
20 Kasım 2009 Cuma
Yok öyle yalan dolan
Sahtekarlık yapmadan
Yaşamak lazım
İki günlük dünyada
Değermi dalaşmaya
Anlaşmak lazım
Bir geri adım atsan
Hayatın mı söner
Zor olsada denemeye değer
Herşey güzel olacak
Herşey güzel
Kandırmışlar herkesi
Aşkım sevgilim diye Ayrılmak lazım
Boş işlerle uğraşma
Kimseye fayda etmez
Anlamak lazım
athena- herşey güzel olacak
favori şarkım bu bundan bele
Sahtekarlık yapmadan
Yaşamak lazım
İki günlük dünyada
Değermi dalaşmaya
Anlaşmak lazım
Bir geri adım atsan
Hayatın mı söner
Zor olsada denemeye değer
Herşey güzel olacak
Herşey güzel
Kandırmışlar herkesi
Aşkım sevgilim diye Ayrılmak lazım
Boş işlerle uğraşma
Kimseye fayda etmez
Anlamak lazım
athena- herşey güzel olacak
favori şarkım bu bundan bele
18 Kasım 2009 Çarşamba
15 Kasım 2009 Pazar
yak ışıkları
Gördün mü ne kadar iğrenç olabilirim
Kördüğüm bu bırak kendim çözebilirim
Yenilmiyorum hayır sadece susuyorum
Cümlelerim eskiyor sadece susuyorum
Kırıldın mı?
Ölmekten daha beteri varmış
Cesedimi caddenin ortasından kim kaldırmış
Kazanmıyorum hayır sadece dağılıyorum
Atomlarıma ayrılıp sadece dağılıyorum
Yak ışıkları oyunu boz
Kuralları sen koy
Söndür ışıkları
Karanlığı ver
Sevdin mi ben artık tanrıdan çok uzaktayım
Çürüyüp sararıp ezilip yavaşlıyor kalbim
Ölmüyorum hayır sadece yaşlanıyorum
Hücrelerim eskiyor sadece yaşlanıyorum
Yak ışıkları oyunu boz
Kuralları sen koy
Söndür ışıkları
Karanlığı ver
başıbozuk
Kördüğüm bu bırak kendim çözebilirim
Yenilmiyorum hayır sadece susuyorum
Cümlelerim eskiyor sadece susuyorum
Kırıldın mı?
Ölmekten daha beteri varmış
Cesedimi caddenin ortasından kim kaldırmış
Kazanmıyorum hayır sadece dağılıyorum
Atomlarıma ayrılıp sadece dağılıyorum
Yak ışıkları oyunu boz
Kuralları sen koy
Söndür ışıkları
Karanlığı ver
Sevdin mi ben artık tanrıdan çok uzaktayım
Çürüyüp sararıp ezilip yavaşlıyor kalbim
Ölmüyorum hayır sadece yaşlanıyorum
Hücrelerim eskiyor sadece yaşlanıyorum
Yak ışıkları oyunu boz
Kuralları sen koy
Söndür ışıkları
Karanlığı ver
başıbozuk
şimdi git
Ne güzel olurdu bebeğim,
Senle hiç karşılaşmasaydık.
Ne güzel olurdu biz çürürken,
Sevişmeyi boş verseydik..
Git ,git, git, git, git
Ne fark eder şimdi git..
Nasıl olsa bir gün gidecektin,
Ne fark eder şimdi git...
Oyun oynamaktan çok yoruldum,
O bitmeyen kavgalardan,
Benim olma, nasıl olsa
Bir gün gitmeyecek misin
Git ,git, git, git, git
İnsanları boş ver onlar hep sever
Işıklar yoktur, ışıklar yalandır
Beni boş ver ben hep böleyim
Ağlamak yoktur kalmak yalandır..
Git ,git, git, git, git
Ne fark eder şimdi git..
Nasıl olsa bir gün gidecektin,
Ne fark eder şimdi git...
başıbozuk
Senle hiç karşılaşmasaydık.
Ne güzel olurdu biz çürürken,
Sevişmeyi boş verseydik..
Git ,git, git, git, git
Ne fark eder şimdi git..
Nasıl olsa bir gün gidecektin,
Ne fark eder şimdi git...
Oyun oynamaktan çok yoruldum,
O bitmeyen kavgalardan,
Benim olma, nasıl olsa
Bir gün gitmeyecek misin
Git ,git, git, git, git
İnsanları boş ver onlar hep sever
Işıklar yoktur, ışıklar yalandır
Beni boş ver ben hep böleyim
Ağlamak yoktur kalmak yalandır..
Git ,git, git, git, git
Ne fark eder şimdi git..
Nasıl olsa bir gün gidecektin,
Ne fark eder şimdi git...
başıbozuk
hayatımın yalancısı
Cebimde hiç sözcük kalmamış
Koşup sana geldim bu yüzden
Meğer sana ihtiyacım varmış
Öyle duydum yapamadım bir besteden...
Meğer ne çok sevişmişiz
Anlatırken unutmuşuz
Bilmem ki bu sessizlik niye
Biz neymişiz ne olmuşuz
Hayatımın yalancısıyım bana kızma
Ben hiç yalan söyler miyim sana
Bir kez terkettim affet ama
Sen olmayınca bende yokum bu dünyada...
Hayatımın yalancısıyım bana kızma
Ben hiç yalan söyler miyim sana
Bir kez terkettim affet ama
Sen olmayınca bende yokum bu dünyada...
Hey sen bana bak bebek
Gelde vakit geçsin eğlenerek
Gülmeyi bile unutmuşuz
Biz bizmişiz el olmuşuz
Hayatımın yalancısıyım bana kızma
Ben hiç yalan söyler miyim sana
Bir kez terkettim affet ama
Sen olmayınca bende yokum bu dünyada...
başıbozuk
Koşup sana geldim bu yüzden
Meğer sana ihtiyacım varmış
Öyle duydum yapamadım bir besteden...
Meğer ne çok sevişmişiz
Anlatırken unutmuşuz
Bilmem ki bu sessizlik niye
Biz neymişiz ne olmuşuz
Hayatımın yalancısıyım bana kızma
Ben hiç yalan söyler miyim sana
Bir kez terkettim affet ama
Sen olmayınca bende yokum bu dünyada...
Hayatımın yalancısıyım bana kızma
Ben hiç yalan söyler miyim sana
Bir kez terkettim affet ama
Sen olmayınca bende yokum bu dünyada...
Hey sen bana bak bebek
Gelde vakit geçsin eğlenerek
Gülmeyi bile unutmuşuz
Biz bizmişiz el olmuşuz
Hayatımın yalancısıyım bana kızma
Ben hiç yalan söyler miyim sana
Bir kez terkettim affet ama
Sen olmayınca bende yokum bu dünyada...
başıbozuk
ben yaptım
Darmadağınık hayatım toplamanıza gerek yok
Nası olsa ben tekrar..
Tekrar dağıtacağım..
Üzülmenize gerek yok
Ben nasılsa bir kayıbım
Kalabalık sokakları seven arsız yanlızlığım
Şişede durduğu gbi durmasada şarhoşluğum
Anlayamam bazen var mıyım yok muyum
İhbar edin beni
Ben düşlerimi öldürdüm
Parçalara ayrılıp serseriliğime gömdüm
Şişede durdugu gbi durmasada şarhoşluğum
Anlayamam bazen var mıyım yok muyum
İhbar edin beni
Ben düşlerimi öldürdüm
Parçalara ayrılıp serseriliğime gömdüm
Parçalara ayırıp çaresizliğime gömdüm
başıbozuk
Nası olsa ben tekrar..
Tekrar dağıtacağım..
Üzülmenize gerek yok
Ben nasılsa bir kayıbım
Kalabalık sokakları seven arsız yanlızlığım
Şişede durduğu gbi durmasada şarhoşluğum
Anlayamam bazen var mıyım yok muyum
İhbar edin beni
Ben düşlerimi öldürdüm
Parçalara ayrılıp serseriliğime gömdüm
Şişede durdugu gbi durmasada şarhoşluğum
Anlayamam bazen var mıyım yok muyum
İhbar edin beni
Ben düşlerimi öldürdüm
Parçalara ayrılıp serseriliğime gömdüm
Parçalara ayırıp çaresizliğime gömdüm
başıbozuk
chemical wedding & crowley
Güzellik - Çirkinlik
Bir gün güzellik ile çirkinlik deniz kıyısında karşılaştılar.
Birbirlerine ‘Haydi yüzelim mi? dediler.
Sonra elbiselerini çıkarıp sulara daldılar. Bir süre sonra çirkinlik sahile çıktı ve güzelliğin elbisesini giyip yoluna gitti.
Güzellik de denizden çıktı ama giysilerini bulamadı. Çıplak kalmaktan çok utandı. Çirkinliğin örtüsüne büründü ve o da kendi yoluna gitti.
O günden beri insanlar güzellik ve çirkinlikle karşılaştıklarında, tanımakta hep yanılgıya düştüler.
Ancak kimi insanlar vardır ki güzelliğin yüzüne bakar ve giysilerine rağmen onu tanırlar. Ve yine kimi insanlar vardır ki çirkinliğin yüzünü iyi bilirler. Giydiği elbise bile onu gizleyemez.
Halil Cibran
Birbirlerine ‘Haydi yüzelim mi? dediler.
Sonra elbiselerini çıkarıp sulara daldılar. Bir süre sonra çirkinlik sahile çıktı ve güzelliğin elbisesini giyip yoluna gitti.
Güzellik de denizden çıktı ama giysilerini bulamadı. Çıplak kalmaktan çok utandı. Çirkinliğin örtüsüne büründü ve o da kendi yoluna gitti.
O günden beri insanlar güzellik ve çirkinlikle karşılaştıklarında, tanımakta hep yanılgıya düştüler.
Ancak kimi insanlar vardır ki güzelliğin yüzüne bakar ve giysilerine rağmen onu tanırlar. Ve yine kimi insanlar vardır ki çirkinliğin yüzünü iyi bilirler. Giydiği elbise bile onu gizleyemez.
Halil Cibran
13 Kasım 2009 Cuma
13. Cuma uğursuzdur ama neden?

Bazıları yedi sayısının uğuruna, bazıları ise tavşan ayağının şansına inanır. Fakat öyle bir gün var ki, eğer batıl inançlarınız kuvvetliyse hiçbir şey kar etmez: 13. Cuma. Aynı bugün olduğu gibi...
Bu yıl üçüncü kez Cuma gününe rastlayan ayın 13’ü bazıları için şanslı bir gün olarak adledilse de çoğunluk bugünün yılın en uğursuz günü olduğunu düşünür. Bu yıl daha önce Şubat ve Mart ayında yaşanan 13. Cuma bundan sonra bir daha 2015 yılında yaşanacak.
Kelimenin kökenine bakacak olursak 13. Cuma’dan korkmaya “paraskevidekatriaphobia” deniyor. Bu da Yunanca Cuma anlamına gelen Paraskeví (Παρασκευή), 13 anlamına gelen dekatreís (δεκατρείς) kelimelerinin fobi anlamına gelen phobía (φοβία) kelimesine eklenmesiyle ortaya çıkıyor.
Öncelikle 13’ün neden uğursuz olduğuna kısaca değinmek gerekirse iki küçük örnek yeterli olacaktır. Her ne kadar 13’ün uğursuzluğu Hıristiyanlık öncesine dayansa da birincisi İsa’nın son yemeğinde masada 13 kişi vardı. İkincisi ise İskandinav mitolojisine göre Valhalla’da verilen bir ziyafete davet edilmeyen iki buz devinin oğlu Loki istenmese de zorla gelmişti ve böylece masada 13 kişi olmuştu. Daha sonra da tanrılar tanrısı, rüzgar ve bilgelik tanrısı Odin ile ana tanrıça Frigg’in oğlu, en sevilen tanrı Balder katledilmişti.
Rivayete göre hikaye şöyleydi: Valhalla’daki ziyafete 12 tanrı davet edilmişti ve kötü tanrı Loki partiye davetsiz misafir olarak giderek davetli sayısını 13’e yükseltmişti. Loki, Odin ve Frigg’in oğlu kış tanrısını Hod’u Balder’e saldırması için kışkırtmıştı. Hod, Loki’nin verdiği ökseotundan yapılma mızrağı kaptığı gibi emre itaat ederek Balder’e fırlatmıştı. Balder ise oracıkta ölmüştü. Bütün Valhalla yasa boğulmuştu. O günden sonra da ziyafetlere 13 kişinin gelmesi uğursuzluk olarak adledilmişti.
Hatta Fransızlar yemeğe 14. gelen misafirler için Quartorziennes kelimesini kullanırlar. Ve yine Fransızlar hiçbir eve 13 numarasını vermezler. Çoğu sokak 13 adını almaz, İtalyanlar da ikramiyelerde 13 numarasını kullanmazlar. Hatta E. Cobham Brewer’ın 1894 tarihli “Dictionary of Phrase and Fable” kitabında Türklerin 13 numarasını, kelime dağarcıklarından çıkaracak kadar sevmediği yazar.
Bunun yanı sıra birçok binanın 13. katı yoktur. Bir inanca göre de eğer adınızda 13 harf varsa şeytanın şansı size bulaşmıştır. Örneğin Karındeşen Jack, Charles Manson, Jeffrey Dahmer, Theodore Bundy ve Albert De Salvo. Ayrıca bir cadı meclisinde de 13 cadı bulunur.
13 SAYISI BÜTÜNLÜĞÜ BOZUYOR
Numeroloji’ye göre 12 sayısı bütünlüğü simgeliyor; bir yılda 12 ay olması, 12 burç olması, 12 saat sistemi, İsrail’in 12 kabilesi, İsa’nın 12 havarisi, Olimpus’un 12 tanrısı, vs... 13 ise düzensiz ve bu bütünlüğü bozan olarak görülüyor.
Cuma’nın uğursuzluğu ise 14. yüzyılda Geoffrey Chaucer tarafından yazılan Canterbury Hikâyeleri’ne dayanır. Hikayeleri, Londra dolaylarından Canterbury' deki katedralde bulunan Saint Thomas Becket Mabedi'ne doğru hac yolculuğuna çıkanlar, yol boyunca vakit geçirmek için birbirlerine anlatır.
Yine İskandinav mitolojisine dönmek gerekirse Cuma adını aşk ve doğurganlık tanrıçası Frigga’dan almıştır. İskandinav ve Germanik kabileleri Hıristiyanlığa geçtiğinde Frigga bir dağın tepesine gönderilmiş ve cadı olarak adledilmişti. Her Cuma kindar tanrıçanın 11 başka cadı ve şeytanla, bu da toplamda 13 kişi ediyor, toplanarak bir sonraki haftanın kaderini belirlediğine inanılır. İskandinavya’da Cuma günü cadıların geceyarısı buluştuğu gün olarak bilinir.
Cuma günü ayrıca İsa’nın çarmıha gerildiği ve Adem ile Havva’nın yasak meyveyi yediği gün olduğu için uğursuz sayılır. Katoliklerin dışında Budistler ve Brahminler de bu günü uğursuz sayar. İspanya’da da cumanın şans getirdiğine inanılmaz.
CUMA GÜNÜ NE YATAK YAPIN NE DENİZE AÇILIN
Cuma gününe dair batıl inançlara gelince ise eğer Cuma günü yatağınızı değiştirirseniz, gece kabus görürsünüz. Cuma günü başlayacağınız bir yolculuk size kötü şans getirecektir. Eğer Cuma günü tırnaklarınızı keserseniz, onları kederden kesersiniz. Eğer Cuma günü bir gemi denize açılırsa kötü şansa sahip olur. Tıpkı 19. yüzyılda Cuma günü denize açılıp bir daha hiç haber alınamayan H.M.S. Friday gemisi gibi.
İngiltere Cuma denize açılmanın uğursuzluğuna dair batıl inancı kırmak için H.M.S. Friday gemisinin omurgasını Cuma günü çattı, mürettebatını Cuma günü seçti, Jim Friday adlı bir kaptan atadı ve Cuma günü denize açılmasını sağladı. Ve anlaşılan o ki bütün bunlar kötü bir fikirdi...
Dolayısıyla Cuma günü ve ayın 13’ünün birleşimi şu ana kadar bütün inançlardan birçok insana uğursuzluk getirmiştir. Bu konuda daha çok sözel bir tarih olduğu söylense de 13. Cuma’nın 13 sayısının ve Cuma gününü uğursuzluklarının birleşiminden doğduğuna inanılıyor.
İnanışa göre eğer 13. Cuma'da saçınızı keserseniz, ailenizden biri ölür. 13. Cuma'da doğan bir çocuk hayatı boyunca şanssız olur. Eğer 13. Cuma'da bir cenaze kortje önünüzden geçerse, bir sonraki cenaze sizinki olur. 13. Cuma'nın uğursuzluğu ile de değişik şekillerde savaşmaya çalışanlar olmuş. Mesela Indiana'da bir kasaba 13 Ekim Cuma günü bütün kara kedilerin boynuna küçük çanlardan takmış. O gün kötü bir şey olmadığını görünce de bu geleneğe üç yıl daha devam etmişler.
ILK YAZILI METİN 1869'A AİT
13. Cuma’nın uğursuzluğuna dair ilk yazılı metin ise Gioachino Rossini’nin 1869’daki biyografisinde rastlanmıştı: “Rossini sonuna kadar sevecen arkadaşlarıyla çevrelenmişti; ve eğer doğruysa, birçok İtalyan gibi Cuma’yı ve 13’ü uğursuz olarak adlederdi, 13. Cuma gününde ölmesi de dikkat çekiciydi.”
13. Cuma ile ilgili bir başka hikaye ise Tapınak Şövalyeleri’ne ait. Nathaniel Lachenmeyer’in “13: Dünyanın En Meşhur Batıl İnancı” kitabında şöyle yazar: “Tapınak Şövalyeleri 1118’de Kudüs’te manastırın ordusu olarak kuruldu. Haçlı Seferleri sırasında Hıristiyan hacıları koruyacaklardı. Sonraki iki yüzyıl boyunca Tapınak Şövalyeleri aşırı derecede güçlü ve zengin oldu. Bu güç karşısında kendini tehdit altında hisseden ve servetlerini ele geçirmek isteyen Kral Philip, Fransa’da 13 Ekim 1307 Cuma günü şövalyelerin topluca tutuklanmasını istedi.” Şövalyeler daha sonra yakılmıştı.
SAYILARLA 13. CUMA
Britanya'da British Medical Journal'ın ayın 6'sına denk gelen Cuma ve 13'üne denk gelen Cuma'ları karşılaştırarak yaptığı bir araştırma 13. Cuma günlerinde trafik kazalarında yüzde 52'lik bir artış olduğunu ortaya koymuş. Fakat Alman Sigorta İstatistikleri Merkezi ise 12 Haziran 2008'de bir açıklama yayınlayarak 13. Cuma'larda daha az kaza, yangın ve hırsızlık olduğunu söyledi. Bunun sebebi ise insanların korkudan evden çıkmamalarına bağlanıyor. Hollanda'da ise 13. Cuma'da araç sürmek daha güvenli. Çünkü normalde ortalama 7.800 kaza olurkan 13. Cuma'da 7.500 kaza bildirilmiş.
Kuzey Carolina'daki Stressle Başa Çıkma ve Gobi Enstitüsü'nün araştırmasına göre ise Amerika'da her yıl 17 ila 21 milyon kişi bugünden korktuğu için gündelik işlerini yerine getiremiyor.
mynet.com
11 Kasım 2009 Çarşamba
10 Kasım 2009 Salı
lost control
Hayat...Bir kez daha ihanet etti bana
Kabul ettim bazı şeylerin asla değişmeyeceğini
İzin verdim o küçük beynin acılarımı büyütmesine
Ve o beni kimyasal bir bağımlı akıl hastası olarak bıraktı
Evet düşüyorum
Ne kadar sürer yere çarpmam?
Anlatamam sana neden kırgın olduğumu
Hiç merak ettinmi neden yalnız kalmayı tercih ettiğimi?
Ve kontrolümü nasıl kaybettiğimi?
Bir sona geliyorum
Ne olabiliceğimi anladım
Uyuyamıyorum ve bir nefes alıp saklanıyorum en cesur maskemin ardında
Kontrolümü kaybettiğimi kabul ediyorum.
Kabul ettim bazı şeylerin asla değişmeyeceğini
İzin verdim o küçük beynin acılarımı büyütmesine
Ve o beni kimyasal bir bağımlı akıl hastası olarak bıraktı
Evet düşüyorum
Ne kadar sürer yere çarpmam?
Anlatamam sana neden kırgın olduğumu
Hiç merak ettinmi neden yalnız kalmayı tercih ettiğimi?
Ve kontrolümü nasıl kaybettiğimi?
Bir sona geliyorum
Ne olabiliceğimi anladım
Uyuyamıyorum ve bir nefes alıp saklanıyorum en cesur maskemin ardında
Kontrolümü kaybettiğimi kabul ediyorum.
eğer birini kaybetmek istiyorsanız...
Eğer birini kaybetmek istiyorsanız çok sevin. O kadar çok sevin ki O"nsuz bir hayat olmayacağını içinizde hissedin. Uyuduğunuzda rüyanızda görün, uyanık olduğunuzda O"nu düşümeden edemeyin. Aldığınız nefes O olsun ve hatta yediğiniz yemek ve hatta içtiğiniz su O olsun. O"nun için canınızı bile düşünmeden feda edebileceğinizi hissedin. Farkındaysanız hissettirin demiyorum hissedin diyorum. Çünkü hissetmeniz yeterli, siz hissettiğiniz an karşı tarafa da otomatik olarak hissettirmiş olursunuz. Bir insanı herşeyinizmiş gibi sevmek pek alışılagelmiş değil değil mi? Bir anormallik olmalı bunda.
Böyle bir sevgiyi kim istemez? Sizi böyle seven biri olduğunu düşünseniz ne yaparsınız?Farz edelim ki böyle sevgiler var, ki var hakkikaten daha baştan kaybetmişsiniz demektir. Çünkü ya sömürülür tüketilirsiniz.O muhteşem akıl almaz sevginizden geriye hiç bir şey kalmaz.Sonuna kadar tüketilir biter ve o sevgi bitince de verecek hiç bir şeyiniz kalmadığı içi karşı taraf gider.Ya da daha baştan böyle bir sevgi karşı tarafı korkutur O yine kaçar. Her iki halde de kaybeden siz olursunuz.
Herşeyi sunmak istersiniz. Sevginizi, kendinizi, olanaklarınızı, hayatınızı, kalbinizi. O"nun için O"nu memnun edecek her şeyi yapmak istersiniz.Kendinizi bırakır o olursunuz, yeri gelir O"nun acılarıyla sıkıntılarıyla harab olursunuz, O"na çözüm üreteceğim diye kahrolursunuz ve dışarıdan birileri sizi gözlemler , halinzi fark ettirmeye çalışırlar , çünkü sizi sever iyiliğinizi isterler ve onlar sizin "akıl hocalarınız" sıfatını alırlar.Ellerinden de bir şey gelmez ya, sizi uyarmaktan başka ama siz uyarılmazsınız, onlar da tükenişinizi gözlemleyip durudular, O"nda kayboluşunuzu gözlemlerler sadece.Oysaki kabahat karşınızdakinin değilidir. O hiç birşey yapmamıştır ki, verdiğinizi almıştır sadece.Ama sürekli vermek tüketir.Bunu herkes bilir, siz de tükenir yok olursunuz, O"na ihtiyaç hissedersiniz bazen,ama o en çok ihtiyacınız olduğu zamanda, O"ndan size vereceği en fazla bir saati talep ederken, sadece başınızı koyabileceğiniz,ağlayabileceğiniz bir omuz isterken, acımasızca ezildiğinizi ve reddedildiğinizi görürüsünüz .Çünkü o ne yaparsa yapsın ne derse desin sizin kabulunuzdür. Sizin her zaman, koşulsuz kayıtsız ve şartsız, orada O"nu beklediğinizi bilir.O sadece enerjiye ihtiyacı olduğunda ve dışarıdan beslenilme gereksinimi olduğunda yanınızdadır.Hayır demesini bilmediğinizi düşünür.
Artık O"na verebilecek hiç bir şeyiniz kalmayana dek bu oyun sürer gider.İçinizde son kalan en güzel şeyleri son kırıntısına kadar hoyratça tükettirirsiniz severek,isteyerek,içtenlikle.Sonra bir de bakarsınız ki rezervler sıfırlanmış ve artık hiçkimseye verebilecek hiçbirşeyiniz kalmamış.O da almış başını gitmiş.
Derken bir gün geri gelir ve sizi ister. Sizdeki o kendinizi feda ederek sunduğunuz her şeye susamış, acıkmış halde gelir. En çok istediğinizdir bu, ama artık sizin hiç kimseye verecek hiç bir şeyiniz kalmadığı için, çirkinleşmişsinizdir.Yokluğunda biriktirdiğiniz öfkeleri kusmaya başlarsınız.İntikam almak istersiniz. Rahatlayacaksınız sanırsınız ama rahatlatmaz hiç bir şey sizi. Çünkü o siz değilsinizdir.O gözü dönmüş canavar kimliğine bürünmüş, ağzından çıkanı kulağı duymayan vahşi , saldırgan iğrenç yaratık siz olamazsınız.Siz artık tamamiyle yok olmuş bambaşka bir kimliğe bürünmüşsünüzdür.
Tıpkı gül ile bülbül hikayesi gibi Bülbül Gül"e aşık olur. Gül gül olduğunu bilmez kendini sıradan bir ot sanır. Alır Bülbülü bir dert aşkımı nasıl anlatacağım diye!!! Konar gülün dalına başlar ötmeye. Kendini o kadar kaptırır ki derdini dökmeye, gülün dikenlerinin yüregine battığını hissedemez bile, o gece gündüz güle olan aşkını anlatmak için şarkısını söyler, gülün dikeni yüreğine battıkça o daha da coşar, daha da içlenir şarkısını söylerken, gülün dikeninin farkında bile değildir.Bülbül şarkısını söyler, gülün dikeni batar bülbülün yüreğine, bülbül kanar güle rengini verir, gül bülbülün kanından aldığı renkle daha bir güzel daha bir alımlı olur, bülbülün yüreciği dayanmaz bu kanamaya bülbül ölür. Hikayede burada biter aslında.
Yoldan geçen hoyrat bir el bülbülün kanı ile kıpkırmızı olmuş güzelliğinin doruklarına gelmiş gülü koparır. Alır evine götürür. Kristal bir vazoya koyar. Gül artık gül olduğununn farkındadır."Layığımı buldum bak kristal bir vazonun içindeyim!!Çünküben çiçeklerin en ihtişamlısı en güzeliyim, çünküben Gül"üm" diye düşünür. O gül o vazoda ne kadar yaşayabilir ki, toprağı ve bülbülü olmadan? O gülü gül yapanın bülbül olduğunu bile unutur hatta.
Güller, kendilerini gül yapanların bülbüller olduğunun belki farkına varır, belki de varmaz. Bülbüller gibi sevenler ise kaybetmeye mahkumdur.!!!!
Tecrübeyle sabittir
Böyle bir sevgiyi kim istemez? Sizi böyle seven biri olduğunu düşünseniz ne yaparsınız?Farz edelim ki böyle sevgiler var, ki var hakkikaten daha baştan kaybetmişsiniz demektir. Çünkü ya sömürülür tüketilirsiniz.O muhteşem akıl almaz sevginizden geriye hiç bir şey kalmaz.Sonuna kadar tüketilir biter ve o sevgi bitince de verecek hiç bir şeyiniz kalmadığı içi karşı taraf gider.Ya da daha baştan böyle bir sevgi karşı tarafı korkutur O yine kaçar. Her iki halde de kaybeden siz olursunuz.
Herşeyi sunmak istersiniz. Sevginizi, kendinizi, olanaklarınızı, hayatınızı, kalbinizi. O"nun için O"nu memnun edecek her şeyi yapmak istersiniz.Kendinizi bırakır o olursunuz, yeri gelir O"nun acılarıyla sıkıntılarıyla harab olursunuz, O"na çözüm üreteceğim diye kahrolursunuz ve dışarıdan birileri sizi gözlemler , halinzi fark ettirmeye çalışırlar , çünkü sizi sever iyiliğinizi isterler ve onlar sizin "akıl hocalarınız" sıfatını alırlar.Ellerinden de bir şey gelmez ya, sizi uyarmaktan başka ama siz uyarılmazsınız, onlar da tükenişinizi gözlemleyip durudular, O"nda kayboluşunuzu gözlemlerler sadece.Oysaki kabahat karşınızdakinin değilidir. O hiç birşey yapmamıştır ki, verdiğinizi almıştır sadece.Ama sürekli vermek tüketir.Bunu herkes bilir, siz de tükenir yok olursunuz, O"na ihtiyaç hissedersiniz bazen,ama o en çok ihtiyacınız olduğu zamanda, O"ndan size vereceği en fazla bir saati talep ederken, sadece başınızı koyabileceğiniz,ağlayabileceğiniz bir omuz isterken, acımasızca ezildiğinizi ve reddedildiğinizi görürüsünüz .Çünkü o ne yaparsa yapsın ne derse desin sizin kabulunuzdür. Sizin her zaman, koşulsuz kayıtsız ve şartsız, orada O"nu beklediğinizi bilir.O sadece enerjiye ihtiyacı olduğunda ve dışarıdan beslenilme gereksinimi olduğunda yanınızdadır.Hayır demesini bilmediğinizi düşünür.
Artık O"na verebilecek hiç bir şeyiniz kalmayana dek bu oyun sürer gider.İçinizde son kalan en güzel şeyleri son kırıntısına kadar hoyratça tükettirirsiniz severek,isteyerek,içtenlikle.Sonra bir de bakarsınız ki rezervler sıfırlanmış ve artık hiçkimseye verebilecek hiçbirşeyiniz kalmamış.O da almış başını gitmiş.
Derken bir gün geri gelir ve sizi ister. Sizdeki o kendinizi feda ederek sunduğunuz her şeye susamış, acıkmış halde gelir. En çok istediğinizdir bu, ama artık sizin hiç kimseye verecek hiç bir şeyiniz kalmadığı için, çirkinleşmişsinizdir.Yokluğunda biriktirdiğiniz öfkeleri kusmaya başlarsınız.İntikam almak istersiniz. Rahatlayacaksınız sanırsınız ama rahatlatmaz hiç bir şey sizi. Çünkü o siz değilsinizdir.O gözü dönmüş canavar kimliğine bürünmüş, ağzından çıkanı kulağı duymayan vahşi , saldırgan iğrenç yaratık siz olamazsınız.Siz artık tamamiyle yok olmuş bambaşka bir kimliğe bürünmüşsünüzdür.
Tıpkı gül ile bülbül hikayesi gibi Bülbül Gül"e aşık olur. Gül gül olduğunu bilmez kendini sıradan bir ot sanır. Alır Bülbülü bir dert aşkımı nasıl anlatacağım diye!!! Konar gülün dalına başlar ötmeye. Kendini o kadar kaptırır ki derdini dökmeye, gülün dikenlerinin yüregine battığını hissedemez bile, o gece gündüz güle olan aşkını anlatmak için şarkısını söyler, gülün dikeni yüreğine battıkça o daha da coşar, daha da içlenir şarkısını söylerken, gülün dikeninin farkında bile değildir.Bülbül şarkısını söyler, gülün dikeni batar bülbülün yüreğine, bülbül kanar güle rengini verir, gül bülbülün kanından aldığı renkle daha bir güzel daha bir alımlı olur, bülbülün yüreciği dayanmaz bu kanamaya bülbül ölür. Hikayede burada biter aslında.
Yoldan geçen hoyrat bir el bülbülün kanı ile kıpkırmızı olmuş güzelliğinin doruklarına gelmiş gülü koparır. Alır evine götürür. Kristal bir vazoya koyar. Gül artık gül olduğununn farkındadır."Layığımı buldum bak kristal bir vazonun içindeyim!!Çünküben çiçeklerin en ihtişamlısı en güzeliyim, çünküben Gül"üm" diye düşünür. O gül o vazoda ne kadar yaşayabilir ki, toprağı ve bülbülü olmadan? O gülü gül yapanın bülbül olduğunu bile unutur hatta.
Güller, kendilerini gül yapanların bülbüller olduğunun belki farkına varır, belki de varmaz. Bülbüller gibi sevenler ise kaybetmeye mahkumdur.!!!!
Tecrübeyle sabittir
YAKARIŞ
Yine!
Gel, ver, teslim et bana bütün gücünü!
Uzaklardan sessiz bir kelime fısıldar dağılmaktaki beyne
Kaderi yazılmış bir ruha dair duyulan korkuyu yumuşatan
Zalim sükunetini, itaatin sefaletini
Son ver, sessiz aşk! Benim bet bahtım!
Kör et beni esmer yakınlığınla, insaf et, niyetimin aziz düşmanı!
Ben, kalkışmam karşı koymaya o soğuk dokunuşa beni deli ürperten.
Öylece çek al benden
Usul yaşantımı! Eğil daha derinden üzerime tehditkar başınla,
Gurur duy çöküşümle, hatırlayarak, acıyarak
Kim ki o? Kimdi o?
Yine!
Hep birlikte, bürünmüş geceyle, serilirler toprağa. Duyarım
Uzaklardan sessiz kelimesini fısıldar dağılmaktaki beynime:
Gel! Çöktüm. Eğil daha derinden üzerime! Buradayım.
Boyunduruk, beni bırakma! Yalnızca zevk al, ıstırap duy yalnızca,
Al beni, koru beni, dindir beni, Aman esirge beni!
James Joyce
Gel, ver, teslim et bana bütün gücünü!
Uzaklardan sessiz bir kelime fısıldar dağılmaktaki beyne
Kaderi yazılmış bir ruha dair duyulan korkuyu yumuşatan
Zalim sükunetini, itaatin sefaletini
Son ver, sessiz aşk! Benim bet bahtım!
Kör et beni esmer yakınlığınla, insaf et, niyetimin aziz düşmanı!
Ben, kalkışmam karşı koymaya o soğuk dokunuşa beni deli ürperten.
Öylece çek al benden
Usul yaşantımı! Eğil daha derinden üzerime tehditkar başınla,
Gurur duy çöküşümle, hatırlayarak, acıyarak
Kim ki o? Kimdi o?
Yine!
Hep birlikte, bürünmüş geceyle, serilirler toprağa. Duyarım
Uzaklardan sessiz kelimesini fısıldar dağılmaktaki beynime:
Gel! Çöktüm. Eğil daha derinden üzerime! Buradayım.
Boyunduruk, beni bırakma! Yalnızca zevk al, ıstırap duy yalnızca,
Al beni, koru beni, dindir beni, Aman esirge beni!
James Joyce
Seçkin bir kimse değilim ismimin baş harfleri acz tutuyor Bağışlamanı dilerim
SULTAN
Seçkin bir kimse değilim
ismimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim
Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim
Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum
CAHİT ZARİFOĞLU
Seçkin bir kimse değilim
ismimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim
Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim
Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum
CAHİT ZARİFOĞLU
8 Kasım 2009 Pazar
TUFAN
Tufan sonrası sular çekilmedi hala, seyirde dümensiz gemi
Varacak ne ada ne kara ne bir hudut, indir yelkeni
Hava berrak su serin, derin karanlığı parçalıyor tepede ay
Güvertede ictima var dizil, köpekten itibaren say
Şahit olmuş, korkmuş, ürpermiş, gemi direğinde güvercinler
Bu gece matemli melekler peygamberler cinler
Haşerat kemirsin tekneyi, eyvah güverte boydan boya kan
Yokolan hayvan değil, bütün varlığa sebep insan
Çekil su, yarıl gizleyen toprak , bizi arzın ta merkezine indir
Artık avuçlarımız bir parça kan, yüzümüz hepten kir
Nuh yalvardı, kalmasın yeryüzünde ne kötü ne de kötülük
Fidan ikenmi sakladın içinde fitneyi, ey sedir kütük
Borazan, yedi kısa bir uzun, gırtlağı kesilmiş böğüren aygır
İmdat isteyen, gözler kör ağızlar dilsiz kulaklar sağır
Azap gelmeden korkut dedin, korkudan yüzümüz çil çil
Ey nuh bitsin artık bu tufan ya öl ya diril
tutunamayanlar
Nuh'un gemisinde kan var! Yok olan hayvan değil insan...
Varacak ne ada ne kara ne bir hudut, indir yelkeni
Hava berrak su serin, derin karanlığı parçalıyor tepede ay
Güvertede ictima var dizil, köpekten itibaren say
Şahit olmuş, korkmuş, ürpermiş, gemi direğinde güvercinler
Bu gece matemli melekler peygamberler cinler
Haşerat kemirsin tekneyi, eyvah güverte boydan boya kan
Yokolan hayvan değil, bütün varlığa sebep insan
Çekil su, yarıl gizleyen toprak , bizi arzın ta merkezine indir
Artık avuçlarımız bir parça kan, yüzümüz hepten kir
Nuh yalvardı, kalmasın yeryüzünde ne kötü ne de kötülük
Fidan ikenmi sakladın içinde fitneyi, ey sedir kütük
Borazan, yedi kısa bir uzun, gırtlağı kesilmiş böğüren aygır
İmdat isteyen, gözler kör ağızlar dilsiz kulaklar sağır
Azap gelmeden korkut dedin, korkudan yüzümüz çil çil
Ey nuh bitsin artık bu tufan ya öl ya diril
tutunamayanlar
Nuh'un gemisinde kan var! Yok olan hayvan değil insan...
Aptalca mutlu olamayanların hareketi... Tutunamayanlar
“Caddeye yakışıksızlığımızı fark etmemiz çok geç olmadı. Gitmeye yeltendiğimizde hiçbir gemi götürmedi bizi, hiçbir limanda bekleyenimiz olmadı. Biliyoruz düşeceğiz, betona kafa üstü çakılacağız, zıplama yeteneğine sahip değiliz, bu düşüşten sağ kurtulursak bile bitpazarına düşeceğiz. Madem düşüyoruz hep birlikte düşersek yer sarsıntısı oluşturabiliriz.”
Benim hüzünlü orospularım - Gabriel Garcia Marquez’in Romanına Pedofili Suçlaması!
Gabriel Garcia Marquez'in romanı '' Benim Hüzünlü Orospularım'' 'dan uyarlanan filmin geçen ay başlayacak çekimleri, fahişelik karşıtı bir grup yüzünden ertelendi.
Grup, filmin çocuk yaşta fahişeliği teşfik ettiğini iddia ediyor.
Roman 90. yaş gününde kendine hiç alışılmamış bir hediye vermeye kalkışan yaşlı bir gazetecinin serüvenini anlatıyor. Adam, bir genelev patroniçesini arıyor ve hiç el değmemiş genç bir kızla beraber olmak istediğini söylüyor. Gazetecinin 14 yaşındaki Delgadina'ya olan aşkı ve geçmiş anılarına geri dönüşünü, içsel çekişmelerini yansıtır. Delgadina ismini eski bir ispanyol romanından etkilenerek kendisi koyar. Kızın güzelliği ve saflığı karşısında sadece onu seyretmek zorunda kalan ve yaşının ağırlığını hisseden hüzünlü bir adamdır.
Romandan alıntılar
''Delgadina, ruhum benim.'' diye yalvardım O'na özlemle. ''Delgadina.'' Kız sıkıntılı homurtuyla bacaklarımdan kurtuldu, bana sırtını dönerek kabuğunun içindeki bir salyangoz gibi kıvrıldı. İçine kediotu katılmış o içecek benim içinde, onun için de pek etkili olsa gerekti, çünkü hiçbir şey olmadı ne O'na, ne de bana. Ama umrumda değildi. O'nu uyandırmanın ne yararı var ki diye sordum kendi kendime, böylesine aşağılanmış ve hüzünlü, bir kefal gibi soğuk hissederken kendimi.
eti nasıl seversin?
Ben eti yanmış severim
Yanmış köfte
Yanmış tavuk
Acısını derinden yaşayan etleri
08/11/09 Levi
Yanmış köfte
Yanmış tavuk
Acısını derinden yaşayan etleri
08/11/09 Levi
Zihnimizdeki Mezarlıklar
08/11/09 Leviathan - Nitra/Slovakya
Bugün mezarcılık var üstümde
Zihnimde bana zarar verdiğini düşündüğüm kişileri
Mezarlarına kapattım
Şeytanımsı karakterleri devil trapla mühürledim
Kan emici pisliklerinde kalbine bi kazık çaktım
Bugün mezarcılık var üstümde
Bugün mezarcılık var üstümde
Zihnimde bana zarar verdiğini düşündüğüm kişileri
Mezarlarına kapattım
Şeytanımsı karakterleri devil trapla mühürledim
Kan emici pisliklerinde kalbine bi kazık çaktım
Bugün mezarcılık var üstümde
1 Kasım 2009 Pazar
Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm)
Varoluşçuluk, hayatın anlamınının izini süren ve bireyin değerinin ne olduğunu anlamaya çalışan bir felsefi akım ve edebi akımdır.
Varoluşçuluk, diğer birçok akımın tersine, bireye genel bir kavram gibi yaklaşmaz, onun öznelliğini nesnelliğin üstünde tutar. Varoluşçuluğa göre, hayatın anlamı ve bireyin öznel tecrübesiyle ilgili sorular diğer bütün bilimsel ve felsefik uğraşlardan önemlidir.
Varoluşçuluk genelde kötümserlik, bunaltı, özgürlük, başkaldırış ve umutsuzluk felsefesi olarak düşünülür. Varoluşçuluk Kierkegaard, Dostoyevski,Nietzsche, Sartre, Camus ve Heidegger ile birlikte anılır.
İsminden de anlaşıldığı gibi bireyin varoluşunu, özünden üstun tuttuğu için aynı zamanda topluma bir karşı çıkışı da içerir. Bütün zaaflarıyla birlikte insanı ereklerini seçişinde özgür tutar.
Varoluşçuluk, diğer birçok akımın tersine, bireye genel bir kavram gibi yaklaşmaz, onun öznelliğini nesnelliğin üstünde tutar. Varoluşçuluğa göre, hayatın anlamı ve bireyin öznel tecrübesiyle ilgili sorular diğer bütün bilimsel ve felsefik uğraşlardan önemlidir.
Varoluşçuluk genelde kötümserlik, bunaltı, özgürlük, başkaldırış ve umutsuzluk felsefesi olarak düşünülür. Varoluşçuluk Kierkegaard, Dostoyevski,Nietzsche, Sartre, Camus ve Heidegger ile birlikte anılır.
İsminden de anlaşıldığı gibi bireyin varoluşunu, özünden üstun tuttuğu için aynı zamanda topluma bir karşı çıkışı da içerir. Bütün zaaflarıyla birlikte insanı ereklerini seçişinde özgür tutar.
31 Ekim 2009 Cumartesi
Facebook Hesabını tamamen silmek
Eğer facebook hesabını tamamen kapatmak, silmek istiyorsan:
Facebooka giriş yap ve tarayıcının adres satırına bu adresi yaz:
http://www.facebook.com/help/contact.php?show_form=delete_accountve
açılan sayfada göndere tıkla. Hesabını kapatırsın. Bütün bilgilerin silinir.
Facebooka giriş yap ve tarayıcının adres satırına bu adresi yaz:
http://www.facebook.com/help/contact.php?show_form=delete_accountve
açılan sayfada göndere tıkla. Hesabını kapatırsın. Bütün bilgilerin silinir.
Dünyanın en çok kazanan adamının sırrı
Dünyanın en zengin ikinci adamı, ABD’li yatırımcı Warren Buffett’ın dolar milyarderliğine giden yoldaki sırları açığa çıktı. İngiliz yayın kurumu BBC, ’Dünyanın En Çok Kazanan Adamı’ adı altında ünlü yatırımcının profilini çıkardı.
Warren Buffett, ABD’nin ünlü Forbes dergisine göre, 40 milyar dolara sahip. Önceki yıl dünyanın en zengin adamı olan Buffett, bir yılda 10 milyar dolar kaybederek yerini yakın arkadaşı Microsoft kurucusu Bill Gates’e kaptırdı. Ancak Buffett’in yatırım dünyasındaki ’bilge’ konumu değişmedi. ABD’nin ortalarında yer alan Nebraska eyaletinin Omaha kentinde kendi halinde bir yaşam süren Buffett’ın adı, yatırım felsefesine olan ilgisi nedeniyle Omaha Kahini’ne çıktı.
İşe 1962’de tekstil fabrikası Berkshire Hathaway hisseleri alarak başlayan Buffett, daha sonraki yıllarda Geico, Dairy Queen, Coca - Cola ve Goldman Sachs yatırımlarıyla bugünkü durumuna ulaştı. Yıllar içinde Buffett’ın takip ettiği ilkeler ise değişmedi. Ofisinde bilgisayar bulundurmayan Buffett, bir yatırım için ince hesaplar gerekiyorsa, o yatırımın pek de iyi olmayacağı görüşünde. Buffett’ın yıllardır takip ettiği ilkeler BBC tarafından derlendi.
Buffett’in altın kuralları
Kural 1: Hiçbir zaman para kaybetme.
Kural 2: Kural 1’i hiçbir zaman unutma.
-Başkaları açgözlü olduğu zaman kork. Başkaları korktuğu zaman açgözlü ol.
- Orta karar bir firmayı harika bir fiyata almaktansa, harika bir firmayı orta karar bir fiyata almak çok daha iyidir.
- Çorap da hisse de olsa, kaliteli malı fiyatı düşünce almayı severim.
- Ün kazanmak bir ömür sürer, onu yerle bir etmek ise 5 dakika.
- Krizde nakitle cesaret birleşirse buna paha biçilemez. - Anlayamadığınız bir işe hiçbir zaman yatırım yapmayın.
- Bir şeye 10 yıl boyunca sahip olmaktan mutlu değilseniz, 10 dakika bile elinizde tutmayın.
- İnsanların açgözlülük, korku veya ahmaklıkla hareket etmesi beklenir. Ancak hangisinin diğerlerinden önce geleceği bilinmez.
Warren Buffett, ABD’nin ünlü Forbes dergisine göre, 40 milyar dolara sahip. Önceki yıl dünyanın en zengin adamı olan Buffett, bir yılda 10 milyar dolar kaybederek yerini yakın arkadaşı Microsoft kurucusu Bill Gates’e kaptırdı. Ancak Buffett’in yatırım dünyasındaki ’bilge’ konumu değişmedi. ABD’nin ortalarında yer alan Nebraska eyaletinin Omaha kentinde kendi halinde bir yaşam süren Buffett’ın adı, yatırım felsefesine olan ilgisi nedeniyle Omaha Kahini’ne çıktı.
İşe 1962’de tekstil fabrikası Berkshire Hathaway hisseleri alarak başlayan Buffett, daha sonraki yıllarda Geico, Dairy Queen, Coca - Cola ve Goldman Sachs yatırımlarıyla bugünkü durumuna ulaştı. Yıllar içinde Buffett’ın takip ettiği ilkeler ise değişmedi. Ofisinde bilgisayar bulundurmayan Buffett, bir yatırım için ince hesaplar gerekiyorsa, o yatırımın pek de iyi olmayacağı görüşünde. Buffett’ın yıllardır takip ettiği ilkeler BBC tarafından derlendi.
Buffett’in altın kuralları
Kural 1: Hiçbir zaman para kaybetme.
Kural 2: Kural 1’i hiçbir zaman unutma.
-Başkaları açgözlü olduğu zaman kork. Başkaları korktuğu zaman açgözlü ol.
- Orta karar bir firmayı harika bir fiyata almaktansa, harika bir firmayı orta karar bir fiyata almak çok daha iyidir.
- Çorap da hisse de olsa, kaliteli malı fiyatı düşünce almayı severim.
- Ün kazanmak bir ömür sürer, onu yerle bir etmek ise 5 dakika.
- Krizde nakitle cesaret birleşirse buna paha biçilemez. - Anlayamadığınız bir işe hiçbir zaman yatırım yapmayın.
- Bir şeye 10 yıl boyunca sahip olmaktan mutlu değilseniz, 10 dakika bile elinizde tutmayın.
- İnsanların açgözlülük, korku veya ahmaklıkla hareket etmesi beklenir. Ancak hangisinin diğerlerinden önce geleceği bilinmez.
Karar vermenin bilgeliği
Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu’nun zamanında geçer.. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış hatta..
Efendim köyde bir yaşlı adam varmış.. Çok fakir.. Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı" dermiş hep..Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.. "Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler..İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.. Sadece ’At kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.."
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.."Babalık" demişler.. "Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar.. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.." Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler..
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.Köylüler gene gelmişler ihtiyara.. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler..İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.."Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında: "Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
Efendim köyde bir yaşlı adam varmış.. Çok fakir.. Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı" dermiş hep..Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.. "Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler..İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.. Sadece ’At kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.."
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.."Babalık" demişler.. "Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar.. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.." Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler..
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.Köylüler gene gelmişler ihtiyara.. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler..İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.."Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında: "Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
30 Ekim 2009 Cuma
KÜRŞAT MARŞI
Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağı'na
Halbuki yoldaşını bırakıp kaçanların
Değişilir topu da bir sokak kaltağına
Kürşat'ın narasıyla indik Tanrı Dağı'ndan
ruhumuzu kandırdık orhun'un kaynağından
Bu kaynaktan içenin yürekleri tunç olur.
TÜRK' e kefen biçenin ölümü korkunç olur.
Delinse yer, çökse gök, yansa kül olsa dört yan
Yüce dileğe doğru yürürüz yine yayan.
Moskoflardan, yankeden, masonlardan yılmayan
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz.
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağı'na
Halbuki yoldaşını bırakıp kaçanların
Değişilir topu da bir sokak kaltağına
Kürşat'ın narasıyla indik Tanrı Dağı'ndan
ruhumuzu kandırdık orhun'un kaynağından
Bu kaynaktan içenin yürekleri tunç olur.
TÜRK' e kefen biçenin ölümü korkunç olur.
Delinse yer, çökse gök, yansa kül olsa dört yan
Yüce dileğe doğru yürürüz yine yayan.
Moskoflardan, yankeden, masonlardan yılmayan
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz.
Kürşad Ve Kırk Çerisi
Kürşad, 621 senesinde Çinli eşi İ-çing Katun tarafından zehirlenerek öldürülen Doğu Göktürk Devleti kağanı Çuluk Kağan'ın küçük oğludur. Çuluk Kağan'ın ölümünden sonra kardeşi Bağatur Şad, Kara Kağan adını alarak hükümdar oldu ve ağabeyinin Çinli eşi ile evlenerek Ötüken'deki Türkler arasında huzursuzluğa yol açtı... Bir tarafta Çinliler, diğer yanda da Sırtarduş Bayurku, Dokuz Oğuz, Uygur gibi Türk boylarının Göktürklere başkaldırıp savaşmaları ve ayrıca İ-çing Katun'un Ötüken'de esir durumda yaşayan Çinli azınlığa destek çıkarak bunların zenginleşmesini sağlaması sayesinde giderek zayıflayan ve kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkler, 629 senesinde Çinlilerle yaptıkları savaşta tuzağa düşerek yenilince Doğu Göktürk Devleti yıkıldı. Başta Kara Kağan ve Kürşad olmak üzere binlerce Göktürk Çinlilere esir düşerek Çin'in başkenti Siganfu'ya götürüldüler ve orada kendilerine tahsis edilen bölgede yaşamaya mecbur edildiler. Türkleri asimile edebilmek amacıyla Göktürk soylularını hassa ordusunda subay olarak görevlendiren Çinlilerin bu taktiği bir işe yaramamış, Türkler bağımsızlıklarına kavuşup yeniden devlet kurmak amacıyla fırsat kollamaya başlamışlardır. Kürşad da Çin hükümdarının ordusunda subay durumundadır fakat kılıcını milletinin özgürlüğü için çekeceği günü beklemektedir. Esaretin beşinci yılında Kara Kağan kahrından ölür. Esaretin onuncu yılında, yani 639 senesinde, Bozkurt soyunun en büyüğü konumundaki Kürşad durumun iyice kötüye gittiğini görerek kırk çerisi ile birlikte ihtilal yapmaya karar verir. Geceleri kılık değiştirerek Siganfu sokaklarında tek başına dolaşma adeti olan Çin hükümdarı Tay-tsung'u yakalayarak rehin almaya ve bu sayede Çin sarayına girerek orada bulunan Kürşad'ın ağabeyinin oğlu Urku Tigin'i kurtarıp, toplayabildikleri kadar Türk ile birlikte Ötüken'e giderek tekrar devlet kurmaya, Urku Tigin'i de kağan ilan etmeye karar verirler. Bu uğraşta başarılı olurlarsa budun kurtulacak, başaramazlarsa da dökülecek kanları geride kalanlara ödevlerini hatırlatacaktır. Fakat ihtilal için harekete geçtikleri gece sağanak halinde yağan yağmur yüzünden Çin hükümdarı sarayından dışarı çıkmaz. İhtilali ertelemenin sakıncalı olacağını düşünen Kürşad, kırk çerisiyle birlikte Çin sarayına yürür, amacı sarayı basarak hükümdarı esir almaktır. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında yüce dileğe doğru yürüyen kırkbir Türk yiğidi sarayın kapısına vardıkları anda cenk başlar. Yüzlerce Çinli askeri öldürürler ama binlercesi üzerlerine saldırmaya devam eder. Göktürklerin bir kısmı sarayın içinde savaşırken şehit olur, sağ kalanlar ise Kür Şad'ın önderliğinde saraydan çıkarak Vey ırmağına doğru ilerlerler, niyetleri ırmağı geçerek Ötüken'e doğru at koşturmaktır. Ama sağanak halinde yağan yağmur yüzünden yükselen sular köprüyü sürükleyip götürdüğü için karşıya geçemezler ve peşlerinden gelen Çin ordusu ile son kez cenke tutuşurlar. Binlerce Çinli askere karşı savaşan bir avuç Türk yiğidi peş peşe uçmağa varırlar. Sadece Kürşad sağ kalmıştır, tek başına Çin hükümdarlığına karşı savaşmaktadır. En sonunda O da şehit olur fakat elinde kılıcıyla atının üzerinde durmaktadır, öldüğü halde yere düşmemiştir... Kürşad ölmüş fakat yenilmemiştir...
Kürşad ve kırk çerisinin yaptıkları ihtilalden sonra korkuya kapılan Çinliler, Siganfu'daki bütün esir Göktürkleri mecburen serbest bırakırlar. Göktürkler kırküç yıl boyunca dağınık bir şekilde yaşarlar, bazı Göktürk soyluları yeniden devlet kurma girişiminde bulunsalar dahi başarılı olamazlar... Fakat 682 senesinde Bozkurt başlı sancak tekrar kaldırılır ve Kutluk Şad (İlteriş Kağan) ile Bilge Tonyukuk İkinci Göktürk Devleti'ni kurarlar...
27 Ekim 2009 Salı
2 Ekim 2009 Cuma
Açlık
Ordutarım kontrol şube müdürü Şaban Akpınar'ın dünya gıda günü ile ilgili yazısı, beğendim ekledim..
İnsanlığın en temel ihtiyacıdır gıda ... Çünkü gıda her şeyden önce gelir. Ulaşılamaması durumunda ise açlık, hastalık, ümitsizlik, ölüm ve gözyaşı vardır. Açlık, yalnızca bireylerin hayatını ve ümitlerini azaltmakla kalmaz aynı zamanda ulusların barış ve refah düzeylerini de bozmaktadır. Açlık ve yetersiz beslenmenin ekonomik maliyeti de son derece yüksektir. Açlık ve yetersiz beslenmenin hüküm sürdüğü ülkelerde verimliliğin dörtte üç oranında azaldığı görülmüştür. Açlığın olduğu yerde, genelde yokluğu olan gıda değildir. Yokluğu olan ya onu satın alacak olan para ya da ürün yetiştirilecek alandır. Dünya artık önceliklerini belirlemelidir. Her ne olursa olsun açlıkla mücadele edilmeli ve bütün insanlık, açlığı dünyanın ortak sorunu olarak algılamalı ve sorunun yoksul ülkelere gıda yardımıyla da çözümlenemeyeceğini bilmelidir.
İlk çağlardan bu yana insanlığın en temel sorunu olan açlık, ne yazık ki üçüncü bin yıla yaklaşırken de insanlığı tehdit etmekte, hızla artan dünya nüfusu doğal kaynakların tükenmesine neden olmakta ve bütün teknolojik gelişmelere rağmen açlık tehdidi hala sürmektedir. Açlık bugünü ve geleceği tehdit eden ciddi bir sorundur. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı bu sorunla yıllardır karşı karşıyadır. Açlık, insanlığın uykusunu kaçıran olgulardan biridir. Dünyanın hiç de azımsanmayacak büyük bir kesimi açlık, yoksulluk, sağlıksız koşullar gibi problemlerle karşı karşıyadır. Dünya ve özellikle insan hakları ihlalini olmaz yerlerde arayan “gelişmiş ülkeler”, insanın yaşamı için en temel hakkı olan gıdaya ulaşma hakkı ve açlıkla mücadelede duyarsız kalmaya devam ettikçe problem daha da büyümektedir. Çünkü gelişen dünyanın ve kullandıkları yüksek teknolojinin hedefi, açlığı önlemek değil, silaha yatırım yapmak, savaş alanları açmak ve ürettiği gıdayı silah olarak kullanmaktır. İşte 6 milyar nüfuslu, küreselleşmeye çalışan koca dünyanın tüyleri ürperten utanç tablosu; yeterli gıda tüketimi olanağı bulamayan insan sayısı 200 milyonu beş yaşın altındaki çocuklar olmak üzere 840 milyon, yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 2 milyar, güvenli su tüketim olanağı bulamayan insan sayısı 1,2 milyar, sağlık hizmetinden yararlanamayan insan sayısı 800 milyon …
Dünyada var olan oburluk ve alabildiğine tüketim israfı açlığın lehine yok edilmelidir. Üçüncü Dünya ülkelerinde her yıl binlerce insan açlıktan ölürken; Amerikalıların % 30’u, Avrupalıların % 25’i şişmanlık sorunu yaşamaktadırlar. Kısaca, geri kalmış ülkelerde gıda-ölüm; gelişmiş ülkelerde ise gıda-diyet ilişkisi vardır. Dengesizliği yansıtan en çarpıcı ölçütlerden birisi de, dünya nüfusunun en zengin kesiminin et ve balığın % 45’ni, en yoksulunun ise ancak % 5’ini tüketmesidir. Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyada her yıl meydana gelen 6 milyon çocuk ölümüyle doğrudan ya da dolaylı biçimde ilişkilidir.
İnsanlığın önünde bütün çıplaklığı ve acımasızlığıyla durmaktadır açlık … Bugün dünya, nüfusunun hızla artmasına rağmen, bütün insanları besleyecek kadar gıda üretebilmektedir. Ancak herkes eşit şekilde bütün gıdalara ulaşamamaktadır. Dünya toplam gıda üretiminin % 70’ini gelişmiş ülkeler (nüfusun yalnızca % 30’unun yaşadığı), % 30’unu ise gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler (nüfusun % 70’inin yaşadığı) gerçekleştirmektedir. Gıdayı paylaşmaya gelince insan hakları savunucuları yoktur ortalıkta…. Gıda bu, aynı zamanda silahtır.
Bugün ülkemizde açlık sorunu yaşanmamasına rağmen dengesiz ve yetersiz beslenme halkımızı tehdit etmektedir. Ülkemizde yeterli miktarda gıdaya ulaşamayan insan sayısının 13 milyon dolayında olduğu ifade edilmektedir. Halen yaklaşık 6,5 milyon kişi proteinsiz, 10 milyon kişide düşük kalorili gıdalarla beslenmektedir. Çünkü Türkiye'de temel besin ekmek ve diğer tahıl ürünleridir. Ülkemizde son 10 yılda nüfus % 18 oranında artarken, tarımsal üretim % 12 artmıştır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de açlık ve yetersiz beslenme sorununun temel sebebi nüfus artışı değildir. Sürdürülebilir gıda güvencesi, bütün insanların hakkıdır.
Bir diğer utanç tablosu da yeryüzünde bu kadar açlık çeken, yetersiz ve dengesiz beslenen insan varken gıdaların israf edilmesidir. Ülkemizde israf edilen ekmek ve değerlendirilemeyen meyve ve sebze miktarı milyonlarca nüfusu besleyecek miktardadır.
Ülkeler geleceğine güvenle bakmak, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve güçlü olmak zorundadırlar. Bu amaçla; tarımsal ürünlerimizi iyi değerlendirmek, gıda israfını önlemek, yetersiz ve dengesiz beslenmenin önüne geçmek, açlık çeken ve yetersiz beslenen insanları unutmamak ve açlıkla mücadeleyi bırakmamak zorundayız.
Zaman zaman görsel basında yer alan açlık çeken insanların görüntüsü, tüyleri ürperten bir sorun olarak bir gün herkesin kapısını çalabilir. Bu nedenle insanlık, açlık sorununa ortak duyarlılık göstermek ve çözüm bulmak zorundadır.
İnsanlığın en temel ihtiyacıdır gıda ... Çünkü gıda her şeyden önce gelir. Ulaşılamaması durumunda ise açlık, hastalık, ümitsizlik, ölüm ve gözyaşı vardır. Açlık, yalnızca bireylerin hayatını ve ümitlerini azaltmakla kalmaz aynı zamanda ulusların barış ve refah düzeylerini de bozmaktadır. Açlık ve yetersiz beslenmenin ekonomik maliyeti de son derece yüksektir. Açlık ve yetersiz beslenmenin hüküm sürdüğü ülkelerde verimliliğin dörtte üç oranında azaldığı görülmüştür. Açlığın olduğu yerde, genelde yokluğu olan gıda değildir. Yokluğu olan ya onu satın alacak olan para ya da ürün yetiştirilecek alandır. Dünya artık önceliklerini belirlemelidir. Her ne olursa olsun açlıkla mücadele edilmeli ve bütün insanlık, açlığı dünyanın ortak sorunu olarak algılamalı ve sorunun yoksul ülkelere gıda yardımıyla da çözümlenemeyeceğini bilmelidir.
İlk çağlardan bu yana insanlığın en temel sorunu olan açlık, ne yazık ki üçüncü bin yıla yaklaşırken de insanlığı tehdit etmekte, hızla artan dünya nüfusu doğal kaynakların tükenmesine neden olmakta ve bütün teknolojik gelişmelere rağmen açlık tehdidi hala sürmektedir. Açlık bugünü ve geleceği tehdit eden ciddi bir sorundur. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı bu sorunla yıllardır karşı karşıyadır. Açlık, insanlığın uykusunu kaçıran olgulardan biridir. Dünyanın hiç de azımsanmayacak büyük bir kesimi açlık, yoksulluk, sağlıksız koşullar gibi problemlerle karşı karşıyadır. Dünya ve özellikle insan hakları ihlalini olmaz yerlerde arayan “gelişmiş ülkeler”, insanın yaşamı için en temel hakkı olan gıdaya ulaşma hakkı ve açlıkla mücadelede duyarsız kalmaya devam ettikçe problem daha da büyümektedir. Çünkü gelişen dünyanın ve kullandıkları yüksek teknolojinin hedefi, açlığı önlemek değil, silaha yatırım yapmak, savaş alanları açmak ve ürettiği gıdayı silah olarak kullanmaktır. İşte 6 milyar nüfuslu, küreselleşmeye çalışan koca dünyanın tüyleri ürperten utanç tablosu; yeterli gıda tüketimi olanağı bulamayan insan sayısı 200 milyonu beş yaşın altındaki çocuklar olmak üzere 840 milyon, yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 2 milyar, güvenli su tüketim olanağı bulamayan insan sayısı 1,2 milyar, sağlık hizmetinden yararlanamayan insan sayısı 800 milyon …
Dünyada var olan oburluk ve alabildiğine tüketim israfı açlığın lehine yok edilmelidir. Üçüncü Dünya ülkelerinde her yıl binlerce insan açlıktan ölürken; Amerikalıların % 30’u, Avrupalıların % 25’i şişmanlık sorunu yaşamaktadırlar. Kısaca, geri kalmış ülkelerde gıda-ölüm; gelişmiş ülkelerde ise gıda-diyet ilişkisi vardır. Dengesizliği yansıtan en çarpıcı ölçütlerden birisi de, dünya nüfusunun en zengin kesiminin et ve balığın % 45’ni, en yoksulunun ise ancak % 5’ini tüketmesidir. Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyada her yıl meydana gelen 6 milyon çocuk ölümüyle doğrudan ya da dolaylı biçimde ilişkilidir.
İnsanlığın önünde bütün çıplaklığı ve acımasızlığıyla durmaktadır açlık … Bugün dünya, nüfusunun hızla artmasına rağmen, bütün insanları besleyecek kadar gıda üretebilmektedir. Ancak herkes eşit şekilde bütün gıdalara ulaşamamaktadır. Dünya toplam gıda üretiminin % 70’ini gelişmiş ülkeler (nüfusun yalnızca % 30’unun yaşadığı), % 30’unu ise gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler (nüfusun % 70’inin yaşadığı) gerçekleştirmektedir. Gıdayı paylaşmaya gelince insan hakları savunucuları yoktur ortalıkta…. Gıda bu, aynı zamanda silahtır.
Bugün ülkemizde açlık sorunu yaşanmamasına rağmen dengesiz ve yetersiz beslenme halkımızı tehdit etmektedir. Ülkemizde yeterli miktarda gıdaya ulaşamayan insan sayısının 13 milyon dolayında olduğu ifade edilmektedir. Halen yaklaşık 6,5 milyon kişi proteinsiz, 10 milyon kişide düşük kalorili gıdalarla beslenmektedir. Çünkü Türkiye'de temel besin ekmek ve diğer tahıl ürünleridir. Ülkemizde son 10 yılda nüfus % 18 oranında artarken, tarımsal üretim % 12 artmıştır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de açlık ve yetersiz beslenme sorununun temel sebebi nüfus artışı değildir. Sürdürülebilir gıda güvencesi, bütün insanların hakkıdır.
Bir diğer utanç tablosu da yeryüzünde bu kadar açlık çeken, yetersiz ve dengesiz beslenen insan varken gıdaların israf edilmesidir. Ülkemizde israf edilen ekmek ve değerlendirilemeyen meyve ve sebze miktarı milyonlarca nüfusu besleyecek miktardadır.
Ülkeler geleceğine güvenle bakmak, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve güçlü olmak zorundadırlar. Bu amaçla; tarımsal ürünlerimizi iyi değerlendirmek, gıda israfını önlemek, yetersiz ve dengesiz beslenmenin önüne geçmek, açlık çeken ve yetersiz beslenen insanları unutmamak ve açlıkla mücadeleyi bırakmamak zorundayız.
Zaman zaman görsel basında yer alan açlık çeken insanların görüntüsü, tüyleri ürperten bir sorun olarak bir gün herkesin kapısını çalabilir. Bu nedenle insanlık, açlık sorununa ortak duyarlılık göstermek ve çözüm bulmak zorundadır.
İsrail'in eski Savunma Bakan Yardımcısı Efraim Sneh, Batı ülkelerinin yaptırımlarla İran'ı durdurmaları halinde ülkesinin bu yıl sonuna kadar İran'a saldıracağını iddia etti.
İngiliz Daily Telegraph gazetesinde yayımlanan açıklamasında Sneh, İran'ın nükleer silah sahibi olmasının "kabul edilemeyeceğini" ve "hiçbir İsrail hükümetinin kaderini Tahran'ın nükleer çalışmalarını masada çözme uğraşı veren Barack Obama yönetiminin eline bırakamayacağını" belirtti.
Savunma bakanlığındaki görevi 2007 yılında sona eren Sneh, "Yahudi halkının mevcudiyetinden sorumlu olan tek varlık İsrail hükümetidir" diye konuştu. Sneh, İran'ın İsrail'e düşmanlığını açıkça beyan ettiğini, bu ülkenin nükleer silah kapasitesi olduğuna inandıklarını ve bu silahların zamanı geldiğinde İsrail'e karşı kullanılacağını söyledi."Harekete geçmek için iki ay süreleri kaldığını" kaydeden Sneh, İran'ın nükleer silah sahibi olmasının bölgede silahlanma yarışına da neden olacağını, Suudi Arabistan ve Mısır'ın kolayca İran'ı takip edeceğini ve İsrail'in bölgede "üç Pakistan" ile yaşamak zorunda kalacağını ifade etti.Sneh, İran'a saldırarak bir maceraya girmek istemediklerini, ancak risk alarak "geri dönülemez bir yola" da giremeyeceklerini kaydetti.
Hürriyet / 17 Eylül 2009
5 Eylül 2009 Cumartesi
ben biraz yalnızlığım birazcık da aldırmazlık
avuç dolu şikayetim
ben istemeni istediğim şeyim, hissetmeni istediğim şeyim
ama, sanki ne yaparsam yapayım
seni, bunun doğruluğuna inandıramıyorum
bu yüzdem salıverdim, seni izleyerek
her zaman yaptığın gibi arkanı dön
yüzünü kaçır ve ben yokmuşum gibi davran
ama burada olacağım çünkü bende olanı istiyorsun
avuç dolu şikayetim
ben istemeni istediğim şeyim, hissetmeni istediğim şeyim
ama, sanki ne yaparsam yapayım
seni, bunun doğruluğuna inandıramıyorum
bu yüzdem salıverdim, seni izleyerek
her zaman yaptığın gibi arkanı dön
yüzünü kaçır ve ben yokmuşum gibi davran
ama burada olacağım çünkü bende olanı istiyorsun
2 Eylül 2009 Çarşamba
gidiş geliş
O giderken ne yapacağınızı bilirsiniz… Kara gün dostlarınızı arar, yaşamınızı alkol buğulu geyiklere gömer, on bin kitap, yüz bin film izlemeye çalışırsınız… Öğrenciyseniz, okulun en kazık dersine, durduk yere niye kafayı takıp,nasıl tek vuruşta o dersi haklayabildiğinize kimse –kendiniz dahil- hiçbir anlam yükleyemez… Deli gibi halı sahada top koşturanlar, çeşitli kurslara yazılanlar, kibritten ev, şişe içinde gemi, marangozluk yapanlar, balık tutmaya kalkışanlar bile olur… Bu unutmaya çalışmanın hüzünlü bir deliliğidir… Onunla birlikte kendinizi de unutmaya çalışırsınız aslında… Kendinize ”Yaşam devam ediyor,geçip gidecek.“ dersiniz… Unutur musunuz peki?Bu zamanla ilgili bir şeydir… Parmağına çekiç vurmuş bir insanın, elini deli gibi sallayıp zıplaması, söz konusu acıyı asla geçirmez…Gittiğini boş verelim şimdilik… Ben geleceği günü anımsıyorum… Asıl çekici o gün vurdum parmağıma… Duvara yağlı boya resim asmaya kalkıştım. Resmi severdi… Onu etkilemek istiyordum… Olduğumdan başka görünmek istemiyordum… Ama gerçekten, odam benden izleri asla taşımazdı… Kitaplarımı, kasetlerimi boş karton kutulara yığar, bir tek benim bilebileceğim yerlere koyardım… Onların dışında çek yat, televizyon, masa falan işte…En baba kitaplarımı bulup ortalığa serpiştirdim… Çalmam gerekir diye bağlamalarımı,gitarımı akord edip,çekiç vurduğum parmağı 45 dakika kadar emdim, duvara astığım resme tükürdüm sonra… Acayip canım yanıyordu… Buzdolabının buzluğundan bir parça et çıkarıp parmağıma bağladım… Zonklaması biraz azalmıştı…Aslında başlangıçta iyi niyetliydim… Sadece odam benden izler taşısın istiyordum… Sonra annemlerin oturma odasındaki hayvani müzik setini kendi odama nasıl soktuğumu, Fıratlara telefon edip evlerindeki mor, lila ve fuşya renkli köşe yastıklarını niye ödünç istediğimi bilmiyorum… O gün çıkıp beş saat Gitanes sigarası aradıktan sonra, kendime Zippo çakmak almam da bir muammadır…Aniden geldi… Elini sıkıp onu öperken, avcuna, az önce parmağıma sardığım et parçasını bırakmışım… Gözünden yaş gelinceye kadar güldü… Ama zaten her şey komikti… O oda benim değildi,o herif ben değildim… Allahtan manyak mavi gözleri epey derine bakardı,onca şeyin arasında beni de gördü…O ilk gelişinden sonraki gidişinde, ardından, oturduğu yerlere oturdum… Kamera gibi bakmaya çalıştım… Yastıkları görmüş müydü, müzik setinin yeri iyi miydi? O inanılmaz zarifliğiyle attığı adımlardan attım, durduğu yerlerde durdum, onun gibi bakabildiğimi sanarak baktım, durdum…Bunlar işte… Her geliş gidişte bir seri anlamsız hareketi tekrarlarsınız…Unuturken, sinemaya gidersiniz, öyküler okursunuz, gülersiniz, gözleriniz dolar… “Gerçekten başından geçti mi? “ diye sorarsınız öykücülere, oysa ”Anlatılan sizin hikayenizdir” hep…Birileri avcunuza kalbini bırakır [ eline vermek diye buna denir işte..], derin mavi bakmayı bilmiyorsanız, göremezsiniz…
[--] * benim eklemem
orjin: atilla atalay
[--] * benim eklemem
orjin: atilla atalay
ebekulak
Orda duruyor.. Nasıl olsa göz göze gelicez… Ama ilk hareket ondan gelmeli,bekliycem.. Kahretsin, yine çok güzel, çok.. Aklıma tüküreyim nasıl da terkediştik Yasemin’le… Okulun kantinindeydik galiba, “sen” dedi, “Hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya aşık olursun” … “Sana ne kızım gönlümün kahyası mısın” gibisinden laflar geveledim… “Köpek gibi geri dönersin ama” dedi.. O lafı demeseydi, hemen ertesi gün dönerdim belki.. Ne o, ne de ben dönmedik ve üç yıl sular seller gibi geçip gitti…
Olanca güzelliğiyle orda oturuyor… Beni gördüğünü biliyorum… Yanına gidip “merhaba” desem çok büyük bir taviz sayılmaz herhalde.. Yanındayım… İlk darbeyi “şişmanlamışsın” diyerek indirdim… Karşı saldırı anında geldi, beni öldüren gülümseyişiyle “senin de saçlar gidiyo galiba” dedi… Arada boşluk bırakmadan “Gamzeni naaptın?” diye sordum. “Yanağında gamzen vardı, aldırttın galiba… Ya da fondötenlerin altında kalmış, gözükmüyor”.. Kıvılcımlar saçarak; “Hayatımda suratıma fondöten sürmedim ben” dedi. Güzel, sinirlendi.. Yumuşatmalıyım.. “O zaman gül bakalım, gamzen yerinde mi görelim” …Hemencecik güldü… Yavru kedi mi yuttum, içimi ne tırmalıyor? Niye kalbim küt küt atıyor ki? Bir gülüşte böyle olursam, sonrası napar beni… “Sahilde yürüyelim mi, banklara otururuz” dedi… İşte zafer! Belli ki o yavru kediden Yasemin de yutmuş… Yürüyoruz… Saatine baktı “İki saat sonra Özkan işten çıkar” dedi… Özkan ha.. Demek Özkan… Kasten ismini yanlış söyleyerek, “Ne iş yapıyo bu Öztan?” dedim.. “Reklamcı” diye yanıtladı… “Ben tanıyo muyum bu Özcan’ı”… Durdu, kızdı ama belli etmiyor… “”Tanımazsın, Özkan Boğaziçi’nden” .. Demek Özkan Boğaziçi’nden … İyi..Aferin Özkan’a .. Bravo yani… Eşşooleşşek Özkan.. İbibik.. Badem… Bakışlarımdan düşüncelerimi okumasın diye denizi seyrediyorum… “Senin Minö napıyo?” diye sordu… “Minö” ne demek be kızım… Benim taktiğimi kullanıyor… Ben ısrarla “ipimde diil” muamelesi çekerek herifin adını yanlış söyledim ya… O da benimkinin adını tahrif ediyor… Mine yerine Minö.. Pes yani.. Bari Emine falan de be kızım… Yuh yani… Feci dalga geçti kaltak benle… “Gitti,Amerika’da” dedim…
Çay bahçesindeyiz… O da ne? Yasemin’le şarkımız çalıyor… “Arap saçı” … Ha ha ha… Şimdi bittin işte kızım … Hele bi şarkının “orası” gelsin… “gönlüm söz dinlemiyor, sevdiğimi ver diyor,kim görse şu halimi bir daha sevme diyor…ah aşk yüzünden arap saçına döndüm,çöz beni arap saçı, çivi çiviyi söker, budur bunun ilacı…”
Peki bana nooluyo lan? Şarkıyı dinlememek için içimden “Gün doğdu hep uyandık, siperlere dayandık” marşını tekrar ediyorum… O da kafasını çantasına daldırıp “bişeyler arıyormuş” rolü kesiyor…
Şarkı yüzünden iki tarafta da zaiyat yok… Bravo, direncine hayranım bu kızın… “Gitmeliyim” dedi… Giiit.. “Kal” mı diycem sanıyosun… “İyi” dedim… “Sen bilirsin” …Git,git…Özkan bekliyodur…Yürrü… Son bıçağı sapladım: “Kilo vermeye çalış.. Özton’a benden selam”…
Usulca kalkıp masadan uzaklaştı… Ardından bakıyomuş gibi olmamak için, masa örtüsündeki kırmızı kareleri saymaya karar verdim…Bir.. Beş,..On… Allahım… Ebekulak… Beykoz’da dolaşırken… Tam dört yıl önce yerde bulup ona vermiştim… Kocaman bir salyangoz kabuğu… “Bizim köyde bunlara ebekulak derler… Yağmurdan sonra çimenlerin üstünde bür sürü olur.. Çocuklar avucuna alıp şarkı söyler… Al , senin olsun, beni hatırlarsın”… Şimdi o ebekulak iki kırmızı karenin arasında öylece duruyor… Şarkı sırasında çantasını karıştırıyordu… O zaman koymuş olmalı… Silah olarak ebekulak çekeceğini hesaba katmamıştım…
İçimdeki yavru kedi debelendi… Diyememeklerle geçen ömrüme bir de “Yasemiiiiinnn” sözcüğü eklendi… Yüz kırmızı kare… Bin kırmızı kare…
atilla atalay
Olanca güzelliğiyle orda oturuyor… Beni gördüğünü biliyorum… Yanına gidip “merhaba” desem çok büyük bir taviz sayılmaz herhalde.. Yanındayım… İlk darbeyi “şişmanlamışsın” diyerek indirdim… Karşı saldırı anında geldi, beni öldüren gülümseyişiyle “senin de saçlar gidiyo galiba” dedi… Arada boşluk bırakmadan “Gamzeni naaptın?” diye sordum. “Yanağında gamzen vardı, aldırttın galiba… Ya da fondötenlerin altında kalmış, gözükmüyor”.. Kıvılcımlar saçarak; “Hayatımda suratıma fondöten sürmedim ben” dedi. Güzel, sinirlendi.. Yumuşatmalıyım.. “O zaman gül bakalım, gamzen yerinde mi görelim” …Hemencecik güldü… Yavru kedi mi yuttum, içimi ne tırmalıyor? Niye kalbim küt küt atıyor ki? Bir gülüşte böyle olursam, sonrası napar beni… “Sahilde yürüyelim mi, banklara otururuz” dedi… İşte zafer! Belli ki o yavru kediden Yasemin de yutmuş… Yürüyoruz… Saatine baktı “İki saat sonra Özkan işten çıkar” dedi… Özkan ha.. Demek Özkan… Kasten ismini yanlış söyleyerek, “Ne iş yapıyo bu Öztan?” dedim.. “Reklamcı” diye yanıtladı… “Ben tanıyo muyum bu Özcan’ı”… Durdu, kızdı ama belli etmiyor… “”Tanımazsın, Özkan Boğaziçi’nden” .. Demek Özkan Boğaziçi’nden … İyi..Aferin Özkan’a .. Bravo yani… Eşşooleşşek Özkan.. İbibik.. Badem… Bakışlarımdan düşüncelerimi okumasın diye denizi seyrediyorum… “Senin Minö napıyo?” diye sordu… “Minö” ne demek be kızım… Benim taktiğimi kullanıyor… Ben ısrarla “ipimde diil” muamelesi çekerek herifin adını yanlış söyledim ya… O da benimkinin adını tahrif ediyor… Mine yerine Minö.. Pes yani.. Bari Emine falan de be kızım… Yuh yani… Feci dalga geçti kaltak benle… “Gitti,Amerika’da” dedim…
Çay bahçesindeyiz… O da ne? Yasemin’le şarkımız çalıyor… “Arap saçı” … Ha ha ha… Şimdi bittin işte kızım … Hele bi şarkının “orası” gelsin… “gönlüm söz dinlemiyor, sevdiğimi ver diyor,kim görse şu halimi bir daha sevme diyor…ah aşk yüzünden arap saçına döndüm,çöz beni arap saçı, çivi çiviyi söker, budur bunun ilacı…”
Peki bana nooluyo lan? Şarkıyı dinlememek için içimden “Gün doğdu hep uyandık, siperlere dayandık” marşını tekrar ediyorum… O da kafasını çantasına daldırıp “bişeyler arıyormuş” rolü kesiyor…
Şarkı yüzünden iki tarafta da zaiyat yok… Bravo, direncine hayranım bu kızın… “Gitmeliyim” dedi… Giiit.. “Kal” mı diycem sanıyosun… “İyi” dedim… “Sen bilirsin” …Git,git…Özkan bekliyodur…Yürrü… Son bıçağı sapladım: “Kilo vermeye çalış.. Özton’a benden selam”…
Usulca kalkıp masadan uzaklaştı… Ardından bakıyomuş gibi olmamak için, masa örtüsündeki kırmızı kareleri saymaya karar verdim…Bir.. Beş,..On… Allahım… Ebekulak… Beykoz’da dolaşırken… Tam dört yıl önce yerde bulup ona vermiştim… Kocaman bir salyangoz kabuğu… “Bizim köyde bunlara ebekulak derler… Yağmurdan sonra çimenlerin üstünde bür sürü olur.. Çocuklar avucuna alıp şarkı söyler… Al , senin olsun, beni hatırlarsın”… Şimdi o ebekulak iki kırmızı karenin arasında öylece duruyor… Şarkı sırasında çantasını karıştırıyordu… O zaman koymuş olmalı… Silah olarak ebekulak çekeceğini hesaba katmamıştım…
İçimdeki yavru kedi debelendi… Diyememeklerle geçen ömrüme bir de “Yasemiiiiinnn” sözcüğü eklendi… Yüz kırmızı kare… Bin kırmızı kare…
atilla atalay
1 Eylül 2009 Salı
Bilir misiniz, üniversiteyi bitirdiğimiz zaman, hepimiz nasıl saçlı sakallı koca man bebeklerdik. Bilemezsiniz. Anlatınca olmaz. Yaşamak diye bir problem yoktu bizim için. Böyle bir problem çözmedi asistanlar tatbikatlarda. Sonunda hepimizi kurtlar kaptı tabii. İnsan taklidi yap tığımız için, kurtlar bizi adam sandı..."
Oğuz Atay- Tutunamayanlar.
Oğuz Atay- Tutunamayanlar.
seslerim
gözlerini gözlerime dikmiş… kaçırıyorum, yine buluyor… “sen, sen bana dokunuyorsun” dedi… “yüreğimde bir yerleri acıtıyorsun, ama anlatılmaz güzellikte bir şey.”tanrım, bir şey olsa… aygaz kamyonu filan geçse … aniden ceviz iriliğinde dolu yağmaya başlasa… bu romantik ortamın içine etse… ne oldu bu kıza, neler söylüyor…
“iyi ki varsın… iyi ki… neye benziyo biliyor musun? eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyayla boyanmıştı.. o boya tabakasındaki küçücük bir delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben… hele baharda, öyle güzel gözüküyordu ki… işte seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi.”işi şamataya boğmalıyım, yoksa fena olucak… bu havada hayatta dolu yağmaz… aygaz kamyonu filan geçiceği de yok… kız resmen yerli film replikleri atıyor… hayır, ben ters adamım, inanıveririm, dökülürüm, aşık olurum, betonlara çakılırım, asıl benim canım yanar… yerli film… evet… yerli film… ordan sıçmalı muhabbete…en ayhan ışık sesimi kullanarak, hınzır bir ifadeyle, ona belgin doruk muamelesi çektim… misilleme olarak yeşilçam öykülerinin değişmez repliğini attım…“bırak bu lafları, kaç para istiyosun onu söyle… onbin, yirmibin?..”esprime güldü.. güzel.. ardı arkasına zincirler, konuyu dağıtırım… gülmesi bitince, “bu da senin numaran” dedi… “zırhın delinsin istemiyorsun… hesapta hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun… aslında, sana göre hayat o kadar ciddi ve acıklı ki… böyle bir numaraya gerek yok… koyver gitsin kendini.” gözlerime anne anne bakıyor… “güzel olduğunuz kadar küstahsınız da bayan” dedim, ayhan ışık sesimle…dedim, ama mümkün değil… saatlerce bana inanılmaz sevgi sözcükleri sıraladı…ben ise ona yerli filmlerin değişmez repliklerinden attım durdum… sırasıyla necdet tosun, sami hazinses, cilalı ibo, turist ömer, ediz hun… hatta bir ara ayağa kalkıp “ayy-gaaz” diye bile bağırdım…sözünü ettiği yağlıboyadaki küçük delikten zırhımı açmasına asla izin vermedim… yıkılmadım, yavşamadım, kendimi asla açmadım… erkeklik gururuma değmesindi yağlıboya…“korkacak bir şey yok” dedi… “ben sana ne yapabilirim ki?”“çok şey” dedim… “çok şey” derken kendi sesimi kullandığımı fark ettim. hemen kendimi toparlayıp ediz hun, ayhan ışık, figüran osman, erdal inönü sesleriyle ayrı ayrı üç kez “çok şey” demeye çalıştım… ama üçünde de kendi sesim çıktı…sonra… sonra, yine yerli filmlerdeki gibi takvim yaprakları uçuştu… ben onu hiç aramadım… bir gün aklıma fena düştü, aradım… aslında aramadım… telefon açtım.o, “alo… alo” dedi, ben sustum… aniden, “susarken bile ayhan ışık taklidi yapıyorsun” dedi… anlamıştı… aslında belki de tek sorun, gerçekten anlamasıydı…“ne fena diil mi?” diye sürdürdü… “insan hep çok sevilsin diye uğraşır… sevilince de ödü patlar…” sustum… “belki de sen haklısın, o zırh ne kadar kalın olursa, o kadar iyi… artık arama, olur mu?” dedi. “ve sakın üzülme… o öyle nalet bir zırh ki; sen bile içerden delemezsin.”yine sessizlik… derken, belgin doruk gibi son cümlesini söyledi… “hesapta kendini koruyordun ama yine acı çekiyorsun… boşver… ne diyorlardı… gençsin, unutursun.”genç miydim, unutur muydum?.. telefonu kapadım… sokağın köşesinden, yırtınarak bir aygaz kamyonu geçip gitti…"
atilla atalay
“iyi ki varsın… iyi ki… neye benziyo biliyor musun? eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyayla boyanmıştı.. o boya tabakasındaki küçücük bir delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben… hele baharda, öyle güzel gözüküyordu ki… işte seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi.”işi şamataya boğmalıyım, yoksa fena olucak… bu havada hayatta dolu yağmaz… aygaz kamyonu filan geçiceği de yok… kız resmen yerli film replikleri atıyor… hayır, ben ters adamım, inanıveririm, dökülürüm, aşık olurum, betonlara çakılırım, asıl benim canım yanar… yerli film… evet… yerli film… ordan sıçmalı muhabbete…en ayhan ışık sesimi kullanarak, hınzır bir ifadeyle, ona belgin doruk muamelesi çektim… misilleme olarak yeşilçam öykülerinin değişmez repliğini attım…“bırak bu lafları, kaç para istiyosun onu söyle… onbin, yirmibin?..”esprime güldü.. güzel.. ardı arkasına zincirler, konuyu dağıtırım… gülmesi bitince, “bu da senin numaran” dedi… “zırhın delinsin istemiyorsun… hesapta hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun… aslında, sana göre hayat o kadar ciddi ve acıklı ki… böyle bir numaraya gerek yok… koyver gitsin kendini.” gözlerime anne anne bakıyor… “güzel olduğunuz kadar küstahsınız da bayan” dedim, ayhan ışık sesimle…dedim, ama mümkün değil… saatlerce bana inanılmaz sevgi sözcükleri sıraladı…ben ise ona yerli filmlerin değişmez repliklerinden attım durdum… sırasıyla necdet tosun, sami hazinses, cilalı ibo, turist ömer, ediz hun… hatta bir ara ayağa kalkıp “ayy-gaaz” diye bile bağırdım…sözünü ettiği yağlıboyadaki küçük delikten zırhımı açmasına asla izin vermedim… yıkılmadım, yavşamadım, kendimi asla açmadım… erkeklik gururuma değmesindi yağlıboya…“korkacak bir şey yok” dedi… “ben sana ne yapabilirim ki?”“çok şey” dedim… “çok şey” derken kendi sesimi kullandığımı fark ettim. hemen kendimi toparlayıp ediz hun, ayhan ışık, figüran osman, erdal inönü sesleriyle ayrı ayrı üç kez “çok şey” demeye çalıştım… ama üçünde de kendi sesim çıktı…sonra… sonra, yine yerli filmlerdeki gibi takvim yaprakları uçuştu… ben onu hiç aramadım… bir gün aklıma fena düştü, aradım… aslında aramadım… telefon açtım.o, “alo… alo” dedi, ben sustum… aniden, “susarken bile ayhan ışık taklidi yapıyorsun” dedi… anlamıştı… aslında belki de tek sorun, gerçekten anlamasıydı…“ne fena diil mi?” diye sürdürdü… “insan hep çok sevilsin diye uğraşır… sevilince de ödü patlar…” sustum… “belki de sen haklısın, o zırh ne kadar kalın olursa, o kadar iyi… artık arama, olur mu?” dedi. “ve sakın üzülme… o öyle nalet bir zırh ki; sen bile içerden delemezsin.”yine sessizlik… derken, belgin doruk gibi son cümlesini söyledi… “hesapta kendini koruyordun ama yine acı çekiyorsun… boşver… ne diyorlardı… gençsin, unutursun.”genç miydim, unutur muydum?.. telefonu kapadım… sokağın köşesinden, yırtınarak bir aygaz kamyonu geçip gitti…"
atilla atalay
Öpücük Balığı
İşe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım...Söylemezdi ki. Dünyanın en sevimli delisiydi. O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. 'Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi...' Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...
Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum.
-haa?
-buğday
-eee, nolucak buğday?
-hiç... tavuk buldum da bi' tane...buğday veriyim diyorum...
-sittir lan...
Ciddi miyim diye gözlerime baktı. Ben de çok ciddi baktım.
-Gültepe’de bir civcivci var ama...buğday satar mı bilmem. Daha çok suni yem olur onlarda.
-Yok, suni yem olmaz, buğday lazım. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle. Pis bi' rengi oluyo. En iyisi buğday.
-Ha bi' de yumurtluyo.Harbi tavuk yani, ciddi bi' tavuk kimliğine sahip. Bi' ara ben de besledim.Spenç tavuğu diyorlar. Tam yumurta tavuğuydu. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar.Bak ne diycem, esas darı sever hayvan. Çift sarı çıkarır. Darı al sen ona.
Oyun böyle bir şeydi işte... O başlatırdı... hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi... komik, sürükleyen ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun...Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım.'Buğday...noolcak acaba...kuruyemişçilerde var mıdır?
-Keşkeklik mi, aşureye falan mı katçaanız?
-Ne?
-Buğday sormadın mı?
-Ha evet, olabilir...
-Sonunu dün sattım. Yok.
Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun. Sana ne.Bu millet de bi' tuhaf ha. Buğday var mı, var. ya da yok. Bitti, bu kadar. Sana ne ne olacağından.Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim. Sinirleniyorum ama.Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı. Adam başı buğday olması lazım.Kendi kendime gülüyorum... biliyorum, o da gülecek... gülücez...Öpücem sonra...Sonra, sonra...noolcaksa o buğdaylar...Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır. Bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım.Buğday arayan acıkmış bir tavuk... bık bık bık. bıdaaak... Aslında içimde garip bir mutluluk var.Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor.Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor...Onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum... çocukmuşuz biz...O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bi' kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi' velet...Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan... bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak değil ya, yeter herhalde...Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki. Neyse, aldık işte...Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı.Manyağım lan ben. Bariz manyağım...
“Geldi mi buğday” diye sordu. Gözleri ışık ışık... meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım.Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? sormayacağım ama.. ”naaptın” dedi... elinin körü...Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde... “toprak mahsülleri ofisine gittim canım. taban fiyattan destekleme alımı yaptım...” Gülüyor.Her şey o gülsün diye zaten... Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu.Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin “bak şimdi “dedi; “bu senin dilek güvercinin...ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir...Bitmesin istersiniz... “bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm.Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi... pıt pıt iki çocuğun yüreği... balkona yıldız tozları mı yağdı? çok mu güldük...Peki çok gülmek iyi midir gerçekten... ağlar mı sonra insan... babaannem deli fadime’nin dediği gibi “dünyanın düz murâdı yok” mu..“Çok muhabbet tez ayrılık“mı peki... noolur “öyle diilmiş” olsun. noolur bitmesin... pıt pıt... yüreğim... gece... yemin ederim, yıldız tozu yağıyor...Ertesi sabah kadriye oldu. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye... Onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki... İlk kadriye olduğunda yeni tanışmıştık. Yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “naapıyosun yaa” diye sordum. “nooluyo kızım”... garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki... Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte. Yoksa değil miydi...
O, kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım.“fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum.Gülüyorduk sonra. Kadriye ve fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. pıt pıt, iki çocuk yüreği...Onun masal kahramanları bir tane değildi ki... bazen müge ile furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı.Ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.”Müge olduğu zaman “eskeyp’e gidelim mi, trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım.Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım.O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum...Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı... onun en yalın ve samimi hali.“Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu.öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt...Masallar biter mi, biter işte.Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir,birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır... zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar...işiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki...
Bir gün bana “gitme” dedi... ama hep öyle derdi... “yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek"... bu şarkıdan iki şarkı sonra...Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız... dinlemezdi.”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama... sayalım, o kadar sonra git.”Pazarlık ederdim. “fındık gün diilmiş, leblebi saat... ona tamam.” “peki” derdi.Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi.“yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış...”Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı... o ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık.Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık...“ben gidiyim” dedim... sesi boğuktu... ”gitme” dedi... ama söyledim. hep öyle derdi. giderdim sonra.döndüğümde oradaydı, bilirdim. yine “gitme” derdi...“gitme” dedi... gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “bu kez gitme”...gitmesem olur sanki... “ama bunun sonu yok ki” dedim... “yok işte salak “dedi... ”hep sonunu istiyorsun".sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman... yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman... bu kez gitme işte... gitme...”
Karşısında bir çocuk gibi duruyorum. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor...Birileri yıllarca ördü o duvarı. Annem koydu bir tuğla, sonra babam...Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum... gidicem ben, işim var işim...Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem... hasan’a borcum var.tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş... ilknur iş arıyo sonra... resmen iş istiyo işte, aramıştır...onun yeri ayrı ama ilknur da fena değil şimdi... işim var... işim...“gidiyim ben” dedim... bu kez gözleriyle “gitme” dedi... ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım.
tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”...
işi var gözlerimin. kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, top secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem...ilknur’un kalçalarına bakıcam... mtv’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler... işi var gözlerimin...Sonra yıldırımlar çaktı. Hiç susmadım.. “hayat masal mıydı yani?... dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.Noolcaktı yani... leblebiden saat olur mu... “vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık...İyi... pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok...ee, anangil “oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız...”Nefes nefese sustum...“dışarıdakiler” dedi.. “dışarıdakiler, bunu beceremez işte. öpücük balığını kimse alıp satamaz...sen bile..."diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez...”
Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş...
Nevizade sokağı’ndayız, yol boyu meyhane...
Masanın altından ilknur’un elini tutuyorum...
Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları.Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık...
”Elini darbukaya röntgen filmine her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum...gümm! dev... güm! lamba cini... güm! haramiler...Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar...Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi... gümm!...Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey...İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor.Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram...Canım yanıyor...Sonra pıt pıt pıt...Darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene.Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar.Ben görüyorum, ilknur görmüyor, kimse görmüyor...
Müzik bitti... ilknur bir şeye gülüyor... masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var...O hep var nevizade sokağında.Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor.Cebimden para bulup kadına uzatıyorum. Aklımda zamanın en acı tadı...”peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum...Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “manyak mısın sen koçum?” diyor...İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor...Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor...Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor...İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer.Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “bana masal anlat” diye ağlıyor...
Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor...
atilla atalay
Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum.
-haa?
-buğday
-eee, nolucak buğday?
-hiç... tavuk buldum da bi' tane...buğday veriyim diyorum...
-sittir lan...
Ciddi miyim diye gözlerime baktı. Ben de çok ciddi baktım.
-Gültepe’de bir civcivci var ama...buğday satar mı bilmem. Daha çok suni yem olur onlarda.
-Yok, suni yem olmaz, buğday lazım. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle. Pis bi' rengi oluyo. En iyisi buğday.
-Ha bi' de yumurtluyo.Harbi tavuk yani, ciddi bi' tavuk kimliğine sahip. Bi' ara ben de besledim.Spenç tavuğu diyorlar. Tam yumurta tavuğuydu. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar.Bak ne diycem, esas darı sever hayvan. Çift sarı çıkarır. Darı al sen ona.
Oyun böyle bir şeydi işte... O başlatırdı... hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi... komik, sürükleyen ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun...Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım.'Buğday...noolcak acaba...kuruyemişçilerde var mıdır?
-Keşkeklik mi, aşureye falan mı katçaanız?
-Ne?
-Buğday sormadın mı?
-Ha evet, olabilir...
-Sonunu dün sattım. Yok.
Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun. Sana ne.Bu millet de bi' tuhaf ha. Buğday var mı, var. ya da yok. Bitti, bu kadar. Sana ne ne olacağından.Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim. Sinirleniyorum ama.Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı. Adam başı buğday olması lazım.Kendi kendime gülüyorum... biliyorum, o da gülecek... gülücez...Öpücem sonra...Sonra, sonra...noolcaksa o buğdaylar...Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır. Bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım.Buğday arayan acıkmış bir tavuk... bık bık bık. bıdaaak... Aslında içimde garip bir mutluluk var.Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor.Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor...Onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum... çocukmuşuz biz...O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bi' kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi' velet...Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan... bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak değil ya, yeter herhalde...Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki. Neyse, aldık işte...Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı.Manyağım lan ben. Bariz manyağım...
“Geldi mi buğday” diye sordu. Gözleri ışık ışık... meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım.Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? sormayacağım ama.. ”naaptın” dedi... elinin körü...Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde... “toprak mahsülleri ofisine gittim canım. taban fiyattan destekleme alımı yaptım...” Gülüyor.Her şey o gülsün diye zaten... Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu.Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin “bak şimdi “dedi; “bu senin dilek güvercinin...ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir...Bitmesin istersiniz... “bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm.Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi... pıt pıt iki çocuğun yüreği... balkona yıldız tozları mı yağdı? çok mu güldük...Peki çok gülmek iyi midir gerçekten... ağlar mı sonra insan... babaannem deli fadime’nin dediği gibi “dünyanın düz murâdı yok” mu..“Çok muhabbet tez ayrılık“mı peki... noolur “öyle diilmiş” olsun. noolur bitmesin... pıt pıt... yüreğim... gece... yemin ederim, yıldız tozu yağıyor...Ertesi sabah kadriye oldu. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye... Onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki... İlk kadriye olduğunda yeni tanışmıştık. Yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “naapıyosun yaa” diye sordum. “nooluyo kızım”... garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki... Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte. Yoksa değil miydi...
O, kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım.“fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum.Gülüyorduk sonra. Kadriye ve fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. pıt pıt, iki çocuk yüreği...Onun masal kahramanları bir tane değildi ki... bazen müge ile furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı.Ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.”Müge olduğu zaman “eskeyp’e gidelim mi, trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım.Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım.O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum...Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı... onun en yalın ve samimi hali.“Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu.öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt...Masallar biter mi, biter işte.Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir,birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır... zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar...işiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki...
Bir gün bana “gitme” dedi... ama hep öyle derdi... “yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek"... bu şarkıdan iki şarkı sonra...Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız... dinlemezdi.”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama... sayalım, o kadar sonra git.”Pazarlık ederdim. “fındık gün diilmiş, leblebi saat... ona tamam.” “peki” derdi.Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi.“yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış...”Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı... o ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık.Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık...“ben gidiyim” dedim... sesi boğuktu... ”gitme” dedi... ama söyledim. hep öyle derdi. giderdim sonra.döndüğümde oradaydı, bilirdim. yine “gitme” derdi...“gitme” dedi... gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “bu kez gitme”...gitmesem olur sanki... “ama bunun sonu yok ki” dedim... “yok işte salak “dedi... ”hep sonunu istiyorsun".sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman... yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman... bu kez gitme işte... gitme...”
Karşısında bir çocuk gibi duruyorum. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor...Birileri yıllarca ördü o duvarı. Annem koydu bir tuğla, sonra babam...Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum... gidicem ben, işim var işim...Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem... hasan’a borcum var.tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş... ilknur iş arıyo sonra... resmen iş istiyo işte, aramıştır...onun yeri ayrı ama ilknur da fena değil şimdi... işim var... işim...“gidiyim ben” dedim... bu kez gözleriyle “gitme” dedi... ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım.
tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”...
işi var gözlerimin. kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, top secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem...ilknur’un kalçalarına bakıcam... mtv’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler... işi var gözlerimin...Sonra yıldırımlar çaktı. Hiç susmadım.. “hayat masal mıydı yani?... dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.Noolcaktı yani... leblebiden saat olur mu... “vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık...İyi... pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok...ee, anangil “oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız...”Nefes nefese sustum...“dışarıdakiler” dedi.. “dışarıdakiler, bunu beceremez işte. öpücük balığını kimse alıp satamaz...sen bile..."diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez...”
Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş...
Nevizade sokağı’ndayız, yol boyu meyhane...
Masanın altından ilknur’un elini tutuyorum...
Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları.Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık...
”Elini darbukaya röntgen filmine her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum...gümm! dev... güm! lamba cini... güm! haramiler...Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar...Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi... gümm!...Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey...İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor.Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram...Canım yanıyor...Sonra pıt pıt pıt...Darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene.Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar.Ben görüyorum, ilknur görmüyor, kimse görmüyor...
Müzik bitti... ilknur bir şeye gülüyor... masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var...O hep var nevizade sokağında.Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor.Cebimden para bulup kadına uzatıyorum. Aklımda zamanın en acı tadı...”peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum...Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “manyak mısın sen koçum?” diyor...İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor...Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor...Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor...İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer.Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “bana masal anlat” diye ağlıyor...
Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor...
atilla atalay
Balda ithalat yasağının getirilmesi isteniyor
Geçen yıl sonunda başlatılan bal ithalatının Türk arıcılık sektörüne ciddi zarar verdiğini ve yasaklanması gerektiğini anlatan Mersin Arıcılar Birliği Başkanı Hasan Çalıkoğlu, “Türk arıcısının balı her zaman Türk halkına yeter” diye konuştu. Çalıkoğlu, Çin ve İran’dan yapılan ithalatın ardından da yerli bala fiyatının çok altında bedel biçilmeye başlandığını söyledi. 1 teneke balın net 26 kilo geldiğini ve tüccarın 100 ile 130 TL arasında fiyat biçtiğini anlatan Çalıkoğlu, bu rakamın masrafları karşılayabilmesi için en az 200 TL olması gerektiğini vurguladı.
Arıcıların devletten iş ve aş beklemediğini dile getiren Çalıkoğlu, “Bu insanlar ekmeklerini dağdan kendileri toplayıp kazanıyor. Devletin de bu insanları destekleyip ithalatı yasaklaması gerekiyor” değerlendirmesini yaptı. Hükümetin birlikler ve Tarım İl Müdürlükleri kanalıyla Türkiye’de ne kadar bal üretildiğini ve tüketimin hangi boyutta olduğunu tespit edebildiğini anlatan Çalıkoğlu, arz ve talep arasında denge olduğunu görüp en kısa sürede gerekli düzenlemeyi yapması gerektiğini vurguladı. 9 bin kovan arının öldüğü Aydın’da da birliğe bağlı arıcıların bulunduğunu kaydeden Çalıkoğlu, 9 bin kovan arının en az 9 bin teneke bal anlamına geldiğini ve bu rakamın da sektör açısından iyi olmadığını söyledi. Arıların genellikle pamuk tarımı dönemlerinde devletin kontrolsüz ilaçlamaya izin vermesi nedeniyle ölebildiğini anlatan Çalıkoğlu, ancak bu kez sebebi henüz anlayamadıklarını ifade etti.
Mersin balı Merbal olarak tescilli
Dünyanın en kaliteli balının Mersin’de olduğunu iddia eden Hasan Çalıkoğlu, “Mersin’de birim alana düşen çiçek sayısı ve çeşidinin dünyanın her tarafından fazla olduğu bilimsel bir gerçek. Balın kalitesi çiçek çeşidiyle doğru orantılıysa dünyanın en kaliteli balı da Mersin’dedir. Ancak biz bunun reklamını yeterince yapamıyoruz” dedi. Laboratuar testlerinin çok masraflı olduğunu, bir balın laboratuardan geçmesinin yaklaşık 750 TL’ye mal olduğunu açıklayan Çalıkoğlu, birliğin bütçesinin buna yetmediğini söyledi. 2006′da ‘Merbal’ adı ile Mersin balının marka tescilini aldıklarını ifade eden Çalıkoğlu, “Bu yıl bir paketleme tesisi kuruyoruz. Yerini hazırladık. Makine alımları için şirketlerle görüşmelerimiz sürüyor. Mart ayında bu tesisin tamamlanarak Merbal markası ile ürünlerimizi piyasaya süreceğiz. Ancak ilk yıl çok bir verim beklemiyoruz. Deneme üretimleri yapacağız” ifadelerini kullandı.
Kaynak : Kobiden.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






_-_The_Last_Supper_(1495-1498).jpg)
