
http://www.facebook.com/help/contact.php?show_form=delete_accountve

açılan sayfada göndere tıkla. Hesabını kapatırsın. Bütün bilgilerin silinir.

Dünyanın en çok kazanan adamının sırrı

Dünyanın en zengin ikinci adamı, ABD’li yatırımcı Warren Buffett’ın dolar milyarderliğine giden yoldaki sırları açığa çıktı. İngiliz yayın kurumu BBC, ’Dünyanın En Çok Kazanan Adamı’ adı altında ünlü yatırımcının profilini çıkardı.

Warren Buffett, ABD’nin ünlü Forbes dergisine göre, 40 milyar dolara sahip. Önceki yıl dünyanın en zengin adamı olan Buffett, bir yılda 10 milyar dolar kaybederek yerini yakın arkadaşı Microsoft kurucusu Bill Gates’e kaptırdı. Ancak Buffett’in yatırım dünyasındaki ’bilge’ konumu değişmedi. ABD’nin ortalarında yer alan Nebraska eyaletinin Omaha kentinde kendi halinde bir yaşam süren Buffett’ın adı, yatırım felsefesine olan ilgisi nedeniyle Omaha Kahini’ne çıktı.

İşe 1962’de tekstil fabrikası Berkshire Hathaway hisseleri alarak başlayan Buffett, daha sonraki yıllarda Geico, Dairy Queen, Coca - Cola ve Goldman Sachs yatırımlarıyla bugünkü durumuna ulaştı. Yıllar içinde Buffett’ın takip ettiği ilkeler ise değişmedi. Ofisinde bilgisayar bulundurmayan Buffett, bir yatırım için ince hesaplar gerekiyorsa, o yatırımın pek de iyi olmayacağı görüşünde. Buffett’ın yıllardır takip ettiği ilkeler BBC tarafından derlendi.

Buffett’in altın kuralları
Kural 1: Hiçbir zaman para kaybetme.
Kural 2: Kural 1’i hiçbir zaman unutma.
-Başkaları açgözlü olduğu zaman kork. Başkaları korktuğu zaman açgözlü ol.
- Orta karar bir firmayı harika bir fiyata almaktansa, harika bir firmayı orta karar bir fiyata almak çok daha iyidir.
- Çorap da hisse de olsa, kaliteli malı fiyatı düşünce almayı severim.
- Ün kazanmak bir ömür sürer, onu yerle bir etmek ise 5 dakika.
- Krizde nakitle cesaret birleşirse buna paha biçilemez. - Anlayamadığınız bir işe hiçbir zaman yatırım yapmayın.
- Bir şeye 10 yıl boyunca sahip olmaktan mutlu değilseniz, 10 dakika bile elinizde tutmayın.
- İnsanların açgözlülük, korku veya ahmaklıkla hareket etmesi beklenir. Ancak hangisinin diğerlerinden önce geleceği bilinmez.

Karar vermenin bilgeliği

Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu’nun zamanında geçer.. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış hatta..

Efendim köyde bir yaşlı adam varmış.. Çok fakir.. Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı" dermiş hep..Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.. "Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler..İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.. Sadece ’At kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.."Babalık" demişler.. "Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar.. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.." Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler..

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.Köylüler gene gelmişler ihtiyara.. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler..İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.."Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında: "Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

30 Ekim 2009 Cuma

KÜRŞAT MARŞI

Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağı'na
Halbuki yoldaşını bırakıp kaçanların
Değişilir topu da bir sokak kaltağına

Kürşat'ın narasıyla indik Tanrı Dağı'ndan
ruhumuzu kandırdık orhun'un kaynağından
Bu kaynaktan içenin yürekleri tunç olur.
TÜRK' e kefen biçenin ölümü korkunç olur.

Delinse yer, çökse gök, yansa kül olsa dört yan
Yüce dileğe doğru yürürüz yine yayan.
Moskoflardan, yankeden, masonlardan yılmayan
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz.

Kürşad Ve Kırk Çerisi




Kürşad, 621 senesinde Çinli eşi İ-çing Katun tarafından zehirlenerek öldürülen Doğu Göktürk Devleti kağanı Çuluk Kağan'ın küçük oğludur. Çuluk Kağan'ın ölümünden sonra kardeşi Bağatur Şad, Kara Kağan adını alarak hükümdar oldu ve ağabeyinin Çinli eşi ile evlenerek Ötüken'deki Türkler arasında huzursuzluğa yol açtı... Bir tarafta Çinliler, diğer yanda da Sırtarduş Bayurku, Dokuz Oğuz, Uygur gibi Türk boylarının Göktürklere başkaldırıp savaşmaları ve ayrıca İ-çing Katun'un Ötüken'de esir durumda yaşayan Çinli azınlığa destek çıkarak bunların zenginleşmesini sağlaması sayesinde giderek zayıflayan ve kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkler, 629 senesinde Çinlilerle yaptıkları savaşta tuzağa düşerek yenilince Doğu Göktürk Devleti yıkıldı. Başta Kara Kağan ve Kürşad olmak üzere binlerce Göktürk Çinlilere esir düşerek Çin'in başkenti Siganfu'ya götürüldüler ve orada kendilerine tahsis edilen bölgede yaşamaya mecbur edildiler. Türkleri asimile edebilmek amacıyla Göktürk soylularını hassa ordusunda subay olarak görevlendiren Çinlilerin bu taktiği bir işe yaramamış, Türkler bağımsızlıklarına kavuşup yeniden devlet kurmak amacıyla fırsat kollamaya başlamışlardır. Kürşad da Çin hükümdarının ordusunda subay durumundadır fakat kılıcını milletinin özgürlüğü için çekeceği günü beklemektedir. Esaretin beşinci yılında Kara Kağan kahrından ölür. Esaretin onuncu yılında, yani 639 senesinde, Bozkurt soyunun en büyüğü konumundaki Kürşad durumun iyice kötüye gittiğini görerek kırk çerisi ile birlikte ihtilal yapmaya karar verir. Geceleri kılık değiştirerek Siganfu sokaklarında tek başına dolaşma adeti olan Çin hükümdarı Tay-tsung'u yakalayarak rehin almaya ve bu sayede Çin sarayına girerek orada bulunan Kürşad'ın ağabeyinin oğlu Urku Tigin'i kurtarıp, toplayabildikleri kadar Türk ile birlikte Ötüken'e giderek tekrar devlet kurmaya, Urku Tigin'i de kağan ilan etmeye karar verirler. Bu uğraşta başarılı olurlarsa budun kurtulacak, başaramazlarsa da dökülecek kanları geride kalanlara ödevlerini hatırlatacaktır. Fakat ihtilal için harekete geçtikleri gece sağanak halinde yağan yağmur yüzünden Çin hükümdarı sarayından dışarı çıkmaz. İhtilali ertelemenin sakıncalı olacağını düşünen Kürşad, kırk çerisiyle birlikte Çin sarayına yürür, amacı sarayı basarak hükümdarı esir almaktır. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında yüce dileğe doğru yürüyen kırkbir Türk yiğidi sarayın kapısına vardıkları anda cenk başlar. Yüzlerce Çinli askeri öldürürler ama binlercesi üzerlerine saldırmaya devam eder. Göktürklerin bir kısmı sarayın içinde savaşırken şehit olur, sağ kalanlar ise Kür Şad'ın önderliğinde saraydan çıkarak Vey ırmağına doğru ilerlerler, niyetleri ırmağı geçerek Ötüken'e doğru at koşturmaktır. Ama sağanak halinde yağan yağmur yüzünden yükselen sular köprüyü sürükleyip götürdüğü için karşıya geçemezler ve peşlerinden gelen Çin ordusu ile son kez cenke tutuşurlar. Binlerce Çinli askere karşı savaşan bir avuç Türk yiğidi peş peşe uçmağa varırlar. Sadece Kürşad sağ kalmıştır, tek başına Çin hükümdarlığına karşı savaşmaktadır. En sonunda O da şehit olur fakat elinde kılıcıyla atının üzerinde durmaktadır, öldüğü halde yere düşmemiştir... Kürşad ölmüş fakat yenilmemiştir...

Kürşad ve kırk çerisinin yaptıkları ihtilalden sonra korkuya kapılan Çinliler, Siganfu'daki bütün esir Göktürkleri mecburen serbest bırakırlar. Göktürkler kırküç yıl boyunca dağınık bir şekilde yaşarlar, bazı Göktürk soyluları yeniden devlet kurma girişiminde bulunsalar dahi başarılı olamazlar... Fakat 682 senesinde Bozkurt başlı sancak tekrar kaldırılır ve Kutluk Şad (İlteriş Kağan) ile Bilge Tonyukuk İkinci Göktürk Devleti'ni kurarlar...

27 Ekim 2009 Salı

Çok fazla sormak biraz inanç körlüğü değil mi?

da vinci - son akşam yemeği
Kalbimde 10 bowling labutu var. 8 'ini devirdin.

Sayıyı tamamlamak ister misin?

2 Ekim 2009 Cuma

Açlık

Ordutarım kontrol şube müdürü Şaban Akpınar'ın dünya gıda günü ile ilgili yazısı, beğendim ekledim..


İnsanlığın en temel ihtiyacıdır gıda ... Çünkü gıda her şeyden önce gelir. Ulaşılamaması durumunda ise açlık, hastalık, ümitsizlik, ölüm ve gözyaşı vardır. Açlık, yalnızca bireylerin hayatını ve ümitlerini azaltmakla kalmaz aynı zamanda ulusların barış ve refah düzeylerini de bozmaktadır. Açlık ve yetersiz beslenmenin ekonomik maliyeti de son derece yüksektir. Açlık ve yetersiz beslenmenin hüküm sürdüğü ülkelerde verimliliğin dörtte üç oranında azaldığı görülmüştür. Açlığın olduğu yerde, genelde yokluğu olan gıda değildir. Yokluğu olan ya onu satın alacak olan para ya da ürün yetiştirilecek alandır. Dünya artık önceliklerini belirlemelidir. Her ne olursa olsun açlıkla mücadele edilmeli ve bütün insanlık, açlığı dünyanın ortak sorunu olarak algılamalı ve sorunun yoksul ülkelere gıda yardımıyla da çözümlenemeyeceğini bilmelidir.

İlk çağlardan bu yana insanlığın en temel sorunu olan açlık, ne yazık ki üçüncü bin yıla yaklaşırken de insanlığı tehdit etmekte, hızla artan dünya nüfusu doğal kaynakların tükenmesine neden olmakta ve bütün teknolojik gelişmelere rağmen açlık tehdidi hala sürmektedir. Açlık bugünü ve geleceği tehdit eden ciddi bir sorundur. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı bu sorunla yıllardır karşı karşıyadır. Açlık, insanlığın uykusunu kaçıran olgulardan biridir. Dünyanın hiç de azımsanmayacak büyük bir kesimi açlık, yoksulluk, sağlıksız koşullar gibi problemlerle karşı karşıyadır. Dünya ve özellikle insan hakları ihlalini olmaz yerlerde arayan “gelişmiş ülkeler”, insanın yaşamı için en temel hakkı olan gıdaya ulaşma hakkı ve açlıkla mücadelede duyarsız kalmaya devam ettikçe problem daha da büyümektedir. Çünkü gelişen dünyanın ve kullandıkları yüksek teknolojinin hedefi, açlığı önlemek değil, silaha yatırım yapmak, savaş alanları açmak ve ürettiği gıdayı silah olarak kullanmaktır. İşte 6 milyar nüfuslu, küreselleşmeye çalışan koca dünyanın tüyleri ürperten utanç tablosu; yeterli gıda tüketimi olanağı bulamayan insan sayısı 200 milyonu beş yaşın altındaki çocuklar olmak üzere 840 milyon, yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 2 milyar, güvenli su tüketim olanağı bulamayan insan sayısı 1,2 milyar, sağlık hizmetinden yararlanamayan insan sayısı 800 milyon …

Dünyada var olan oburluk ve alabildiğine tüketim israfı açlığın lehine yok edilmelidir. Üçüncü Dünya ülkelerinde her yıl binlerce insan açlıktan ölürken; Amerikalıların % 30’u, Avrupalıların % 25’i şişmanlık sorunu yaşamaktadırlar. Kısaca, geri kalmış ülkelerde gıda-ölüm; gelişmiş ülkelerde ise gıda-diyet ilişkisi vardır. Dengesizliği yansıtan en çarpıcı ölçütlerden birisi de, dünya nüfusunun en zengin kesiminin et ve balığın % 45’ni, en yoksulunun ise ancak % 5’ini tüketmesidir. Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyada her yıl meydana gelen 6 milyon çocuk ölümüyle doğrudan ya da dolaylı biçimde ilişkilidir.

İnsanlığın önünde bütün çıplaklığı ve acımasızlığıyla durmaktadır açlık … Bugün dünya, nüfusunun hızla artmasına rağmen, bütün insanları besleyecek kadar gıda üretebilmektedir. Ancak herkes eşit şekilde bütün gıdalara ulaşamamaktadır. Dünya toplam gıda üretiminin % 70’ini gelişmiş ülkeler (nüfusun yalnızca % 30’unun yaşadığı), % 30’unu ise gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler (nüfusun % 70’inin yaşadığı) gerçekleştirmektedir. Gıdayı paylaşmaya gelince insan hakları savunucuları yoktur ortalıkta…. Gıda bu, aynı zamanda silahtır.

Bugün ülkemizde açlık sorunu yaşanmamasına rağmen dengesiz ve yetersiz beslenme halkımızı tehdit etmektedir. Ülkemizde yeterli miktarda gıdaya ulaşamayan insan sayısının 13 milyon dolayında olduğu ifade edilmektedir. Halen yaklaşık 6,5 milyon kişi proteinsiz, 10 milyon kişide düşük kalorili gıdalarla beslenmektedir. Çünkü Türkiye'de temel besin ekmek ve diğer tahıl ürünleridir. Ülkemizde son 10 yılda nüfus % 18 oranında artarken, tarımsal üretim % 12 artmıştır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de açlık ve yetersiz beslenme sorununun temel sebebi nüfus artışı değildir. Sürdürülebilir gıda güvencesi, bütün insanların hakkıdır.

Bir diğer utanç tablosu da yeryüzünde bu kadar açlık çeken, yetersiz ve dengesiz beslenen insan varken gıdaların israf edilmesidir. Ülkemizde israf edilen ekmek ve değerlendirilemeyen meyve ve sebze miktarı milyonlarca nüfusu besleyecek miktardadır.

Ülkeler geleceğine güvenle bakmak, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve güçlü olmak zorundadırlar. Bu amaçla; tarımsal ürünlerimizi iyi değerlendirmek, gıda israfını önlemek, yetersiz ve dengesiz beslenmenin önüne geçmek, açlık çeken ve yetersiz beslenen insanları unutmamak ve açlıkla mücadeleyi bırakmamak zorundayız.

Zaman zaman görsel basında yer alan açlık çeken insanların görüntüsü, tüyleri ürperten bir sorun olarak bir gün herkesin kapısını çalabilir. Bu nedenle insanlık, açlık sorununa ortak duyarlılık göstermek ve çözüm bulmak zorundadır.





İsrail'in eski Savunma Bakan Yardımcısı Efraim Sneh, Batı ülkelerinin yaptırımlarla İran'ı durdurmaları halinde ülkesinin bu yıl sonuna kadar İran'a saldıracağını iddia etti.
İngiliz Daily Telegraph gazetesinde yayımlanan açıklamasında Sneh, İran'ın nükleer silah sahibi olmasının "kabul edilemeyeceğini" ve "hiçbir İsrail hükümetinin kaderini Tahran'ın nükleer çalışmalarını masada çözme uğraşı veren Barack Obama yönetiminin eline bırakamayacağını" belirtti.
Savunma bakanlığındaki görevi 2007 yılında sona eren Sneh, "Yahudi halkının mevcudiyetinden sorumlu olan tek varlık İsrail hükümetidir" diye konuştu. Sneh, İran'ın İsrail'e düşmanlığını açıkça beyan ettiğini, bu ülkenin nükleer silah kapasitesi olduğuna inandıklarını ve bu silahların zamanı geldiğinde İsrail'e karşı kullanılacağını söyledi."Harekete geçmek için iki ay süreleri kaldığını" kaydeden Sneh, İran'ın nükleer silah sahibi olmasının bölgede silahlanma yarışına da neden olacağını, Suudi Arabistan ve Mısır'ın kolayca İran'ı takip edeceğini ve İsrail'in bölgede "üç Pakistan" ile yaşamak zorunda kalacağını ifade etti.Sneh, İran'a saldırarak bir maceraya girmek istemediklerini, ancak risk alarak "geri dönülemez bir yola" da giremeyeceklerini kaydetti.
Hürriyet / 17 Eylül 2009