22 Ocak 2009 Perşembe
disconnectus erectus
Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. Yalnız pençeleri ve özellikle tırnakları cok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (bu arada sık sık düşer) Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. Erkekleri, yalnız bırakıldığı zaman acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerini de aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında( onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar.Belli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavruları ayrı yerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. Belirli beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar.
Büyün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse acıktıklarını anlamazlar. ( bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez) İç güdüleri tam gelişmemiştir.Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat - gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir.Bununla birlikte hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir. ( aynı bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler) Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da, gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır.
Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size.
Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinemeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynı hekimler tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntıdan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat, bu hayvanların beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkartılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. ( halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir) Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir.Fakat toplu, yada tek gittikleri heryerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır. Başları daima öne eğik gezindikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi de denemişlerdir.
Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uymamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. ( bir keresinde ev sahibi dayanamayarak kaçmışsa da, tutunamayan sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.)
Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yanlız tutunamayanlara mahsus bir parkta oturarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.
***: hala bu neden bahsediyor diyenler için aşağıda tanımı var.
disconnectus erectus: oğuz atay 'ın kitaplarında [Tutunamayanlar ] kavramlaştırdığı, evrimleşmenin farklı bir boyutundaki insan türü
Büyün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse acıktıklarını anlamazlar. ( bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez) İç güdüleri tam gelişmemiştir.Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat - gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir.Bununla birlikte hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir. ( aynı bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler) Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da, gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır.
Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size.
Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinemeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynı hekimler tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntıdan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat, bu hayvanların beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkartılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. ( halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir) Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir.Fakat toplu, yada tek gittikleri heryerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır. Başları daima öne eğik gezindikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi de denemişlerdir.
Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uymamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. ( bir keresinde ev sahibi dayanamayarak kaçmışsa da, tutunamayan sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.)
Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yanlız tutunamayanlara mahsus bir parkta oturarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.
***: hala bu neden bahsediyor diyenler için aşağıda tanımı var.
disconnectus erectus: oğuz atay 'ın kitaplarında [Tutunamayanlar ] kavramlaştırdığı, evrimleşmenin farklı bir boyutundaki insan türü
21 Ocak 2009 Çarşamba
bol alkol ve müzik
Bir oda istiyorum ve bir hafta. Bol alkol ve müzik.
Orada daha rahat kendimi yiyip bitirebilirim.
Hepsi bu...
Sadece oturup beklemek istiyorum...
Orada daha rahat kendimi yiyip bitirebilirim.
Hepsi bu...
Sadece oturup beklemek istiyorum...
20 Ocak 2009 Salı
İntahar Adresli 1. Mektup
Sevgilim, güzel gülüşlüm benim;
bugün 17 Şubat. Düşünebiliyor musun seni görmeyeli 78 gün oldu.
Huysuzum benim; bir hafta önce doğum günündü ve ben yanında yoktum. Ki, bilirim sevmezsin böyle şeyleri. Ama ne bileyim yanında olmak için, senin gibi bahaneler uyduruyorum belkide. Keşke diyorum, keşke; telefon kullanmama kararını bir kaç yıl erteleseydik. Sesin yankılanıyor bu soğuk şehirde. Ve ben kendimi buza kestiriyorum.
Kimbilir nasılda uzamıştır sakalların. Her gün o traş losyonunu sürüyorum yüzüme, gözüme, her yerime. En çokta sol göğsümün üzerine yani senin değiminle "en sen yerime". Son mektubunda yer alan şiiri kocaman harflerle odamın duvarına yazdım siyah ruj eşliğinde. Yine kısa bir roman göndermişsin bana. Birbirimizden habersiz nasılda aynı şeyleri yazabiliyor ve ne kadar benziyoruz biz böyle birbirimize?
Ayrıca; yazdıklarından anladığım kadarıyla Türkiye!de siyaset yine yolunda gitmiyor. Ve buna sinirleniyorsun. İşte burada başlıyor seni sevmelerim. Kocaman bir vicdanın var, kocaman bir yüreğin.
İyi kalplim benim; nasılda özledim o sinirli hallerini bir bilsen. O anlarda gözlerin herkesten, herşeyden önce başlardı gülmeye. Bu arada şuan Metin-Kemal - Ferfecir dinliyorum. Söz verdiğim gibi kendime. Hatırlarsın dinlemekten asla bıkmazdık. Hatta bana ilk dinlettiğin gün yaşananlar bile aklımda;
Çanakkale'deydin. Gel, sayılarla aramı düzelt, finallere çalıştır beni. Yoksa seni özlemedim, demiştin. Ah güzel gülüşlüm; sen kaç kere seni özledim gel dedin ki? Hep komik bir bahanen olurdu, her dem beni sana tekrardan aşık eden. O gün bir ev nasıl harabeye çevrilir senden öğrenmiştim. Mahfetmiştin güzelim terası. Şarap şişelerinden yeni bir dünya kuracağım deyip duran halini o gün iyice anlamıştım. Sayamayacağım kadar çok şarap şişesini üst-üste, yan-yana dizmiş, anlayamadığım şekiller oluşturmuştun. Bir ara gözüm kitaplığa gitmiş ve beni deli gibi mutlu eden şeyi görmüştüm: Kırık camları bir karton üzerine yapıştırıp o hiç sevmediğim adımı yazmıştın. O gün adımı sevmiştim. O gün beni nasıl mutlu ettiğini içimde koşan, oynayan, uçan çocuklar bile tahmin edemezdi. Sen terasın balkonundan denizi ilizyor, ben ise evi toparlamaya çalışıyordum kabaca. Ama bir süre sonra bunu başaramayacağımı anlayınca yanına gelip arkadan sıkıca sarılmıştım sana. Biliyorsun boynundan öpmeyi çok severim. Boynun öylesine benim ki, öylesine güzel. Boynundan öpmüştüm.. Birden, deniz böyle izlenmez deyip yerinden kalktın. Denizi izlemenin bir adabı, sanat yanı olmalı diye mırıldandın, duydum. O an çok iyi hatılıyorum Hakan Yeşilyurt - Piraye çalıyordu. Şarkıyı yarıda kesip bir başka şarkı açtın. Ve işte ilk o zaman dinlemiştim bu parçayı: Ferfecir. O günden sonra eksik olmadı kulağımdan.
Sevgilim, derslerin yine kötüymüş. Okuldan kovulmayla tehdit edildiğini yazmışsın. Ne olur bir sonraki mektubunda bunun koca bir şaka olduğunu söyle. Biliyorsun annen sana çok düşkün. O'nu ve sevgilini üzme. Kalkıp; tabii, sessiz kalmak her zaman en kolay. Senin doktor olmana az kaldı, pek öğrenci sayılmazsın. Savur neşteri özgürce diye yazacaksın yine sinirli harflerle biliyorum. Ama birazcık çalışsan çok rahat geçeceğini de biliyorum derslerini. Lütfen birazcık beni dinle.
Şey, söyleyeceğim işte!
78 gün oldu. İçimdeki bu sancı ve endişe ölme hissini uyandırıyor bende. Ölmek istiyor, olmamak istiyorum senden uzakta. Bazen senden gizli gelmek istiyorum yanına. Ama korkuyorum bu yaptığıma kızıp kapılarını açmazsın diye.
Kaba sevgilim benim.. Bugün bugün bu cümleye benzer ne çok şey yazdım değil mi? Bundan sonra da yazacağım. Karşı koyamıyorum içimden dışıma çıkanlara. Ki içimde bir tek sen.
Yine bu arada, dinledin mi bilmiyorum; Mor ve Ötesi Küçük Sevgilim diye bir parça yapmış. Nasıl yakıştırıyorum sana anlatamam, küçük sevgilim benim: Çok izledim seni çok.
Uzun mektup yazmamı istemiyorsun biliyorum. Ama gönderdiğin kitabı okuyup hemen ölmek istiyorum: Parmak izlerinin canı akmadan, yok olmadan. Ve ancak bu kadar kısa yazabiliyorum. Ne olur mektup eline ulaşır ulaşmaz cevap yaz. Uzun yaz, çok uzun yaz sevgilim. Ne olur çok uzun. Ve mektubunda de ki: Gel! Gelme dediğin her gün neşter biraz daha yaklaşıyor bileklerime. Bu özlemeyi ibadet sayan sevdiğine kızma.
De ki sadece; gel!
bugün 17 Şubat. Düşünebiliyor musun seni görmeyeli 78 gün oldu.
Huysuzum benim; bir hafta önce doğum günündü ve ben yanında yoktum. Ki, bilirim sevmezsin böyle şeyleri. Ama ne bileyim yanında olmak için, senin gibi bahaneler uyduruyorum belkide. Keşke diyorum, keşke; telefon kullanmama kararını bir kaç yıl erteleseydik. Sesin yankılanıyor bu soğuk şehirde. Ve ben kendimi buza kestiriyorum.
Kimbilir nasılda uzamıştır sakalların. Her gün o traş losyonunu sürüyorum yüzüme, gözüme, her yerime. En çokta sol göğsümün üzerine yani senin değiminle "en sen yerime". Son mektubunda yer alan şiiri kocaman harflerle odamın duvarına yazdım siyah ruj eşliğinde. Yine kısa bir roman göndermişsin bana. Birbirimizden habersiz nasılda aynı şeyleri yazabiliyor ve ne kadar benziyoruz biz böyle birbirimize?
Ayrıca; yazdıklarından anladığım kadarıyla Türkiye!de siyaset yine yolunda gitmiyor. Ve buna sinirleniyorsun. İşte burada başlıyor seni sevmelerim. Kocaman bir vicdanın var, kocaman bir yüreğin.
İyi kalplim benim; nasılda özledim o sinirli hallerini bir bilsen. O anlarda gözlerin herkesten, herşeyden önce başlardı gülmeye. Bu arada şuan Metin-Kemal - Ferfecir dinliyorum. Söz verdiğim gibi kendime. Hatırlarsın dinlemekten asla bıkmazdık. Hatta bana ilk dinlettiğin gün yaşananlar bile aklımda;
Çanakkale'deydin. Gel, sayılarla aramı düzelt, finallere çalıştır beni. Yoksa seni özlemedim, demiştin. Ah güzel gülüşlüm; sen kaç kere seni özledim gel dedin ki? Hep komik bir bahanen olurdu, her dem beni sana tekrardan aşık eden. O gün bir ev nasıl harabeye çevrilir senden öğrenmiştim. Mahfetmiştin güzelim terası. Şarap şişelerinden yeni bir dünya kuracağım deyip duran halini o gün iyice anlamıştım. Sayamayacağım kadar çok şarap şişesini üst-üste, yan-yana dizmiş, anlayamadığım şekiller oluşturmuştun. Bir ara gözüm kitaplığa gitmiş ve beni deli gibi mutlu eden şeyi görmüştüm: Kırık camları bir karton üzerine yapıştırıp o hiç sevmediğim adımı yazmıştın. O gün adımı sevmiştim. O gün beni nasıl mutlu ettiğini içimde koşan, oynayan, uçan çocuklar bile tahmin edemezdi. Sen terasın balkonundan denizi ilizyor, ben ise evi toparlamaya çalışıyordum kabaca. Ama bir süre sonra bunu başaramayacağımı anlayınca yanına gelip arkadan sıkıca sarılmıştım sana. Biliyorsun boynundan öpmeyi çok severim. Boynun öylesine benim ki, öylesine güzel. Boynundan öpmüştüm.. Birden, deniz böyle izlenmez deyip yerinden kalktın. Denizi izlemenin bir adabı, sanat yanı olmalı diye mırıldandın, duydum. O an çok iyi hatılıyorum Hakan Yeşilyurt - Piraye çalıyordu. Şarkıyı yarıda kesip bir başka şarkı açtın. Ve işte ilk o zaman dinlemiştim bu parçayı: Ferfecir. O günden sonra eksik olmadı kulağımdan.
Sevgilim, derslerin yine kötüymüş. Okuldan kovulmayla tehdit edildiğini yazmışsın. Ne olur bir sonraki mektubunda bunun koca bir şaka olduğunu söyle. Biliyorsun annen sana çok düşkün. O'nu ve sevgilini üzme. Kalkıp; tabii, sessiz kalmak her zaman en kolay. Senin doktor olmana az kaldı, pek öğrenci sayılmazsın. Savur neşteri özgürce diye yazacaksın yine sinirli harflerle biliyorum. Ama birazcık çalışsan çok rahat geçeceğini de biliyorum derslerini. Lütfen birazcık beni dinle.
Şey, söyleyeceğim işte!
78 gün oldu. İçimdeki bu sancı ve endişe ölme hissini uyandırıyor bende. Ölmek istiyor, olmamak istiyorum senden uzakta. Bazen senden gizli gelmek istiyorum yanına. Ama korkuyorum bu yaptığıma kızıp kapılarını açmazsın diye.
Kaba sevgilim benim.. Bugün bugün bu cümleye benzer ne çok şey yazdım değil mi? Bundan sonra da yazacağım. Karşı koyamıyorum içimden dışıma çıkanlara. Ki içimde bir tek sen.
Yine bu arada, dinledin mi bilmiyorum; Mor ve Ötesi Küçük Sevgilim diye bir parça yapmış. Nasıl yakıştırıyorum sana anlatamam, küçük sevgilim benim: Çok izledim seni çok.
Uzun mektup yazmamı istemiyorsun biliyorum. Ama gönderdiğin kitabı okuyup hemen ölmek istiyorum: Parmak izlerinin canı akmadan, yok olmadan. Ve ancak bu kadar kısa yazabiliyorum. Ne olur mektup eline ulaşır ulaşmaz cevap yaz. Uzun yaz, çok uzun yaz sevgilim. Ne olur çok uzun. Ve mektubunda de ki: Gel! Gelme dediğin her gün neşter biraz daha yaklaşıyor bileklerime. Bu özlemeyi ibadet sayan sevdiğine kızma.
De ki sadece; gel!
19 Ocak 2009 Pazartesi
Gece, Müzik, Şarap ve ateş!
Eğilip dinliyorum derinlerdeki ezgini...
Gece mor perdesini ağır ağır koyultuyor... Yıldızlar usul usul yerleşiyor gökkubbeye... Ay düşürüyor altın yüzünü denize... Şölen az sonra başlayacak... Her şey onlar için hazırlanıyor... Bir kadınla bir erkek için... Kadın, davetten ayrılıp kıyıya iniyor. Ardındaki neşeli sesler, kahkahalar gitgide azalıyor. Sevmiyor kalabalıkları. Yakınlardaki yalılardan birinde arp eşliğinde Ave-Maria'yı duyuyor. Arpın su gibi akan ezgilerine sopranonun pürüzsüz sesi karışıyor. Schubert! Ah, Schubert! Kadın içini çekiyor, elindeki kadehten kırmızı şarabını yudumluyor. Bir zamanlar o da söylerdi Ave-Maria'yı, piyanodan forteye gizemli bir yükselişle... Gözleri sulanıyor. Artık yıllardır söylemiyor, vazgeçmiş, vazgeçirtmişler... Viyana'da eğitim düşleri! Umutlar sönmüş, çoktan unutulmuş... anımsamak istemiyor... soprano yeniden yükseliyor; Ave-Maria! Kadın için bu lirik bir yakarış, açının derin içtenliği, öylesine sakıncasız, kendini bırakış... Teslimiyet!..
Erkek onu, yalnızlığının derinliğinde en duyarlı anında yakalıyor. Kadın öylesine dalmış ki, omuzuna dokunan tüy hafifliğinde, öte yandan sıcacık dokunuşla irkiliyor, "Nasılsın?" diye soruyor erkek. Kadın dönüp ona yalnızca gülümsemekle yetiniyor. Göz göze geliyorlar. Bu aslında şarkını büyüsü. Ave-Maria'nın, içe işleyen gizemli o büyük duanın...
"Onu tanıyorum," diyor erkek."Kimi?" diye soruyor kadın. "Ave-Maria'yı söyleyen sopranoyu. Yaz dinlencelerinde dostlarına evinin kapılarını açar, özel dinletiler verir."
"Onu tanımak isterdim."
"İstersen, oraya gidebiliriz. Bu gece zaten davetliydim."
"Neden gitmedin?"
Erkek yanıtlamıyor, gözlerini kadına dikip hemen uzaklaştırıyor. Sonra yumuşak bir sesle,
"Seni oraya götürmemi ister misin?" diye soruyor.
"Onu konuklarıyla birlikte değil, buradan dinlemek istiyorum."
"Nasıl istersen", diyor erkek, her zamanki doğal, baştan çıkaran ağırbaşlılığıyla. O sırada soprano Ave-Maria, diye yeniden yükseliyor. Ezgi öylesine lirik, öylesine şiirsel ki, kadın dayanamıyor, erkeğin varlığına karşın, bu şiirselliğe eşlik ediyor. Birlikte yükseliyorlar. Ave-Maria! Ave-Maria! Schubert!i birlikte bitiriyorlar. Erkek ilgiyle bakıyor kadına. "Ne güzel söylüyorsun." Uzun yıllardan sonra ilk kez birinin yanında şarkı söylüyor kadın. Erkek bunu bilmiyor. Kadının onu yazarak 'Gece'nin içine çektiğini de.
"Senin yanında rahatım," diyor kadın.
"Peki, partide neden yanıma gelmedin?"
"Çevrende pek çok kadın vardı."
Gülüyor erkek;"Sen de kalabalık bir topluluğun ortasındaydın."
"Evet, sonra sıkılıp buraya kaçtım."
"Bir ara seni gözden yitirdim, denize doğru indiğini gördüm. Ardından geldim."
"Teşekkür ederim, beni bu şarkıda yalnız bırakmadığın için. Bir zamanlar şarkıyla dile getirirdim yakarışlarımı, artık yazıya sığınıyorum."
"İlginç, yine de güzel. Şey..."
"Evet?""Konservatuar yıllarından kalan bir giz varmış yaşamında, öyle söylüyorlar."
"Hiçbir şey yok. Ben yalnızca edebiyatı seçtim, hepsi bu."Erkek gülüyor;"Yazarlar gizemli insanlardır, pek tekin değillerdir."
"Yalnızca yazarlar mı," diye anlamlı bakıyor erkeğe kadın. Erkek yanıtlamıyor. Bir süre sessiz kalıyorlar. Soprano artık söylemiyor. Yalıdaki dinletinin bittiğini anlıyorlar. Bir kez daha göz göze geliyorlar. Kadın, erkeği kim bilir bir daha, nerede, ne zaman göreceğini bilmiyor. Sürekli rastlantılarla karşılaşmışlar. Belki de, acıtan büyü orada başlıyor. Aşksızlıkta, yalnızca cinselliğin varolduğu ten ülkesinde... birbirlerine güvenemiyorlar...
"Benimle gelir misin?" diye soruyor erkek. Yumuşak, doğal bir sesle. Aşksız, yine de sevecen. Kadın şarabından koca bir yudum alıyor, boşalan kadehi denize fırlatıyor. Erkek, "Evimde arpım yok, sopranom da," diyor "ama CD'lerim var."
Erkeğe bakıyor kadın, "Neden olmasın?" Sonra kendine şaşıyor. İlk kez kendi kendinin tutuklusu olmuyor. İstediği, sıradan bir ilişki değil. Erkek de ona biraz şaşmış gibi, ya da kadın öyle sanıyor. Birbirlerini fazla tanımıyorlar, ortak arkadaşları var. Erkeğe kadını, kadına da erkeği anlatmışlar;" O, bağımsızdır, Avrupalı bir erkek gibi yaşar." Sanki Avrupalı bir erkeğin duyguları yokmuş gibi...
Kıyı boyu yan yana yürüyorlar. Geceye, müziğe, şaraba hazırlanıyorlar. Kadını erkeğin yanında yürüten güç ne, nerede kaynağı? Erkekten gelen, adı konulmayan o gizil çekim mi?Eve girerlerken kadın alçak bir sesle, "Ben artık kendime izin verdim," diyor.
SABAH
Günün ilk ışıklarıyla birlikte kadın gitmeye hazırlanıyor. "Henüz erken,"diyor erkek uykulu bir sesle. "Biraz daha kalamaz mısın?" "Yalnızca erken olduğu için mi kalmamı istiyorsun,? Diye soramıyor kadın. Gitmek istediğini söylüyor, ondan ayrılmak istemese de. Erkek, içe işleyen sesiyle, "Kalmanı istiyorum," diyor.
Kadının artık rol yapacak gücü yok, kalıyor. Erkek yeniden kollarına alıyor kadını. Kadın başını erkeğin göğsüne yaslarken, "Sana bin bir gece değil, bir gecelik düş anlattım," diye fısıldıyor. Kadını kollarında biraz daha sıkıyor erkek, "Kimseye sözün yoksa, bana bu gece de başka bir düş anlatır mısın?"
"Bende düş bitmez," diyor kadın.
Erkek aynı ses tonuyla,"O zaman?" diye soruyor.
Kadın, güç duyulan bir sesle, "Elbette anlatırım, benden istemeni bekledim yalnızca," diye yanıtlıyor.
Erkek daha sıkıyor kadını kollarında, kadın başını biraz daha gömüyor erkeğin göğsüne.Birbirlerinin kollarında, tenlerinde, kokularında uyuyorlar.
Nevra Bucak
Gece mor perdesini ağır ağır koyultuyor... Yıldızlar usul usul yerleşiyor gökkubbeye... Ay düşürüyor altın yüzünü denize... Şölen az sonra başlayacak... Her şey onlar için hazırlanıyor... Bir kadınla bir erkek için... Kadın, davetten ayrılıp kıyıya iniyor. Ardındaki neşeli sesler, kahkahalar gitgide azalıyor. Sevmiyor kalabalıkları. Yakınlardaki yalılardan birinde arp eşliğinde Ave-Maria'yı duyuyor. Arpın su gibi akan ezgilerine sopranonun pürüzsüz sesi karışıyor. Schubert! Ah, Schubert! Kadın içini çekiyor, elindeki kadehten kırmızı şarabını yudumluyor. Bir zamanlar o da söylerdi Ave-Maria'yı, piyanodan forteye gizemli bir yükselişle... Gözleri sulanıyor. Artık yıllardır söylemiyor, vazgeçmiş, vazgeçirtmişler... Viyana'da eğitim düşleri! Umutlar sönmüş, çoktan unutulmuş... anımsamak istemiyor... soprano yeniden yükseliyor; Ave-Maria! Kadın için bu lirik bir yakarış, açının derin içtenliği, öylesine sakıncasız, kendini bırakış... Teslimiyet!..
Erkek onu, yalnızlığının derinliğinde en duyarlı anında yakalıyor. Kadın öylesine dalmış ki, omuzuna dokunan tüy hafifliğinde, öte yandan sıcacık dokunuşla irkiliyor, "Nasılsın?" diye soruyor erkek. Kadın dönüp ona yalnızca gülümsemekle yetiniyor. Göz göze geliyorlar. Bu aslında şarkını büyüsü. Ave-Maria'nın, içe işleyen gizemli o büyük duanın...
"Onu tanıyorum," diyor erkek."Kimi?" diye soruyor kadın. "Ave-Maria'yı söyleyen sopranoyu. Yaz dinlencelerinde dostlarına evinin kapılarını açar, özel dinletiler verir."
"Onu tanımak isterdim."
"İstersen, oraya gidebiliriz. Bu gece zaten davetliydim."
"Neden gitmedin?"
Erkek yanıtlamıyor, gözlerini kadına dikip hemen uzaklaştırıyor. Sonra yumuşak bir sesle,
"Seni oraya götürmemi ister misin?" diye soruyor.
"Onu konuklarıyla birlikte değil, buradan dinlemek istiyorum."
"Nasıl istersen", diyor erkek, her zamanki doğal, baştan çıkaran ağırbaşlılığıyla. O sırada soprano Ave-Maria, diye yeniden yükseliyor. Ezgi öylesine lirik, öylesine şiirsel ki, kadın dayanamıyor, erkeğin varlığına karşın, bu şiirselliğe eşlik ediyor. Birlikte yükseliyorlar. Ave-Maria! Ave-Maria! Schubert!i birlikte bitiriyorlar. Erkek ilgiyle bakıyor kadına. "Ne güzel söylüyorsun." Uzun yıllardan sonra ilk kez birinin yanında şarkı söylüyor kadın. Erkek bunu bilmiyor. Kadının onu yazarak 'Gece'nin içine çektiğini de.
"Senin yanında rahatım," diyor kadın.
"Peki, partide neden yanıma gelmedin?"
"Çevrende pek çok kadın vardı."
Gülüyor erkek;"Sen de kalabalık bir topluluğun ortasındaydın."
"Evet, sonra sıkılıp buraya kaçtım."
"Bir ara seni gözden yitirdim, denize doğru indiğini gördüm. Ardından geldim."
"Teşekkür ederim, beni bu şarkıda yalnız bırakmadığın için. Bir zamanlar şarkıyla dile getirirdim yakarışlarımı, artık yazıya sığınıyorum."
"İlginç, yine de güzel. Şey..."
"Evet?""Konservatuar yıllarından kalan bir giz varmış yaşamında, öyle söylüyorlar."
"Hiçbir şey yok. Ben yalnızca edebiyatı seçtim, hepsi bu."Erkek gülüyor;"Yazarlar gizemli insanlardır, pek tekin değillerdir."
"Yalnızca yazarlar mı," diye anlamlı bakıyor erkeğe kadın. Erkek yanıtlamıyor. Bir süre sessiz kalıyorlar. Soprano artık söylemiyor. Yalıdaki dinletinin bittiğini anlıyorlar. Bir kez daha göz göze geliyorlar. Kadın, erkeği kim bilir bir daha, nerede, ne zaman göreceğini bilmiyor. Sürekli rastlantılarla karşılaşmışlar. Belki de, acıtan büyü orada başlıyor. Aşksızlıkta, yalnızca cinselliğin varolduğu ten ülkesinde... birbirlerine güvenemiyorlar...
"Benimle gelir misin?" diye soruyor erkek. Yumuşak, doğal bir sesle. Aşksız, yine de sevecen. Kadın şarabından koca bir yudum alıyor, boşalan kadehi denize fırlatıyor. Erkek, "Evimde arpım yok, sopranom da," diyor "ama CD'lerim var."
Erkeğe bakıyor kadın, "Neden olmasın?" Sonra kendine şaşıyor. İlk kez kendi kendinin tutuklusu olmuyor. İstediği, sıradan bir ilişki değil. Erkek de ona biraz şaşmış gibi, ya da kadın öyle sanıyor. Birbirlerini fazla tanımıyorlar, ortak arkadaşları var. Erkeğe kadını, kadına da erkeği anlatmışlar;" O, bağımsızdır, Avrupalı bir erkek gibi yaşar." Sanki Avrupalı bir erkeğin duyguları yokmuş gibi...
Kıyı boyu yan yana yürüyorlar. Geceye, müziğe, şaraba hazırlanıyorlar. Kadını erkeğin yanında yürüten güç ne, nerede kaynağı? Erkekten gelen, adı konulmayan o gizil çekim mi?Eve girerlerken kadın alçak bir sesle, "Ben artık kendime izin verdim," diyor.
SABAH
Günün ilk ışıklarıyla birlikte kadın gitmeye hazırlanıyor. "Henüz erken,"diyor erkek uykulu bir sesle. "Biraz daha kalamaz mısın?" "Yalnızca erken olduğu için mi kalmamı istiyorsun,? Diye soramıyor kadın. Gitmek istediğini söylüyor, ondan ayrılmak istemese de. Erkek, içe işleyen sesiyle, "Kalmanı istiyorum," diyor.
Kadının artık rol yapacak gücü yok, kalıyor. Erkek yeniden kollarına alıyor kadını. Kadın başını erkeğin göğsüne yaslarken, "Sana bin bir gece değil, bir gecelik düş anlattım," diye fısıldıyor. Kadını kollarında biraz daha sıkıyor erkek, "Kimseye sözün yoksa, bana bu gece de başka bir düş anlatır mısın?"
"Bende düş bitmez," diyor kadın.
Erkek aynı ses tonuyla,"O zaman?" diye soruyor.
Kadın, güç duyulan bir sesle, "Elbette anlatırım, benden istemeni bekledim yalnızca," diye yanıtlıyor.
Erkek daha sıkıyor kadını kollarında, kadın başını biraz daha gömüyor erkeğin göğsüne.Birbirlerinin kollarında, tenlerinde, kokularında uyuyorlar.
Nevra Bucak
Etiketler:
alıp götüren hikayeler,
Kitaplardan Alıntılar,
Levi's
gece, kadın,kız ve adam
Yırtılan gecenin içinde sözcüklerle oynuyor kadın. Düşlerini, gözyaşlarını, maskeli kahkahalarını karanlığa taşıyor.
İrkilten bir tutkuyla kahramanlarını düşünüyor.
Gecelerini satan o küçük kızı... Sakıncalı, sıradışı, öte yandan karşı konulmaz çekicilikteki o adamı...Kızı aşağılayarak acımasız bir yabanıllıkla seven adamı...Onların uçurumun kıyısında seviştiklerini biliyor...
Kadın, onları unutmak istiyor. En çok da adamı, kızın tek müşterisi olan adamı...Onların uçurumun kıyısında seviştiklerini biliyor...
Kadın, onları unutmak istiyor. En çok da adamı, kızın tek müşterisi olan adamı...Adam kadının düşlerine giriyor, uykusunu parçalıyor. Artık güneşler doğmuyor düşlerinde. Hep gece...
"Kurtar beni ondan!" diye bağırıyor kız.
Yakarıyor."N'olur, hiç olmazsa öykülerde yüzümü güldür."
"İstesem de seni kurtaramam," diyor kadın, "sözcüklerle dilediğim gibi oynayamam, yaşam bana izin vermez."
Kız acıyla hıçkırıyor. Ten zevki için kendisiyle yatan adamı anlatıyor kadına. Kızı, okşamadan, öpmeden yalnızca bacaklarını ayırmasını söyleyen adamı... Bir gün ona başkaldırdığını söylüyor, ona karşı gelip öpülmek, sevilmek de istediğini; kaçıp gittikten sonra adamın nasıl çılgına döndüğünü, adeta delirdiğini gülerek ağlayarak anlatıyor kız. Anlattıkça coşuyor. "O, beni geri istiyor, yalnızca tenimi değil, yüreğimi de... Yeniden yırtmak, parçalamak için."
"Kaç, ondan," diyor kadın."
Ondan kaçtım, arayıp buldu. Artık beni yavaşça öldürüyor!
Kumsaldalar. Gecenin içinden dalgalarını kayalara vuran görkemli hışırtısı yükseliyor.
"Neden yazıyorsun?" diye soruyor kız. "Kendini onarmak için mi?"
" Kimileyin boğulur gibi oluyorum. Soluklanmak, öte yandan yaşadığıma, her şeye karşın hâlâ sevebileceğime inanabilmek için yazıyorum." Kadının sesi dalgaların hışırtısına karışıyor. Kız ağlıyor. "Denize gir," diyor kadın, "sana iyi gelir."
"Kız, artık ona hiçbir şeyin iyi gelmediğini söylüyor.
"Onun kokusu, gücü, tutkusu, her şeyi benimle birlikte, içimde en derinlerde..."
Kadın, suya giriyor. Arınmak için soyunuyor denizde. Belki de, geceye, kıza, adama teslim olmamak için. Karanlık su onu usulca içine, çekiyor, gecenin çektiği gibi...
Onları görüyor. Kıyıdalar. Kızla adam. Yine birlikteler. Kız, adama dokunmak istiyor. Her yanına. Adam da kıza. Birbirlerine karşı koyamıyorlar. Bunca acı, bunca nefret, bunca şiddetten sonra... Denize giriyorlar. Su bellerine dek geliyor.
Adam suyun içinde istekten titriyor. İrkilten bir yabanıllıkla sahip oluyor kıza. Kız başını arkaya atmış, gözleri açık, geceye bakıyor. Küçük çığlıklar atıyor adamı içine alırken.
"Sen yalnızca benimsin, beni bırakırsan seni öldürürüm."
Kadın, adamın tehditlerini duyuyor, sonra inlemelerini ve kızın kuş cıvıltısını andıran, baştan çıkaran küçük, kesik çığlıklarını... Onlardan kaçmak, uzaklaşmak istiyor.
Adamın aşk hastası olduğunu biliyor, kızı da hasta ettiğini... Kadın, adamın ona yaklaşamayacağını da biliyor...Ta en başından, yüzyıllar öncesinden biliyor... Öte yandan onu hem istiyor hem de istemiyor... o küçük kız gibi...
Uzaklaşıyor onlardan. Kız ağlıyor, bağırıyor ardından. "Gitme, onu seninle paylaşmak istiyorum. Biraz olsun yükümü al üzerimden. Götür onu, aşkına karşı koyan puslu yüreğiyle birlikte!" Kaçmaya çalışıyor adamdan.
"O, senin" diye sesleniyor kadın, "onu sana verdim!"
"Neden beni üzmeyen birini vermiyorsun bana?"
"O sana âşık," diye yanıtlıyor kadın. "Onun aşkı böyle!"
"Yetmiyor. Benim onunla yarınım yok."
"Kimsenin yarını yok", diye bağırıyor adam. Yakalıyor kızı. Onun ay ışığında fildişi gibi parlayan omuzlarından tutup kendine çekiyor. Dudaklarını, kızın soluk kesen yüzünde, gözlerinde, boynunda, göğüslerinde gezdiriyor.
"Seni artık istemiyorum," diyor kız. "öldürüyorsun beni." Adam kızın uzun saçlarından tutup çekiyor, çekerken aynı acımasızlıkla yeniden sahip oluyor ona, dalgaların arasında. Kızın başı dönüyor, kendini yitiriyor.
"Ona başka bir kahraman bulursan, ikinizi de yaşatmam," diyor adam kadına. Hâlâ kızın içinde. Çıkamıyor bir türlü. Deniz usulca açılıyor, ikiye bölünüyor, adamla kızı o durumda, birbirlerine kenetli çiftleşirken içine çekiyor. Kadın, gözlerinde yaşlarla uzaktan izliyor onları.
Denizden çıplak çıkıyor. Acılarla yoğrulan tenine yansıyor ay ışığı. Adamın sesini derinlerden duyar gibi oluyor:
"Beni istemiyorsan neden yarattın?"
''Seni değiştiremezdim. Böyle olduğunu bilmiyor değildim. Lanet olsun, ben de sana âşıktım!"
"Ama teslim olmadın?"
"Olmadım , senin gibi!"
Üşüyor kadın. Biri onun üzerine gece mavisi bir pelerin atıyor. Kadın, gecenin şairini tanıyor. Ansızın ortaya çıkar, yalnızca geceleri dolaşır. Yıldızlardan, ay ışığından süzdüğü dizelerle oynar...
Yalnızca, "Gel," diyor gecenin şairi, gizemli, baştan çıkaran sesiyle.
"Gel!"
Kadın, onun nereden, hangi koyu gölgeli yasaklı, yorgun kentlerden geldiğini biliyor... Üzerine atılan pelerine karşın,
hâlâ üşüyor...
Çok üşüyor...
Nevra Bucak
İrkilten bir tutkuyla kahramanlarını düşünüyor.
Gecelerini satan o küçük kızı... Sakıncalı, sıradışı, öte yandan karşı konulmaz çekicilikteki o adamı...Kızı aşağılayarak acımasız bir yabanıllıkla seven adamı...Onların uçurumun kıyısında seviştiklerini biliyor...
Kadın, onları unutmak istiyor. En çok da adamı, kızın tek müşterisi olan adamı...Onların uçurumun kıyısında seviştiklerini biliyor...
Kadın, onları unutmak istiyor. En çok da adamı, kızın tek müşterisi olan adamı...Adam kadının düşlerine giriyor, uykusunu parçalıyor. Artık güneşler doğmuyor düşlerinde. Hep gece...
"Kurtar beni ondan!" diye bağırıyor kız.
Yakarıyor."N'olur, hiç olmazsa öykülerde yüzümü güldür."
"İstesem de seni kurtaramam," diyor kadın, "sözcüklerle dilediğim gibi oynayamam, yaşam bana izin vermez."
Kız acıyla hıçkırıyor. Ten zevki için kendisiyle yatan adamı anlatıyor kadına. Kızı, okşamadan, öpmeden yalnızca bacaklarını ayırmasını söyleyen adamı... Bir gün ona başkaldırdığını söylüyor, ona karşı gelip öpülmek, sevilmek de istediğini; kaçıp gittikten sonra adamın nasıl çılgına döndüğünü, adeta delirdiğini gülerek ağlayarak anlatıyor kız. Anlattıkça coşuyor. "O, beni geri istiyor, yalnızca tenimi değil, yüreğimi de... Yeniden yırtmak, parçalamak için."
"Kaç, ondan," diyor kadın."
Ondan kaçtım, arayıp buldu. Artık beni yavaşça öldürüyor!
Kumsaldalar. Gecenin içinden dalgalarını kayalara vuran görkemli hışırtısı yükseliyor.
"Neden yazıyorsun?" diye soruyor kız. "Kendini onarmak için mi?"
" Kimileyin boğulur gibi oluyorum. Soluklanmak, öte yandan yaşadığıma, her şeye karşın hâlâ sevebileceğime inanabilmek için yazıyorum." Kadının sesi dalgaların hışırtısına karışıyor. Kız ağlıyor. "Denize gir," diyor kadın, "sana iyi gelir."
"Kız, artık ona hiçbir şeyin iyi gelmediğini söylüyor.
"Onun kokusu, gücü, tutkusu, her şeyi benimle birlikte, içimde en derinlerde..."
Kadın, suya giriyor. Arınmak için soyunuyor denizde. Belki de, geceye, kıza, adama teslim olmamak için. Karanlık su onu usulca içine, çekiyor, gecenin çektiği gibi...
Onları görüyor. Kıyıdalar. Kızla adam. Yine birlikteler. Kız, adama dokunmak istiyor. Her yanına. Adam da kıza. Birbirlerine karşı koyamıyorlar. Bunca acı, bunca nefret, bunca şiddetten sonra... Denize giriyorlar. Su bellerine dek geliyor.
Adam suyun içinde istekten titriyor. İrkilten bir yabanıllıkla sahip oluyor kıza. Kız başını arkaya atmış, gözleri açık, geceye bakıyor. Küçük çığlıklar atıyor adamı içine alırken.
"Sen yalnızca benimsin, beni bırakırsan seni öldürürüm."
Kadın, adamın tehditlerini duyuyor, sonra inlemelerini ve kızın kuş cıvıltısını andıran, baştan çıkaran küçük, kesik çığlıklarını... Onlardan kaçmak, uzaklaşmak istiyor.
Adamın aşk hastası olduğunu biliyor, kızı da hasta ettiğini... Kadın, adamın ona yaklaşamayacağını da biliyor...Ta en başından, yüzyıllar öncesinden biliyor... Öte yandan onu hem istiyor hem de istemiyor... o küçük kız gibi...
Uzaklaşıyor onlardan. Kız ağlıyor, bağırıyor ardından. "Gitme, onu seninle paylaşmak istiyorum. Biraz olsun yükümü al üzerimden. Götür onu, aşkına karşı koyan puslu yüreğiyle birlikte!" Kaçmaya çalışıyor adamdan.
"O, senin" diye sesleniyor kadın, "onu sana verdim!"
"Neden beni üzmeyen birini vermiyorsun bana?"
"O sana âşık," diye yanıtlıyor kadın. "Onun aşkı böyle!"
"Yetmiyor. Benim onunla yarınım yok."
"Kimsenin yarını yok", diye bağırıyor adam. Yakalıyor kızı. Onun ay ışığında fildişi gibi parlayan omuzlarından tutup kendine çekiyor. Dudaklarını, kızın soluk kesen yüzünde, gözlerinde, boynunda, göğüslerinde gezdiriyor.
"Seni artık istemiyorum," diyor kız. "öldürüyorsun beni." Adam kızın uzun saçlarından tutup çekiyor, çekerken aynı acımasızlıkla yeniden sahip oluyor ona, dalgaların arasında. Kızın başı dönüyor, kendini yitiriyor.
"Ona başka bir kahraman bulursan, ikinizi de yaşatmam," diyor adam kadına. Hâlâ kızın içinde. Çıkamıyor bir türlü. Deniz usulca açılıyor, ikiye bölünüyor, adamla kızı o durumda, birbirlerine kenetli çiftleşirken içine çekiyor. Kadın, gözlerinde yaşlarla uzaktan izliyor onları.
Denizden çıplak çıkıyor. Acılarla yoğrulan tenine yansıyor ay ışığı. Adamın sesini derinlerden duyar gibi oluyor:
"Beni istemiyorsan neden yarattın?"
''Seni değiştiremezdim. Böyle olduğunu bilmiyor değildim. Lanet olsun, ben de sana âşıktım!"
"Ama teslim olmadın?"
"Olmadım , senin gibi!"
Üşüyor kadın. Biri onun üzerine gece mavisi bir pelerin atıyor. Kadın, gecenin şairini tanıyor. Ansızın ortaya çıkar, yalnızca geceleri dolaşır. Yıldızlardan, ay ışığından süzdüğü dizelerle oynar...
Yalnızca, "Gel," diyor gecenin şairi, gizemli, baştan çıkaran sesiyle.
"Gel!"
Kadın, onun nereden, hangi koyu gölgeli yasaklı, yorgun kentlerden geldiğini biliyor... Üzerine atılan pelerine karşın,
hâlâ üşüyor...
Çok üşüyor...
Nevra Bucak
Etiketler:
alıp götüren hikayeler,
Kitaplardan Alıntılar
yazmak istemediğim hikayeler
En son o da yüzüne kapatıvermişti telefonu; hem de hiçbir şey söylemeden. Yıllar birçok şeyi unutturmuş olsa bile, sesi hep aynı kalmıştı. Sesinden tanımış olmalıydı onu. “Hiç değilse ötekiler gibi, kedilerim, para durumum ve hayatta artık ne yapmam gerektiği ile ilgili bir söyleve girişmedi” diye geçirdi içinden. “Borç isteyeceğimi hissetmiş olmalı. Ne olacak, erkek işte!” diye söylendi. Erkek kedilerin tek düşündüğü şey zaten hep o iş değil miydi? İşleri biter bitmez kaçıp yok olmazlar mıydı? Yıllar sonra da arada bir ortaya çıkar ve akıl vermekten başka hiçbir işe yaramazlardı. Hele o yeni doğan yavruları niçin korunmasız bulunca yerlerdi ki? Dişi onlara yine yüz versin, diye değil mi?
Erkeklerden uzak durmalı, yavruları da onlardan uzak tutmalıydı. Yeni doğmuşlar aklına gelince, birden yerinden fırladı. Yeni yavrular ile daha kısırlaştırtamadığı dişileri kapattığı o odanın kapısına koştu. Koşarken de göremediği bir kedi kakasının üstünde ayağı kaydı. Neredeyse boylu boyunca koridora uzanıverecekti; son anda kurtardı kendini. Neyse ki kapı kapalıydı, açık unutmamıştı. Dişiler güvendeydi. Geçen seferki unutkanlığının sonucu o sekiz yeni yavruydu çünkü. “Olsun! Onlara da bakar, büyütürüm!” demişti. “Kim bilir bazıları ile nasıl da sevişiriz biraz büyüyünce?” Eli sütyeninin yenik meme uçlarına gitti. Her iki sütyeninin de meme uçlarına gelen yerinde çevresi yenmiş, büyükçe birer delik vardı. Her iki meme ucu da oradan dışarı fırlamıştı; neredeyse her an emilmeye hazırdılar. O ilaçları almaya başladığından beri memeleri büyümüş, süt gelmeye başlamıştı. Yavru pisiler de onun çocukları sayılmaz mıydı? Dilini bile emdirmiyor muydu onlara?
Telefon defterini bir kenara fırlattı. “Hepsinin canı cehenneme!” dedi. Hayır, artık kesin olarak kararlıydı. Eski defterleri bir daha hiçbir zaman karıştırmayacaktı; yeniler ise zaten çoktan tükenmişti. Ne ki parası da tükenmişti. Erken emeklilik de bir yarar sağlamamıştı. Eline geçen paralar hep hızla tükeniyordu. İki üç ayda bir taşınmak zorundaydı. Bu ev sahibi de gelip kapısını yumruklaya yumruklaya “Herkesi kandırdın! Nedir bu pislik? Apartmanın içine kokudan girilmiyor!” diye bağırmış, ay sonuna kadar evi boşaltıp temizletip badana yaptırmadığı takdirde belediyeye gidip kedilerini zorla attırmakla tehdit etmişti. Bu ise yeni bir ev, yeni harcamalar anlamına geliyordu. Kedilerin vitaminleri, ilaçları ve kısırlaştırma ameliyatları da bayağı tutuyordu. Fazladan hiçbir harcama çıkmasa bile eskiden borç aldığı birisi gelip şimdi de her üç ayda bir neredeyse gırtlağına basıyor, elindeki bütün parayı alıveriyordu. “Sana borç veririm, ama kedilerine değil” deyivermişti bir zamanlar en yakını olan o arkadaşı bile.Bir panik kapladı içini. “Pisi pisilerim ve ben aç kaldık. Hem de günlerdir!” diye tırnağını kemirmeye başladı. Kendisi o kadar önemli değildi. Zaten son zamanlarda durmadan makarna yemekten iyice şişmanlamıştı. Sonunda biraz zayıflardı ve bu da iyi olurdu, ama ya pisiler? Ya yeni doğanlar? Birkaç gündür memelerinden süt de gelmiyordu. Kedileri ile birlikte o da giderek huzursuzlanıyordu. Evin her yerinden, yatak odasından, koridordan, kapısı kapalı o odanın içinden, mutfaktan kedilerin sesleri geliyordu. Birbirlerini tırmalıyor, zaman zaman da ikişer, üçer gruplar halinde birbirleri ile dalaşıyor ve avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Havada kedi tüyleri uçuşuyordu. Bağırışlar şiddetlenince, apartmanı, mahalleyi ayağa kaldırmasınlar diye bir süre için pencereleri bile kapatmak zorunda kalıyordu o zaman. Gidip kavgaya tutuşanları yatıştırıyor, onlara yemeğin çok yakında hazır olacağını söylüyordu. Ne ki, kısa bir süre sonra günlerdir evin içinde birikmiş kedi idrarı ve kakasından oluşan o yakıcı havaya kendisi bile katlanamaz oluyor, gidip yine pencereleri açıyordu. En son gelen temizlikçi bile on dakika dayanamamış, yol parasını bile istemeden kaçıvermişti. Kediler üçüncü kattan aşağıya düşmesinler diye pencerelere tel bile taktırtmıştı. Tele kadar sıçrıyorlar, bazen tırnakları tele takılıyor, kurtuluncaya kadar da öyle asılı kalmış, bağırıp duruyorlardı. Bazıları da gelip hafifçe ayaklarını, ellerini tırmalıyor, ısıracaklarmış gibi yapıp kaçıveriyorlardı; onlar kendisine hep yakın olanlardı.
Bir tanesini daha küçücük bir yavru iken yolun kenarında buluvermişti. Açtı ve öylece bir kenara sinmiş ağlayıp duruyordu. Yavru pisi onu görür görmez kafasını ona doğru çevirmiş neredeyse yalvarmaya başlamıştı. O da “İşte koruyucu meleğin geldi!” demiş ve kaptığı gibi eve getirip ötekiler ile tanıştırmıştı. Sanki bunu anlamıştı pisi. Yanından hiç ayrılmamıştı o günden sonra. O da annelik yapmıştı yavrucuğa. Böyle birkaç tane daha vardı. Onun eline doğmuşlardı ki soyunup pisilerinin yanına uzandığı zaman onları başka bir odaya götürüp kapatırdı.
Yiyecek birşeyler istiyorlardı birkaç gündür. Geriye tek birşey mi kalıyordu? Biraz daha düşünmeliydi, ama düşünecek birşey mi kalmıştı ki? Belki o güne kadar hiç borç istemediği, aramadığı birisi kalmış mıdır, diye sordu kendi kendine.Uçan kuşa borcu vardı. Bunu herkes biliyordu. Yüzünü kızartıp kimden biraz birşeyler isteyebilirdi şu anda? “Hayır!” diye düşündü, artık kimseden birşey istemeyecekti. Böyle durumlarda içtiği haplardan birisine uzandı eli. Bunalıma karşı son umut... Hem kendi açlığına hem de pisilerinin açlığına karşı son çare... Pisi pisileri için en güzel ziyafet! Bütün dünyanın umudu bunlara kalmamış mıydı? Herkes leblebi gibi kullanıp duruyordu. Bir başka son umut da aslında en son tanıştığı, daha doğrusu yıllar önce tanışmış olup da yıllar sonra aradığı o müzisyen eskisi olmamış mıydı? Belki birşeyler de olurdu aralarında. Hem “Kedileri çok severim ben” dememiş miydi? Ne ki kapıdan içeri adımını atar atmaz, arkasını dönmüş, “Kusura bakma, sonra uğrarım ben!” diyerek öğürmeye başlamıştı. “Bunlar da senin için” dedi, “Mide bulantına iyi gelir. Kimbilir bana gelirken kafanda ne hayaller kurmuştun?” Evet, çözüm yolunu bulmuştu şimdi. Bütün hepsini bitirecekti. Eline ne geçerse!
Evin içini sıcak mı basıyordu, ne? “Belki de pencerelerden birisini açmalı. En iyisi yine soyunmak,” dedi kendi kendine, “Bak sana hayal ettiklerini de göstereyim.” Elbisesini, iç çamaşırlarını yavaş yavaş çıkarırken pisi pisilerini de yanına çağırıyordu. Çamaşırlarını sallayıp sallayıp oyunlar yapıyor, onları havalara zıplatıyordu. Yatağının üzerine çırılçıplak uzanıverdi. Birkaçı üzerine atladı hemen. Orasını burasını koklayarak gezinmeye başladılar her yerinde. Gıdıklanıyor, kedi pençelerini çıplak bedeni üzerinde hissetmekten tuhaf bir zevk alıyordu. “Birlikte müzik mi yapacağız sanıyordun? Gelin pisilerim, gelin!” diyerek ötekileri de yanına çağırıyordu. “İşte, ben de pisi pisili Madonna’yım. Sahneye de böyle çıkmalıydım. Çırılçıplak ve bütün bedenim pisi pisilerim ile kaplanmış!... Sahnenin orta yerine böyle uzanmalıydım. Kediciklerim de üzerimde oynaşıp dururlardı. Her yerimi onlara vereceğim işte. Size hiçbir şey kalmayacak. Bu haplar da o alkışlar için!...”
Ya o sarhoş herif? Ona ne demeli? Ne kadar da gençti o zamanlar! Koca bir şişeyi devirivermişti de sonra “İlk erkeğin ben olacağım” diye tutturmamış mıydı? Bıyıklarını orama, burama sürtüp beni uyarmak için nasıl da uğraşmıştı? “Hani boşanacaktın da evlenecektik? Bak, bunlar da nikah şekerlerimiz yerine... Pembe hapları bunun için ayırdım. Sen de al. İyi gelir! Pisi pisiciğim, fazla acıtma canımı ama öyle. Ne biçim ısırmak bu böyle?”
Hele herkesin en akıllısı geçinen ne demişti elini bacağında gezdirip okşarken? “İyisi mi sen sokak kedilerinin sayısını azalt. Birilerine filan ya da bir kedi çiftliğine ver onları. En iyisi şu iyi cins olanları çoğalt ki bize para da kazandırsınlar. Meraklılarına yüksek fiyattan satarsın! Yoksa birlikte hiçbir zaman yaşayamayız!” Peki sokak kedileri ne olacaktı o zaman? O zaman onlara kim bakacaktı? “Bu yeşil haplar da senin için!” dedi, “Sokak kedilerinden kurtulmak isteyen senin için!” Gitti, kasetçalara hareketli bir parça koydu, “Hem de biraz dans etmiş olursun” diye ekledi.
Kendini yavaş yavaş bırakmaya başladı. Bu kadar hızlı etki yapacaklarını tahmin etmemişti. “Pisi pisilerim için en güzel ziyafet ve yemek müziği!” dedi kendi kendine, “Onlar bunun ancak tadını alabilirler, ama niçin olduğunu bir tek ben biliyorum!”
O sıralarda hâlâ kendindeydi; birşey hissetmemeye başlamıştı, ama hâlâ geriye dönüşü vardı herşeyin. Gözlerini kapadı. Kedilerin biri gelip diğeri geçiyordu üzerinden. Hepsi de onu ne çok sevdiklerini gösteriyordu. Hepsi de ondan bir parça koparıp gidiyordu. Etinin yavaş yavaş bir tüy yumağına dönüştüğünü ve kendisinin de bir pisi pisi olmaya başladığını hayal ediyordu. Onlarca kediye bölünmek nasıl bir mutluluktu ki? Birden aklına o çocukluk aşkı geldi. Gülümseyen yüzü ile ona bakıyordu. Bir tek o mu sevmişti onu da şimdi böyle hâlâ kapıda elinde bir demet çiçek ile bekliyordu? “Pisi pisilerimin yalnız prensi... O bembeyaz yavrucukları da nereden bulmuş öyle? Beni o zaman gerçekten sevdiyse, şimdi de tabii ki gelecekti” diye geçirdi içinden, “Pisi pisilere birşeyler versin, bari!”
Refik Algan
Erkeklerden uzak durmalı, yavruları da onlardan uzak tutmalıydı. Yeni doğmuşlar aklına gelince, birden yerinden fırladı. Yeni yavrular ile daha kısırlaştırtamadığı dişileri kapattığı o odanın kapısına koştu. Koşarken de göremediği bir kedi kakasının üstünde ayağı kaydı. Neredeyse boylu boyunca koridora uzanıverecekti; son anda kurtardı kendini. Neyse ki kapı kapalıydı, açık unutmamıştı. Dişiler güvendeydi. Geçen seferki unutkanlığının sonucu o sekiz yeni yavruydu çünkü. “Olsun! Onlara da bakar, büyütürüm!” demişti. “Kim bilir bazıları ile nasıl da sevişiriz biraz büyüyünce?” Eli sütyeninin yenik meme uçlarına gitti. Her iki sütyeninin de meme uçlarına gelen yerinde çevresi yenmiş, büyükçe birer delik vardı. Her iki meme ucu da oradan dışarı fırlamıştı; neredeyse her an emilmeye hazırdılar. O ilaçları almaya başladığından beri memeleri büyümüş, süt gelmeye başlamıştı. Yavru pisiler de onun çocukları sayılmaz mıydı? Dilini bile emdirmiyor muydu onlara?
Telefon defterini bir kenara fırlattı. “Hepsinin canı cehenneme!” dedi. Hayır, artık kesin olarak kararlıydı. Eski defterleri bir daha hiçbir zaman karıştırmayacaktı; yeniler ise zaten çoktan tükenmişti. Ne ki parası da tükenmişti. Erken emeklilik de bir yarar sağlamamıştı. Eline geçen paralar hep hızla tükeniyordu. İki üç ayda bir taşınmak zorundaydı. Bu ev sahibi de gelip kapısını yumruklaya yumruklaya “Herkesi kandırdın! Nedir bu pislik? Apartmanın içine kokudan girilmiyor!” diye bağırmış, ay sonuna kadar evi boşaltıp temizletip badana yaptırmadığı takdirde belediyeye gidip kedilerini zorla attırmakla tehdit etmişti. Bu ise yeni bir ev, yeni harcamalar anlamına geliyordu. Kedilerin vitaminleri, ilaçları ve kısırlaştırma ameliyatları da bayağı tutuyordu. Fazladan hiçbir harcama çıkmasa bile eskiden borç aldığı birisi gelip şimdi de her üç ayda bir neredeyse gırtlağına basıyor, elindeki bütün parayı alıveriyordu. “Sana borç veririm, ama kedilerine değil” deyivermişti bir zamanlar en yakını olan o arkadaşı bile.Bir panik kapladı içini. “Pisi pisilerim ve ben aç kaldık. Hem de günlerdir!” diye tırnağını kemirmeye başladı. Kendisi o kadar önemli değildi. Zaten son zamanlarda durmadan makarna yemekten iyice şişmanlamıştı. Sonunda biraz zayıflardı ve bu da iyi olurdu, ama ya pisiler? Ya yeni doğanlar? Birkaç gündür memelerinden süt de gelmiyordu. Kedileri ile birlikte o da giderek huzursuzlanıyordu. Evin her yerinden, yatak odasından, koridordan, kapısı kapalı o odanın içinden, mutfaktan kedilerin sesleri geliyordu. Birbirlerini tırmalıyor, zaman zaman da ikişer, üçer gruplar halinde birbirleri ile dalaşıyor ve avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Havada kedi tüyleri uçuşuyordu. Bağırışlar şiddetlenince, apartmanı, mahalleyi ayağa kaldırmasınlar diye bir süre için pencereleri bile kapatmak zorunda kalıyordu o zaman. Gidip kavgaya tutuşanları yatıştırıyor, onlara yemeğin çok yakında hazır olacağını söylüyordu. Ne ki, kısa bir süre sonra günlerdir evin içinde birikmiş kedi idrarı ve kakasından oluşan o yakıcı havaya kendisi bile katlanamaz oluyor, gidip yine pencereleri açıyordu. En son gelen temizlikçi bile on dakika dayanamamış, yol parasını bile istemeden kaçıvermişti. Kediler üçüncü kattan aşağıya düşmesinler diye pencerelere tel bile taktırtmıştı. Tele kadar sıçrıyorlar, bazen tırnakları tele takılıyor, kurtuluncaya kadar da öyle asılı kalmış, bağırıp duruyorlardı. Bazıları da gelip hafifçe ayaklarını, ellerini tırmalıyor, ısıracaklarmış gibi yapıp kaçıveriyorlardı; onlar kendisine hep yakın olanlardı.
Bir tanesini daha küçücük bir yavru iken yolun kenarında buluvermişti. Açtı ve öylece bir kenara sinmiş ağlayıp duruyordu. Yavru pisi onu görür görmez kafasını ona doğru çevirmiş neredeyse yalvarmaya başlamıştı. O da “İşte koruyucu meleğin geldi!” demiş ve kaptığı gibi eve getirip ötekiler ile tanıştırmıştı. Sanki bunu anlamıştı pisi. Yanından hiç ayrılmamıştı o günden sonra. O da annelik yapmıştı yavrucuğa. Böyle birkaç tane daha vardı. Onun eline doğmuşlardı ki soyunup pisilerinin yanına uzandığı zaman onları başka bir odaya götürüp kapatırdı.
Yiyecek birşeyler istiyorlardı birkaç gündür. Geriye tek birşey mi kalıyordu? Biraz daha düşünmeliydi, ama düşünecek birşey mi kalmıştı ki? Belki o güne kadar hiç borç istemediği, aramadığı birisi kalmış mıdır, diye sordu kendi kendine.Uçan kuşa borcu vardı. Bunu herkes biliyordu. Yüzünü kızartıp kimden biraz birşeyler isteyebilirdi şu anda? “Hayır!” diye düşündü, artık kimseden birşey istemeyecekti. Böyle durumlarda içtiği haplardan birisine uzandı eli. Bunalıma karşı son umut... Hem kendi açlığına hem de pisilerinin açlığına karşı son çare... Pisi pisileri için en güzel ziyafet! Bütün dünyanın umudu bunlara kalmamış mıydı? Herkes leblebi gibi kullanıp duruyordu. Bir başka son umut da aslında en son tanıştığı, daha doğrusu yıllar önce tanışmış olup da yıllar sonra aradığı o müzisyen eskisi olmamış mıydı? Belki birşeyler de olurdu aralarında. Hem “Kedileri çok severim ben” dememiş miydi? Ne ki kapıdan içeri adımını atar atmaz, arkasını dönmüş, “Kusura bakma, sonra uğrarım ben!” diyerek öğürmeye başlamıştı. “Bunlar da senin için” dedi, “Mide bulantına iyi gelir. Kimbilir bana gelirken kafanda ne hayaller kurmuştun?” Evet, çözüm yolunu bulmuştu şimdi. Bütün hepsini bitirecekti. Eline ne geçerse!
Evin içini sıcak mı basıyordu, ne? “Belki de pencerelerden birisini açmalı. En iyisi yine soyunmak,” dedi kendi kendine, “Bak sana hayal ettiklerini de göstereyim.” Elbisesini, iç çamaşırlarını yavaş yavaş çıkarırken pisi pisilerini de yanına çağırıyordu. Çamaşırlarını sallayıp sallayıp oyunlar yapıyor, onları havalara zıplatıyordu. Yatağının üzerine çırılçıplak uzanıverdi. Birkaçı üzerine atladı hemen. Orasını burasını koklayarak gezinmeye başladılar her yerinde. Gıdıklanıyor, kedi pençelerini çıplak bedeni üzerinde hissetmekten tuhaf bir zevk alıyordu. “Birlikte müzik mi yapacağız sanıyordun? Gelin pisilerim, gelin!” diyerek ötekileri de yanına çağırıyordu. “İşte, ben de pisi pisili Madonna’yım. Sahneye de böyle çıkmalıydım. Çırılçıplak ve bütün bedenim pisi pisilerim ile kaplanmış!... Sahnenin orta yerine böyle uzanmalıydım. Kediciklerim de üzerimde oynaşıp dururlardı. Her yerimi onlara vereceğim işte. Size hiçbir şey kalmayacak. Bu haplar da o alkışlar için!...”
Ya o sarhoş herif? Ona ne demeli? Ne kadar da gençti o zamanlar! Koca bir şişeyi devirivermişti de sonra “İlk erkeğin ben olacağım” diye tutturmamış mıydı? Bıyıklarını orama, burama sürtüp beni uyarmak için nasıl da uğraşmıştı? “Hani boşanacaktın da evlenecektik? Bak, bunlar da nikah şekerlerimiz yerine... Pembe hapları bunun için ayırdım. Sen de al. İyi gelir! Pisi pisiciğim, fazla acıtma canımı ama öyle. Ne biçim ısırmak bu böyle?”
Hele herkesin en akıllısı geçinen ne demişti elini bacağında gezdirip okşarken? “İyisi mi sen sokak kedilerinin sayısını azalt. Birilerine filan ya da bir kedi çiftliğine ver onları. En iyisi şu iyi cins olanları çoğalt ki bize para da kazandırsınlar. Meraklılarına yüksek fiyattan satarsın! Yoksa birlikte hiçbir zaman yaşayamayız!” Peki sokak kedileri ne olacaktı o zaman? O zaman onlara kim bakacaktı? “Bu yeşil haplar da senin için!” dedi, “Sokak kedilerinden kurtulmak isteyen senin için!” Gitti, kasetçalara hareketli bir parça koydu, “Hem de biraz dans etmiş olursun” diye ekledi.
Kendini yavaş yavaş bırakmaya başladı. Bu kadar hızlı etki yapacaklarını tahmin etmemişti. “Pisi pisilerim için en güzel ziyafet ve yemek müziği!” dedi kendi kendine, “Onlar bunun ancak tadını alabilirler, ama niçin olduğunu bir tek ben biliyorum!”
O sıralarda hâlâ kendindeydi; birşey hissetmemeye başlamıştı, ama hâlâ geriye dönüşü vardı herşeyin. Gözlerini kapadı. Kedilerin biri gelip diğeri geçiyordu üzerinden. Hepsi de onu ne çok sevdiklerini gösteriyordu. Hepsi de ondan bir parça koparıp gidiyordu. Etinin yavaş yavaş bir tüy yumağına dönüştüğünü ve kendisinin de bir pisi pisi olmaya başladığını hayal ediyordu. Onlarca kediye bölünmek nasıl bir mutluluktu ki? Birden aklına o çocukluk aşkı geldi. Gülümseyen yüzü ile ona bakıyordu. Bir tek o mu sevmişti onu da şimdi böyle hâlâ kapıda elinde bir demet çiçek ile bekliyordu? “Pisi pisilerimin yalnız prensi... O bembeyaz yavrucukları da nereden bulmuş öyle? Beni o zaman gerçekten sevdiyse, şimdi de tabii ki gelecekti” diye geçirdi içinden, “Pisi pisilere birşeyler versin, bari!”
Refik Algan
17 Ocak 2009 Cumartesi
İsrailli Savaş Karşıtı Gençler 7 Aydır Hapiste
Filistin'in işgaline karşı çıkarak İsrail ordusunda görev almayı reddeden 'shiministim' adlı 17-19 yaşlarındaki vicdani retçiler aylardır cezaevlerinde tutuklu.
İsrail'in Filistin'e yönelik operasyonu tüm dünyada tepki toplarken anti-semitik söylemler de artış göstermeye başladı. Ancak İsrail'deki savaş karşıtları bu durumu tekzip eder nitelikte. Özellikle İsrail ordusunun Filistin'i işgalinde görev almayı reddettikleri için tutuklu bulunan 18-19 yaşlarındaki 7 üniversite öğrencisine dünyanın desteği de çığ gibi büyüyor. Akşam gazetesinden Süleyman Arıoğlu'nun haberine göre Filistin'in işgaline karşı çıkarak İsrail ordusunda görev almayı reddeden 'shiministim' adlı 17-19 yaşlarındaki vicdani retçiler aylardır cezaevlerinde tutuklu. İsrail'de kadınların da askere alınıyor olması nedeniyle 'shiministler' arasında kadınlar da bulunuyor. İsrail'in Gazze'ye yönelik son saldırısının ardından da dünyada İsrail'e yönelen tepki bu gençlere desteği çığ gibi artırdı.
http://www.december18th.org adresli bir web sitesi açarak İsrail Savunma Bakanlığı'na vermek üzere imza kampanyası başlatan 'shiministlere' tüm dünyadan destek 25 bin imzayı aştı.
BARIŞ İÇİN YAHUDİ SESİ
Kurdukları web sitesinde 'Barış için Yahudi sesi' sloganını kullanan gençler, 'İsrail'i Shiministler'i serbest bırakmaya çağır' diye çağrıda bulunuyor. Sitede öykülerine de yer verilen gençler, 'Başkasını işgal eden bir asker olmak için doğmadım' diyerek, İsrail politikalarına karşı çıkıyor.
Raz Bar-David Varon (18): Bu toplumda bir sorumluluğum var. Sorumluluğum reddetmektir.
Tamar Katz (19): Başka toprakları işgal eden, ırkçı bir rejimi daimileştiren, bir tiranlık kurarak milyonları zor koşullar altında yaşatan işgalci bir ordunun parçası olmak istemiyorum.
Yuval Ophir Auron (19): Hiç kimse beni kılıçla yaşamak bizim kaderimizdir sözüne inandıramaz. Savaşın dışında bir başka yol var.
Omer Goldman (19): Ülkem adına işlenen savaş suçlarının parçası olmayı reddediyorum.
Mia Tamarin (19): Daima şiddetin dışında bir yol vardır ve ben de bunu seçiyorum.
Sahar Vardi (18): Filistinli sivillere yönelik zalimce uygulamadan askerler sorumlu.
Udi Nir (19): En temel değerlerimle çelişen işgal için ellerimi ödünç vermeyeceğim.
Alıntıdır.
15 Ocak 2009 Perşembe
UNDEFINED FUCKING OBJECTS
Bu yazıda U.F.O fenomeninin ne olduğunu incelemeye çalışacağız. Önce U.F.O. ne demektir ona bakalım. U.F.O. gavurca '' Undefined Fucking Objects'' kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiştir. Türkçe anlamı ise '' Koduğumun Uçan Şeyleri''. Türkçesini kısaltırsak '' K.U.Ş''. Ama Türkçe'de K.U.Ş. bildiğimiz kuş anlamına geldiğinden ve moda olmadığından biz gavurcasını yani U.F.O. yu kullanacağız. U.F.O. adından da anlaşıldığı gibi ne idüğü belirsiz şeyler demektir. Yani bir şeyin U.F.O. olabilmesi için önce uçması ve ne idüğü belirsiz olması şarttır. Mesela uçaklar U.F.O. değildir, çünkü ne oldukları bellidir. Bülent Ersoy da U.F.O. değildir. Ne idüğü belirsiz olmasına rağmen uçamadığından U.F.O. olamaz. Yani illaki uçacak ve ne olduğu belli olmayacak! Dünyada yapılan U.F.O. ihbarlarının % 95 'i kuş sürüsü, balon, uçak, bulut, vb. normal şeylerdir. % 5 'lik kısım ise muammalarla doludur. Bizi ilgilendiren işte bu % 5'lik kısımdır.
Bu yazıda U.F.O fenomeninin ne olduğunu incelemeye çalışacağız. Önce U.F.O. ne demektir ona bakalım. U.F.O. gavurca '' Undefined Fucking Objects'' kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiştir. Türkçe anlamı ise '' Koduğumun Uçan Şeyleri''. Türkçesini kısaltırsak '' K.U.Ş''. Ama Türkçe'de K.U.Ş. bildiğimiz kuş anlamına geldiğinden ve moda olmadığından biz gavurcasını yani U.F.O. yu kullanacağız. U.F.O. adından da anlaşıldığı gibi ne idüğü belirsiz şeyler demektir. Yani bir şeyin U.F.O. olabilmesi için önce uçması ve ne idüğü belirsiz olması şarttır. Mesela uçaklar U.F.O. değildir, çünkü ne oldukları bellidir. Bülent Ersoy da U.F.O. değildir. Ne idüğü belirsiz olmasına rağmen uçamadığından U.F.O. olamaz. Yani illaki uçacak ve ne olduğu belli olmayacak! Dünyada yapılan U.F.O. ihbarlarının % 95 'i kuş sürüsü, balon, uçak, bulut, vb. normal şeylerdir. % 5 'lik kısım ise muammalarla doludur. Bizi ilgilendiren işte bu % 5'lik kısımdır.
14 Ocak 2009 Çarşamba
13 Ocak 2009 Salı
12 Ocak 2009 Pazartesi
Bir Sineast'ın Portresi: Tarkovsky ile filmleri üzerine
IVAN'IN ÇOCUKLUĞU, 1962
- Nereden aklınıza geldi ilk filminiz "İvan'ın Çocukluğu" nun konusu?
- Tarkovski: Biraz tuhaf bir hikayesi var bu filmin. Mosfilm stüdyoları filmin yapımına başka bir ekiple başlamıştı. Filmin yarısından fazlası bu ekiple çekildi, paranın yarısı harcandı ama sonuç öylesine kötüydü ki, yapımcı firma filmin çekimini durdurmak zorunda kaldı ve yeni bir yönetmen aramaya başladı. Önce isim yapmış yönetmenlere başvuruldu, sonra daha az tanınmışlara. Hepsi de bu yarım filmi devralmayı reddetti. Bana gelince VGIK Sinema Okulu'ndan yeni mezun olmuş, diploma filmim " Le Rouleau Compresseur et le Violon" u bitirmeye çalışıyordum. Öneriyi kabul etmeden önce bir çok şart ileri sürdüm. Senaryoyu yeniden yazmak, bunun için de senaryonun esinlendiği Vladimir Bogolomov'un hikayesini yeniden okumak istiyordum. Daha önce çekilen ve hepsi bir metreyi geçmeyen kısmın hiç çekilmemiş gibi kabul edilmesini ve her şeye sıfırdan başlamak için tüm oyuncularla, teknik ekibin degiştirilmesini istedim. Bana " Tamam ama paranın da yarısını alacaksınız " denildi. Ben de "Eğer bana beyaz kart verirseniz yarım bütçeyle de çalışırım" diye cevap verdim ve film böylece çekildi.
- O halde konu seçimini bir yana bırakırsak "İvan'ın Çocukluğu" tamamıyla Andrei Tarkovski'den doğdu.
- Tarkovski: Evet
- Ama bu konu aynı zaman da size de çok yakın. Genç İvan savaş yıllarında sizinle aynı yaşta. - Tarkovski: Benim çocukluğum savaşı bir yetişkin ve bir savaşçı olarak yaşayan İvan'ınkinden çok farklı. Buna rağmen benim yaşıtlarımda oldukça güç bir dönem yaşadılar. Andrei Tarkovski ile İvan'ı birbirine bağlayan şey yalnızca İvan'la bu kuşağın tüm genç Rusları arasındaki yaşanmış acıyı anımsatmaktan ibaret. - Film, 1962 yılında Venedik'te gösterildiği zaman, savaş üzerine derin bir refleksiyon olarak algılandı.
- Tarkovski: Film iyi karşılandı ama eleştiri düzeyinde tamamen anlaşılmaz olarak kaldı. Herkes, tarihi, hikayeyi filmin karekterlerini yorumladı. Oysa ki söz konusu olan, daha çok, genç bir yönetmenin ilk yapıtıydı. Yani tarih görüşümün değil, dünya görüşümün anlaşılabileceği şiirsel bir eserdi söz konusu olan. Mesela Sartre, filmi İtalyan solundan gelen eleştirilere karşı coşkuyla savundu, ama tamamen felsefi bir açıdan. Bu benim için geçerli bir savunma değildi. İdeolojik değil sanatsal bir savunma arıyordum. Bir filozof değil sanatçıyım. Ayrıca bu savunma tamamen gereksizdi. Filmi kendi öz felsefi değerleri ile yorumlamaya girişiyordu ve ben, sanatçı Andrei Tarkovski, bir kenara konmuştum. Sanki yalnızca Sartre'dan konuşuluyordu, sanatçıdan değil.
- Sartre'ın film üzerine yaptığı yorum - Savaşın, canavarlar, sonunda yiyip bitireceği kahramanlar ürettiği - sizin yorumunuzla aynı değil mi?
- Tarkovski: Karşı çıktığım yorum değil. Bu görüşe tamamen katılıyorum. Savaş kurban kahramanlar üretir. Savaşın kazananı olmaz. Bir savaşı kazandığımız anda onu aynı zamanda kaybederiz. Karşı çıktığım yorum değil, polemiğin çerçevesi. Düşünceler ve değerler öne çıkarılmış, sanatçı ve sanatı unutulmuş.
ANDREİ RUBLEV, 1966
- Nasıl doğdu "Andrei Rublev"?
- Tarkovski: Bir alşam Konçalovski ve diğer bir dostumla masa başında tartışıyorduk. Bu dostumuz "Niçin Rublev üzerine bir film yapmıyoruz? Ben oyuncuyum, Roublev rolunu de pekala oynayabilirim. Eski Rusya, ikonlar çok güzel bir konu olur" diye önerdi. İşin başında, bu fikir bana gerçekleştirilemez, hatta berbat, benim dünyamdan çok uzak gibi göründü. Bununla birlikte ertesi gün filmi yapmaya karar vermiştim. Andrei Konçalovski ile çalışmaya başladık. Ne mutlu ki, Roublev'in yaşamı üzerine çok az şey biliyorduk. Bu bize büyük bir eylem özgürlüğü tanıdı.
- Vladimir'in çantasından, Çan'ın yapımına kadar bütün epizodlar sizin tarafınızdan mı seçilip tasarlandı?
- Tarkovski: Bütün bunlar uyduruldu. Ama bu yeniden yaratımdan önce varolan tüm belgeler tarandı. Bir anlamda Andrei Rublev'in yaşamını elimizdeki tarihi belgelerin ışığında yeniden keşfettik.
- Böylece son derece kişisel bir film oldu...
- Tarkovski: Kişisel olmayan bir film yapılabileceğine inanmıyorum.
- Filmin ana sorunu, hastalanan sanatçının yaratımdan vazgeçmesi, bir Tarkovski düşüncesi mi?
- Tarkovski: Elbette, aslında bir kaç ikon dışında Roublev üzerine hiç bir belgemiz yoktu. Ama Roublev'in kariyerinde bir boşluk, yaratımsız geçen önemli bir dönem olduğu biliniyor. Bu dönemi bir reddiye olarak yorumladım. Ama mesela, Roublev'in bu dönemde Venedik'te olduğunu ispatlayan bir başka yorum çıkarsa ne şaşırırım ne de şok olurum. Belki de Vladimir Katedral'inin yıkılması onu hiç sarsmadı. Ben bir Roublev yarattım ama başka yorumları da kabul ederim.
- Andrei Roublev kötülüğe maruz kalan bir dünyada sanatın meşruiyeti üzerine bir film. Kötülük sürekli iş başındayken güzeli yaratma tutkusu niye?
- Tarkovski: Kötülük ne kadar artarsa güzeli yaratma nedenide bir o kadar artacak. Şüphesiz daha güç olacak, ama daha da gerekli.
- Tabi bunun alelade bir sanat olmaması koşuluyla.
- Tarkovski: Ne demek alelade bir sanat olmaması?
- Tanrının dünya projesi ile uygun düşen sanat.
- Tarkovski: İnsan varolduğu sürece yaratma eğilimi de var olacaktır. İnsan kendini insan olarak hissettiği sürece bir şeyler yaratmaya girişecektir. İşte onu yaratıcısına bağlayan şey burada. Nedir yaratım? Neye yarar sanat? Bu sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor: Sanat bir yakarıştır. Bu her şeyi anlatıyor. İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entellektüel analiz olabilirler. Picassonun tüm eserleri bu entellektüel analiz üzerine kurulmuştur. Picasso dünyayı kendi analizi, kendi entellektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum.
- Dünyanın bir anlamı olduğunu öne süren sanattan başka sanat yok mu sizce?
- Tarkovski: Tekrarlıyorum, sanat bir yakarma, bir dua biçimidir ve insan yalnızca duasıyla yaşar.
- Birçok insan "Andrei Roublev"de bugünün Sovyetler Birliği'ne, Rusya'nın geçmişte ki manevi yaratıcılığını yeniden bulabilmesi için gönderilen mesajlar olduğunu düşünüyor.
- Tarkovski: Bu mümkün ama benim problemim değil. Bugünün Rusya'sına mesaj göndermiyorum. Zaten hiçbir Rusa hiçbir şey söylemek istemiyorum artık. "Halkıma demek isterim ki... Bütün dünyaya derim ki..." türünden peygambervari erdemler artık beni ilgilendirmiyor. Ben bir peygamber değilim. Tanrının şair olma olanağını, bir katedraldeki inananlardan farklı bir biçimde, yakarma olanağını verdiği bir insanım. Bundan başka ne bir şey söyleyebilirim ne de söylemek istiyorum. Eğer Batı toplumu benim fimlerimde Rus halkına yönelik mesajlar buluyorsa, bu iki halk arasında halledilecek bir problemdir. Benim problemim değil. Benim bir tek kaygım var; Çalışmak, sadece çalışmak.
SOLARİS, 1972
- Solaris gezegeninde Kelvin otuz yıl önce ölmüş karısına kavuşuyor. Bu, gerçekleşmesi imkansız bir olay aracılığıyla Tarkovski tarafından anlatılan tek aşk hikayesi mi?
- Tarkovski: Aşk hikayesi filmin yalnızca bir yönü. Belki de Kelvin'in Solaris'te bir tek amacı var: Başkasına duyulan aşkın yaşamak için vazgeçilmez olduğunu göstermek. Aşksız bir insan, insan değildir.
- Ama başında bir bilim-kurgu hikayesine benzeyen bu macera aslında tinsel bir macera.
- Tarkovski: Daha çok bir insanın başına vicdanen gelmiş bir macera. Stanislav Lem'in romanından esinlenerek bu filmi yapmak istedim. Gerçek bir uzay yolculuğu yapmadan... Şüphesiz gerçek bir uzay yolculuğu yapmak daha ilginç olacaktı, Ama Lem aynı fikirde değildi.
- Bu evren, daha sonra Stalker Zonu, bir çile metaforu değil mi? Yani yalnızca tek bir arzuya sahip olduğumuz bir yer: Kendini değiştirmek.
- Tarkovski: Hayatın çilesiz olsa bile bu tanımı ortaya çıkardığını düşünüyorum; Değişmek. İnsan hayatı yalnızca bu değişimi hedefliyor. Çile bize daha çok, sakin olmak, acılarımızı dindirmek için gerekli.
AYNA (ZERKALO), 1974
- Fransızlar için "Ayna" Proust'un, belleğin dünyasını çağrıştırıyor.
- Tarkovski: Proust için zaman zamandan öte bir şey. Bir Rus içinse bu bir problem değil. Proust için daha çok yayılmak, açılmak sözkonusu. Biz Ruslarsa kendimizi korumak zorundayız. Rusya'da çocukluk anıları, geçmişle hesaplaşmak, pişmanlık üzerine yoğunlaşmış çok güçlü bir edebiyat geleneği vardır.
- "Ayna"da bu gelenekten mi?
- Tarkovski: Evet, zaten bu film Rus seyircisi arasında birçok tartışmaya yol açtı. Bir gün filmin gösteriminden sonra, halka açık olarak düzenlenen tartışma iyice uzamıştı. Gece yarısından sonra salonu temizlemekle görevli temizlikçi kadın geldi ve artık salonu boşaltmamızı istedi. Filmi daha önce görmüştü ve tartışmanın niye bu kadar uzun sürdüğünü anlamıyordu. Bize, " Aslında herşey çok basit: Birisi hasta düşer ve ölümden korkmaya başlar. Birden başkalarına yaptığı kötülükleri hatırlar. Özür dilemek, kendini afettirmek ister" dedi. Bu basit kadınn herşeyi anlamış, filmdeki pişmanlığı kavramıştı. Ruslar içinde bulundukları zamanı yaşarlar. Edebiyat da yalnızca bu zamanla yapılır ve basit insanlar bunu çok iyi anlar. "Ayna" bu anlamda biraz da Rusların öyküsüdür. Pişmanlıklarının öyküsü. Salondaki eleştirmenler filmden hiçbirşey anlamadıkları halde, ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının pişmanlığı gerçeğini söylüyordu.
STALKER, 1979
- Kimdir Stalker, bu gizemli karakter?
- Tarkovski: Film, manevi değerleri için bir şövalye gibi savaşan bir insanı anlatıyor. Filmin kahramanı Stalker, edebiyatın "idealist" tipleri olarak bildiğimiz Don Kişot ya da Prens Mişkin ile aynı yörüngeye oturur. Ve idealist oldukları için gerçek hayattaki tüm savaşları kaybederler.
- İsa türünden karakterlerden bahsedilebilir mi?
- Tarkovski: Benim için zayıfın gücünü dile getiren karakterler. Film bu sayede insanın kendi yarattığı güce bağımlılığını da anlatıyor. Güç sonunda insanı yok ediyor ve zayıflık tek güç olarak kalıyor.
- Zayıfın bu gücünü duyması için insanın ne yapması gerekiyor?
- Tarkovski: Önemli olan bu değil. Bir inanç adamının eylemleri düşünülmüş ve akıllıca olmak bir yana son derece absürd olabilir. "Gülünç", "Yersiz" eylemler maneviyatın yüksek bir şeklidir.
- Karşılıksız, nedensiz yapılan eylemler bir anlamda.
- Tarkovski: Evet ama bununla beraber bu eylemler nedensizlik adına değil, kurulu haliyle varolan ve hiçbir şekilde manevi insanı üretemeyecek dünyayı aşmak için gerçekleştirilir. Önemli olan ve Stalker'in bütün seyrini yöneten, onu bayağılığa düşmeden gülünç, hatta aptal kılan ama kendi öz tekilliğini, öz maneviyatını ortaya çıkaran, bu güçtür.
- Stalker Zonu, bu inanışın mekanı mı?
- Tarkovski: Bana sıklıkla sorulan sorulardan biri de bu zonun neyi anlattığı. Buna verecek tek bir cevap var; Böyle bir zon yok. Stalker'in kendisi yaratıyor bu zonu. Mutsuz insanları oraya götürmek ve onlara umut düşüncesi aşılamak için yaratıyor. Dilek odaları da aynı şekilde Stalker'in yaratımları.
NOSTALGHIA, 1983
- Neden söz ediyor "Nostalghia"?
- Tarkovski: Yaşamanın imkansızlığından, özgürlüğün olmadığından. Eğer aşka sınır koyarsak insan tamamen şekilsiz bir hale gelir; aynı şekilde eğer manevi yaşama sınır koyarsak insan büyük bir sarsıntı geçirir. Bazıları bunu diğerlerinden daha güçlü hisseder; dünyayı aşk eksikliğinden kurtarmak için kendilerini tamamen bir başkasına adarlar. Bir kurban gibi. Bu aşka, içinde yaşadığımız dünya tarafından sınırlar konulduğunu gördüğü zaman insan acı çekmeye başlar. "Nosthalgia" nın kahramanı, dost olmanın imkansızlığından, dünyayla dostluk içinde olamamanın olanaksızlığından acı çeker. Bununla birlikte kendisi kadar acı çeken bir dost bulur: Deli Domenico.
- Bu acı mı Nostalji?
- Tarkovski: Nostalji bütün bir duygudur. Diğer bir değişle, kendi ülkemizde, yakınlarımızın yanında, mutlu bir aileye rağmen nostalji duyabiliriz. Çünkü ruhumuzun kısıtlandığını hisseder, onu istediğimiz gibi geliştiremeyeceğimizi anlarız. Nostalji, dünya önündeki bu güçsüzlüktür. Maneviyatını başkalarına iletememenin acısıdır. "Nostalghia" nın kahramanını hasta düşüren illet, dost edinememenin, insanlarla iletişim kuramamanın acısıdır. Bu karakter, maneviyatın özgürce yaşanabilmesi için "sınırların kaldırılması gerektiğini" söyler. Daha genel olarak modern yaşama uyum sağlayamamış karakteri yüzünden acı çeker. Dünyanın sefaleti karşısında mutlu olamaz. Bu toplumsal sefaleti üzerine alır, ama aynı zamanda dünya ile arasına bir mesafe koyarak yaşamak ister. Onun sorunu tamamen merhametinden gelir. Bu merhamet duygusunun canlı örneği olmayı başaramaz. Diğer insanlarla birlikte acı çekmek ister, ama bunu da tam anlamıyla başaramaz. - Kahramanınıza acıların üstesinden gelebilmesi için verebileceğiniz bir reçeteniz var mı?
- Tarkovski: Köklerine, kaynaklarına inanması gerek. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne için yaşadığını bilmesi, yani sürekli olarak yaratıcısına bağımlılığını hissetmesi gerekir. Aksi takdirde, eğer Tanrı düşüncesi aşılırsa, insan hayvana döner. İnsanı hayvandan ayıran özellik, bağımlılık duygusu, kendini bağımlı hissetme özgürlüğüdür. Bu duygu maneviyat yoludur. İnsanın talihi, maneviyata giden bu yolu durmaksızın geliştirmesindedir. Bağımlılık insanın tek şansıdır. Zira yaratandaki bu niyet, bu mütevazi bilinç, bir üstün yaratığın yaratıcısı olmaktan başka bir şey değildir. Bu inanç, dünyayı kurtarabilme gücüne sahiptir. Köle yaşamını yerine getirmek gerekir. Bu ilişki son derece basittir. Anne-baba-çocuk ilişkisine benzer. Bir başkasının otoritesini tanımak gerekir. Bu saygı, bu kölelik, insana kendini tanıma, kendi içini görme gücünü verir. Bu, ortodoks rituellere göre yakarma diye adlandırdığımız, ama aynı zamanda benim sinema eserimin de aldığı biçimdir. Bununla birlikte, kendimi henüz bu yakarma idealini gerçekleştirmekten uzakta sayıyorum.
- Tanrı'ya inancınızla sanata inancınız böyle mi birleşiyor?
- Tarkovski: Sanat yaratma kapasitesidir. Yaratıcının aynadaki yansısıdır. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Sanat, yaradana benzediğimiz belirli bir andır. Bu yüzden yaradandan bağımsız bir sanata asla inanmadım. Tanrı'sız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrı'ya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak: Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek fethetmek demek değildir.
- Sanatın amacı nasıl yalnızca hizmet etmek olabilir?
- Tarkovski: İşte gizem burada. Yaratılışın gizemi gibi. Bir ikonun önünde çöktüğünüz zaman Tanrı'ya aşkınızı söylemek için tam yerinde kelimeler bulursunuz, ama bu kelimeler gizli, gizemli kalır. Aynı şekilde bir sanatçı, öyküsünü, karakterlerini bulduğu zaman dua-eserini yapar, yaratımında Tanrı'yla hem fikir olur ve tam yerinde sözcükleri bulur. İşte burada sanat bir hediye şeklini alır. Sanat yalnızca bir hediye olduğu zaman "hizmet edebilir".
- Filmleriniz böylece Tanrı için aşk eylemleri oluyor.
- Tarkovski: Buna gerçekten inanmak isterim. Bunu yapmaya çalıştım. Benim için ideal, bu "hediye" yi sürekli vermek olacak. Bu anlamda Bach, Tanrı'ya gerçekten sunulabilecek tek hediye.
----------------------------------------------------------------
"Les mardis du cinema", France Culture,
Röportajı Yapan: Laurence Cosse, 7 Ocak 1986
Fransızca'dan Çeviren: Güven Güner, Eylül 1993, İstanbul
- Nereden aklınıza geldi ilk filminiz "İvan'ın Çocukluğu" nun konusu?
- Tarkovski: Biraz tuhaf bir hikayesi var bu filmin. Mosfilm stüdyoları filmin yapımına başka bir ekiple başlamıştı. Filmin yarısından fazlası bu ekiple çekildi, paranın yarısı harcandı ama sonuç öylesine kötüydü ki, yapımcı firma filmin çekimini durdurmak zorunda kaldı ve yeni bir yönetmen aramaya başladı. Önce isim yapmış yönetmenlere başvuruldu, sonra daha az tanınmışlara. Hepsi de bu yarım filmi devralmayı reddetti. Bana gelince VGIK Sinema Okulu'ndan yeni mezun olmuş, diploma filmim " Le Rouleau Compresseur et le Violon" u bitirmeye çalışıyordum. Öneriyi kabul etmeden önce bir çok şart ileri sürdüm. Senaryoyu yeniden yazmak, bunun için de senaryonun esinlendiği Vladimir Bogolomov'un hikayesini yeniden okumak istiyordum. Daha önce çekilen ve hepsi bir metreyi geçmeyen kısmın hiç çekilmemiş gibi kabul edilmesini ve her şeye sıfırdan başlamak için tüm oyuncularla, teknik ekibin degiştirilmesini istedim. Bana " Tamam ama paranın da yarısını alacaksınız " denildi. Ben de "Eğer bana beyaz kart verirseniz yarım bütçeyle de çalışırım" diye cevap verdim ve film böylece çekildi.
- O halde konu seçimini bir yana bırakırsak "İvan'ın Çocukluğu" tamamıyla Andrei Tarkovski'den doğdu.
- Tarkovski: Evet
- Ama bu konu aynı zaman da size de çok yakın. Genç İvan savaş yıllarında sizinle aynı yaşta. - Tarkovski: Benim çocukluğum savaşı bir yetişkin ve bir savaşçı olarak yaşayan İvan'ınkinden çok farklı. Buna rağmen benim yaşıtlarımda oldukça güç bir dönem yaşadılar. Andrei Tarkovski ile İvan'ı birbirine bağlayan şey yalnızca İvan'la bu kuşağın tüm genç Rusları arasındaki yaşanmış acıyı anımsatmaktan ibaret. - Film, 1962 yılında Venedik'te gösterildiği zaman, savaş üzerine derin bir refleksiyon olarak algılandı.
- Tarkovski: Film iyi karşılandı ama eleştiri düzeyinde tamamen anlaşılmaz olarak kaldı. Herkes, tarihi, hikayeyi filmin karekterlerini yorumladı. Oysa ki söz konusu olan, daha çok, genç bir yönetmenin ilk yapıtıydı. Yani tarih görüşümün değil, dünya görüşümün anlaşılabileceği şiirsel bir eserdi söz konusu olan. Mesela Sartre, filmi İtalyan solundan gelen eleştirilere karşı coşkuyla savundu, ama tamamen felsefi bir açıdan. Bu benim için geçerli bir savunma değildi. İdeolojik değil sanatsal bir savunma arıyordum. Bir filozof değil sanatçıyım. Ayrıca bu savunma tamamen gereksizdi. Filmi kendi öz felsefi değerleri ile yorumlamaya girişiyordu ve ben, sanatçı Andrei Tarkovski, bir kenara konmuştum. Sanki yalnızca Sartre'dan konuşuluyordu, sanatçıdan değil.
- Sartre'ın film üzerine yaptığı yorum - Savaşın, canavarlar, sonunda yiyip bitireceği kahramanlar ürettiği - sizin yorumunuzla aynı değil mi?
- Tarkovski: Karşı çıktığım yorum değil. Bu görüşe tamamen katılıyorum. Savaş kurban kahramanlar üretir. Savaşın kazananı olmaz. Bir savaşı kazandığımız anda onu aynı zamanda kaybederiz. Karşı çıktığım yorum değil, polemiğin çerçevesi. Düşünceler ve değerler öne çıkarılmış, sanatçı ve sanatı unutulmuş.
ANDREİ RUBLEV, 1966
- Nasıl doğdu "Andrei Rublev"?
- Tarkovski: Bir alşam Konçalovski ve diğer bir dostumla masa başında tartışıyorduk. Bu dostumuz "Niçin Rublev üzerine bir film yapmıyoruz? Ben oyuncuyum, Roublev rolunu de pekala oynayabilirim. Eski Rusya, ikonlar çok güzel bir konu olur" diye önerdi. İşin başında, bu fikir bana gerçekleştirilemez, hatta berbat, benim dünyamdan çok uzak gibi göründü. Bununla birlikte ertesi gün filmi yapmaya karar vermiştim. Andrei Konçalovski ile çalışmaya başladık. Ne mutlu ki, Roublev'in yaşamı üzerine çok az şey biliyorduk. Bu bize büyük bir eylem özgürlüğü tanıdı.
- Vladimir'in çantasından, Çan'ın yapımına kadar bütün epizodlar sizin tarafınızdan mı seçilip tasarlandı?
- Tarkovski: Bütün bunlar uyduruldu. Ama bu yeniden yaratımdan önce varolan tüm belgeler tarandı. Bir anlamda Andrei Rublev'in yaşamını elimizdeki tarihi belgelerin ışığında yeniden keşfettik.
- Böylece son derece kişisel bir film oldu...
- Tarkovski: Kişisel olmayan bir film yapılabileceğine inanmıyorum.
- Filmin ana sorunu, hastalanan sanatçının yaratımdan vazgeçmesi, bir Tarkovski düşüncesi mi?
- Tarkovski: Elbette, aslında bir kaç ikon dışında Roublev üzerine hiç bir belgemiz yoktu. Ama Roublev'in kariyerinde bir boşluk, yaratımsız geçen önemli bir dönem olduğu biliniyor. Bu dönemi bir reddiye olarak yorumladım. Ama mesela, Roublev'in bu dönemde Venedik'te olduğunu ispatlayan bir başka yorum çıkarsa ne şaşırırım ne de şok olurum. Belki de Vladimir Katedral'inin yıkılması onu hiç sarsmadı. Ben bir Roublev yarattım ama başka yorumları da kabul ederim.
- Andrei Roublev kötülüğe maruz kalan bir dünyada sanatın meşruiyeti üzerine bir film. Kötülük sürekli iş başındayken güzeli yaratma tutkusu niye?
- Tarkovski: Kötülük ne kadar artarsa güzeli yaratma nedenide bir o kadar artacak. Şüphesiz daha güç olacak, ama daha da gerekli.
- Tabi bunun alelade bir sanat olmaması koşuluyla.
- Tarkovski: Ne demek alelade bir sanat olmaması?
- Tanrının dünya projesi ile uygun düşen sanat.
- Tarkovski: İnsan varolduğu sürece yaratma eğilimi de var olacaktır. İnsan kendini insan olarak hissettiği sürece bir şeyler yaratmaya girişecektir. İşte onu yaratıcısına bağlayan şey burada. Nedir yaratım? Neye yarar sanat? Bu sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor: Sanat bir yakarıştır. Bu her şeyi anlatıyor. İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entellektüel analiz olabilirler. Picassonun tüm eserleri bu entellektüel analiz üzerine kurulmuştur. Picasso dünyayı kendi analizi, kendi entellektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum.
- Dünyanın bir anlamı olduğunu öne süren sanattan başka sanat yok mu sizce?
- Tarkovski: Tekrarlıyorum, sanat bir yakarma, bir dua biçimidir ve insan yalnızca duasıyla yaşar.
- Birçok insan "Andrei Roublev"de bugünün Sovyetler Birliği'ne, Rusya'nın geçmişte ki manevi yaratıcılığını yeniden bulabilmesi için gönderilen mesajlar olduğunu düşünüyor.
- Tarkovski: Bu mümkün ama benim problemim değil. Bugünün Rusya'sına mesaj göndermiyorum. Zaten hiçbir Rusa hiçbir şey söylemek istemiyorum artık. "Halkıma demek isterim ki... Bütün dünyaya derim ki..." türünden peygambervari erdemler artık beni ilgilendirmiyor. Ben bir peygamber değilim. Tanrının şair olma olanağını, bir katedraldeki inananlardan farklı bir biçimde, yakarma olanağını verdiği bir insanım. Bundan başka ne bir şey söyleyebilirim ne de söylemek istiyorum. Eğer Batı toplumu benim fimlerimde Rus halkına yönelik mesajlar buluyorsa, bu iki halk arasında halledilecek bir problemdir. Benim problemim değil. Benim bir tek kaygım var; Çalışmak, sadece çalışmak.
SOLARİS, 1972
- Solaris gezegeninde Kelvin otuz yıl önce ölmüş karısına kavuşuyor. Bu, gerçekleşmesi imkansız bir olay aracılığıyla Tarkovski tarafından anlatılan tek aşk hikayesi mi?
- Tarkovski: Aşk hikayesi filmin yalnızca bir yönü. Belki de Kelvin'in Solaris'te bir tek amacı var: Başkasına duyulan aşkın yaşamak için vazgeçilmez olduğunu göstermek. Aşksız bir insan, insan değildir.
- Ama başında bir bilim-kurgu hikayesine benzeyen bu macera aslında tinsel bir macera.
- Tarkovski: Daha çok bir insanın başına vicdanen gelmiş bir macera. Stanislav Lem'in romanından esinlenerek bu filmi yapmak istedim. Gerçek bir uzay yolculuğu yapmadan... Şüphesiz gerçek bir uzay yolculuğu yapmak daha ilginç olacaktı, Ama Lem aynı fikirde değildi.
- Bu evren, daha sonra Stalker Zonu, bir çile metaforu değil mi? Yani yalnızca tek bir arzuya sahip olduğumuz bir yer: Kendini değiştirmek.
- Tarkovski: Hayatın çilesiz olsa bile bu tanımı ortaya çıkardığını düşünüyorum; Değişmek. İnsan hayatı yalnızca bu değişimi hedefliyor. Çile bize daha çok, sakin olmak, acılarımızı dindirmek için gerekli.
AYNA (ZERKALO), 1974
- Fransızlar için "Ayna" Proust'un, belleğin dünyasını çağrıştırıyor.
- Tarkovski: Proust için zaman zamandan öte bir şey. Bir Rus içinse bu bir problem değil. Proust için daha çok yayılmak, açılmak sözkonusu. Biz Ruslarsa kendimizi korumak zorundayız. Rusya'da çocukluk anıları, geçmişle hesaplaşmak, pişmanlık üzerine yoğunlaşmış çok güçlü bir edebiyat geleneği vardır.
- "Ayna"da bu gelenekten mi?
- Tarkovski: Evet, zaten bu film Rus seyircisi arasında birçok tartışmaya yol açtı. Bir gün filmin gösteriminden sonra, halka açık olarak düzenlenen tartışma iyice uzamıştı. Gece yarısından sonra salonu temizlemekle görevli temizlikçi kadın geldi ve artık salonu boşaltmamızı istedi. Filmi daha önce görmüştü ve tartışmanın niye bu kadar uzun sürdüğünü anlamıyordu. Bize, " Aslında herşey çok basit: Birisi hasta düşer ve ölümden korkmaya başlar. Birden başkalarına yaptığı kötülükleri hatırlar. Özür dilemek, kendini afettirmek ister" dedi. Bu basit kadınn herşeyi anlamış, filmdeki pişmanlığı kavramıştı. Ruslar içinde bulundukları zamanı yaşarlar. Edebiyat da yalnızca bu zamanla yapılır ve basit insanlar bunu çok iyi anlar. "Ayna" bu anlamda biraz da Rusların öyküsüdür. Pişmanlıklarının öyküsü. Salondaki eleştirmenler filmden hiçbirşey anlamadıkları halde, ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının pişmanlığı gerçeğini söylüyordu.
STALKER, 1979
- Kimdir Stalker, bu gizemli karakter?
- Tarkovski: Film, manevi değerleri için bir şövalye gibi savaşan bir insanı anlatıyor. Filmin kahramanı Stalker, edebiyatın "idealist" tipleri olarak bildiğimiz Don Kişot ya da Prens Mişkin ile aynı yörüngeye oturur. Ve idealist oldukları için gerçek hayattaki tüm savaşları kaybederler.
- İsa türünden karakterlerden bahsedilebilir mi?
- Tarkovski: Benim için zayıfın gücünü dile getiren karakterler. Film bu sayede insanın kendi yarattığı güce bağımlılığını da anlatıyor. Güç sonunda insanı yok ediyor ve zayıflık tek güç olarak kalıyor.
- Zayıfın bu gücünü duyması için insanın ne yapması gerekiyor?
- Tarkovski: Önemli olan bu değil. Bir inanç adamının eylemleri düşünülmüş ve akıllıca olmak bir yana son derece absürd olabilir. "Gülünç", "Yersiz" eylemler maneviyatın yüksek bir şeklidir.
- Karşılıksız, nedensiz yapılan eylemler bir anlamda.
- Tarkovski: Evet ama bununla beraber bu eylemler nedensizlik adına değil, kurulu haliyle varolan ve hiçbir şekilde manevi insanı üretemeyecek dünyayı aşmak için gerçekleştirilir. Önemli olan ve Stalker'in bütün seyrini yöneten, onu bayağılığa düşmeden gülünç, hatta aptal kılan ama kendi öz tekilliğini, öz maneviyatını ortaya çıkaran, bu güçtür.
- Stalker Zonu, bu inanışın mekanı mı?
- Tarkovski: Bana sıklıkla sorulan sorulardan biri de bu zonun neyi anlattığı. Buna verecek tek bir cevap var; Böyle bir zon yok. Stalker'in kendisi yaratıyor bu zonu. Mutsuz insanları oraya götürmek ve onlara umut düşüncesi aşılamak için yaratıyor. Dilek odaları da aynı şekilde Stalker'in yaratımları.
NOSTALGHIA, 1983
- Neden söz ediyor "Nostalghia"?
- Tarkovski: Yaşamanın imkansızlığından, özgürlüğün olmadığından. Eğer aşka sınır koyarsak insan tamamen şekilsiz bir hale gelir; aynı şekilde eğer manevi yaşama sınır koyarsak insan büyük bir sarsıntı geçirir. Bazıları bunu diğerlerinden daha güçlü hisseder; dünyayı aşk eksikliğinden kurtarmak için kendilerini tamamen bir başkasına adarlar. Bir kurban gibi. Bu aşka, içinde yaşadığımız dünya tarafından sınırlar konulduğunu gördüğü zaman insan acı çekmeye başlar. "Nosthalgia" nın kahramanı, dost olmanın imkansızlığından, dünyayla dostluk içinde olamamanın olanaksızlığından acı çeker. Bununla birlikte kendisi kadar acı çeken bir dost bulur: Deli Domenico.
- Bu acı mı Nostalji?
- Tarkovski: Nostalji bütün bir duygudur. Diğer bir değişle, kendi ülkemizde, yakınlarımızın yanında, mutlu bir aileye rağmen nostalji duyabiliriz. Çünkü ruhumuzun kısıtlandığını hisseder, onu istediğimiz gibi geliştiremeyeceğimizi anlarız. Nostalji, dünya önündeki bu güçsüzlüktür. Maneviyatını başkalarına iletememenin acısıdır. "Nostalghia" nın kahramanını hasta düşüren illet, dost edinememenin, insanlarla iletişim kuramamanın acısıdır. Bu karakter, maneviyatın özgürce yaşanabilmesi için "sınırların kaldırılması gerektiğini" söyler. Daha genel olarak modern yaşama uyum sağlayamamış karakteri yüzünden acı çeker. Dünyanın sefaleti karşısında mutlu olamaz. Bu toplumsal sefaleti üzerine alır, ama aynı zamanda dünya ile arasına bir mesafe koyarak yaşamak ister. Onun sorunu tamamen merhametinden gelir. Bu merhamet duygusunun canlı örneği olmayı başaramaz. Diğer insanlarla birlikte acı çekmek ister, ama bunu da tam anlamıyla başaramaz. - Kahramanınıza acıların üstesinden gelebilmesi için verebileceğiniz bir reçeteniz var mı?
- Tarkovski: Köklerine, kaynaklarına inanması gerek. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne için yaşadığını bilmesi, yani sürekli olarak yaratıcısına bağımlılığını hissetmesi gerekir. Aksi takdirde, eğer Tanrı düşüncesi aşılırsa, insan hayvana döner. İnsanı hayvandan ayıran özellik, bağımlılık duygusu, kendini bağımlı hissetme özgürlüğüdür. Bu duygu maneviyat yoludur. İnsanın talihi, maneviyata giden bu yolu durmaksızın geliştirmesindedir. Bağımlılık insanın tek şansıdır. Zira yaratandaki bu niyet, bu mütevazi bilinç, bir üstün yaratığın yaratıcısı olmaktan başka bir şey değildir. Bu inanç, dünyayı kurtarabilme gücüne sahiptir. Köle yaşamını yerine getirmek gerekir. Bu ilişki son derece basittir. Anne-baba-çocuk ilişkisine benzer. Bir başkasının otoritesini tanımak gerekir. Bu saygı, bu kölelik, insana kendini tanıma, kendi içini görme gücünü verir. Bu, ortodoks rituellere göre yakarma diye adlandırdığımız, ama aynı zamanda benim sinema eserimin de aldığı biçimdir. Bununla birlikte, kendimi henüz bu yakarma idealini gerçekleştirmekten uzakta sayıyorum.
- Tanrı'ya inancınızla sanata inancınız böyle mi birleşiyor?
- Tarkovski: Sanat yaratma kapasitesidir. Yaratıcının aynadaki yansısıdır. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Sanat, yaradana benzediğimiz belirli bir andır. Bu yüzden yaradandan bağımsız bir sanata asla inanmadım. Tanrı'sız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrı'ya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak: Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek fethetmek demek değildir.
- Sanatın amacı nasıl yalnızca hizmet etmek olabilir?
- Tarkovski: İşte gizem burada. Yaratılışın gizemi gibi. Bir ikonun önünde çöktüğünüz zaman Tanrı'ya aşkınızı söylemek için tam yerinde kelimeler bulursunuz, ama bu kelimeler gizli, gizemli kalır. Aynı şekilde bir sanatçı, öyküsünü, karakterlerini bulduğu zaman dua-eserini yapar, yaratımında Tanrı'yla hem fikir olur ve tam yerinde sözcükleri bulur. İşte burada sanat bir hediye şeklini alır. Sanat yalnızca bir hediye olduğu zaman "hizmet edebilir".
- Filmleriniz böylece Tanrı için aşk eylemleri oluyor.
- Tarkovski: Buna gerçekten inanmak isterim. Bunu yapmaya çalıştım. Benim için ideal, bu "hediye" yi sürekli vermek olacak. Bu anlamda Bach, Tanrı'ya gerçekten sunulabilecek tek hediye.
----------------------------------------------------------------
"Les mardis du cinema", France Culture,
Röportajı Yapan: Laurence Cosse, 7 Ocak 1986
Fransızca'dan Çeviren: Güven Güner, Eylül 1993, İstanbul
Andrei Tarkovsky 'nin ''Nostalghia'' filminin son sahnesi
İnsanoğlu dinle!
Domenico burada, Bagno Vignoni'nin delisi.
Hayır, onun deli olmadığını biliyorum.
Öyleydi, bunu anlayacaksın.
O burada Roma'da, bir gösteri için.
Üç gündür konuşmalar yapıyor.
...
Nasıl gidiyor?
Kalbin nasıl?
Bilmiyorum, sınıra dayandım.
İçimde hangi adam konuşuyor?
Hem aklımda hem de bedenimde...
Aynı anda ayrılamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı.
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklâmlarının
Uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere...
Böceklerin vızıltıları girmeli.
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını...
Büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı.
Yapmamamızın bir önemi yok!
O isteği beslemeliyiz...
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz...
Sınırsız bir çarşaf gibi.
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız...
El ele vermeliyiz.Sözüm ona sağlıklıları...
Sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine...
Daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır...
Eğer gözlerimizin içine bakmaya...
Yemeye, içmeye ve...
Bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler...
Sözüm ona sağlıklı olanlardır.
İnsanoğlu dinle!
Senin içinde su, ateş...
Ve sonra kül...
Ve külün içindeki kemikler.
Kemikler ve küller!
Gerçekliğin içinde veya...
Hayalimde değilken, ben neredeyim?
İşte yeni anlaşmam:
Geceleri güneşli olmalı...
Ve Ağustos da karlı.
Büyük şeyler sona erer...
Küçük şeyler baki kalır.
Toplum böylesine parçalanmaktansa...
Yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak
Hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz...
Yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz...
Suları kirletmeden…
Deli bir adam size...
Kendinizden utanmanızı söylüyorsa...
Ne biçim bir dünyadır burası!
Şimdi müzik
Müzik!
Ah… Anne!
Başının etrafında dolaşan...
Ve sen güldükçe berraklaşan...
O hafif şey havaymış.
Domenico burada, Bagno Vignoni'nin delisi.
Hayır, onun deli olmadığını biliyorum.
Öyleydi, bunu anlayacaksın.
O burada Roma'da, bir gösteri için.
Üç gündür konuşmalar yapıyor.
...
Nasıl gidiyor?
Kalbin nasıl?
Bilmiyorum, sınıra dayandım.
İçimde hangi adam konuşuyor?
Hem aklımda hem de bedenimde...
Aynı anda ayrılamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı.
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklâmlarının
Uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere...
Böceklerin vızıltıları girmeli.
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını...
Büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı.
Yapmamamızın bir önemi yok!
O isteği beslemeliyiz...
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz...
Sınırsız bir çarşaf gibi.
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız...
El ele vermeliyiz.Sözüm ona sağlıklıları...
Sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine...
Daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır...
Eğer gözlerimizin içine bakmaya...
Yemeye, içmeye ve...
Bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler...
Sözüm ona sağlıklı olanlardır.
İnsanoğlu dinle!
Senin içinde su, ateş...
Ve sonra kül...
Ve külün içindeki kemikler.
Kemikler ve küller!
Gerçekliğin içinde veya...
Hayalimde değilken, ben neredeyim?
İşte yeni anlaşmam:
Geceleri güneşli olmalı...
Ve Ağustos da karlı.
Büyük şeyler sona erer...
Küçük şeyler baki kalır.
Toplum böylesine parçalanmaktansa...
Yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak
Hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz...
Yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz...
Suları kirletmeden…
Deli bir adam size...
Kendinizden utanmanızı söylüyorsa...
Ne biçim bir dünyadır burası!
Şimdi müzik
Müzik!
Ah… Anne!
Başının etrafında dolaşan...
Ve sen güldükçe berraklaşan...
O hafif şey havaymış.
Kan İçme Ayini
'' Et yiyin ve kan için. Yiğitlerin etlerini yiyeceksiniz ve dünya beylerinin kanını içeceksiniz. Sarhoş oluncaya kadar kan içeceksiniz. '' ( Tevrat ' Herzekiel Bölümü 39/18-20)
''Onları kasaplık koyun gibi ayır ve öldürme günü için onları hazırla.'' ( Tevrat ' Yeremya Bölümü) (12-3)
Bu sapık adet asırlardır bir kısım fanatik Yahudi tarafından uygulanmaktadır. Bazı bağnaz Yahudi kolları Tevrat'ın insan kanı içme ve insan boğazlama konusundaki emirleri doğrultusunda sayısız insanı kanlarını almak için öldürmüşlerdir. Özellikle küçük erkek çocuklarını kaçırırlar. Ve iki türlü olayda kullanırlar; büyü ayininde ve Pesah ( Mayasız) bayramında.
''Onları kasaplık koyun gibi ayır ve öldürme günü için onları hazırla.'' ( Tevrat ' Yeremya Bölümü) (12-3)
Bu sapık adet asırlardır bir kısım fanatik Yahudi tarafından uygulanmaktadır. Bazı bağnaz Yahudi kolları Tevrat'ın insan kanı içme ve insan boğazlama konusundaki emirleri doğrultusunda sayısız insanı kanlarını almak için öldürmüşlerdir. Özellikle küçük erkek çocuklarını kaçırırlar. Ve iki türlü olayda kullanırlar; büyü ayininde ve Pesah ( Mayasız) bayramında.
Tarım ve Dünya
İŞ DÜNYASINI NELER BEKLİYOR?
Dünya’dan
Ekonomist Roubini’ye göre Çin’in büyüme hızı 2009’da %7’ye gerileyecek. Bu durum Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini ciddi şekilde etkileyecek.
Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan “İklim değişiklikleri ve Su” konulu rapora göre, 2025 yılında 50 ülke su sıkıntısı yaşayacak; 2050 yılında dünyada 2 milyar insan sudan yoksun kalacak; 30 yıl sonra da 3 milyar insan kullanılabilir su kaynaklarını kaybedecek. Su kaybının durdurulması için yılda 50 milyar dolarlık bir kaynak gerekiyor.
Otomotiv sektörü Avrupa’yı terkederek, yatırımlarını Doğru Avrupa ve Asya’ya kaydırıyor. Rusya’nın enerjiden sağlanan kaynağı, altyapıya aktardığı ölçüde otomotive talebinin süreceği düşünülüyor.
Kapalı alanlarda (sera) yapılan tarım faaliyetleri yerini inşası ucuz ve işleyiş biçimi güvenli, şehit içinde bulunan ve yukarıya doğru onlarca kattan oluşan dikey tarım alanlarına bırakabilir. Böylece 50 000 kişiyi besleyecek bir çiftlik, bir apartman binasına sıkıştırılabilecek. Yedinci katta pirinç, onikinci katta buğday yetiştirilebilecek.
İngiltere’deki Kimya Endüstrisi Derneği’nin dergisinde organik ürünlerin daha sağlıklı olduğuna dair kanıt bulunamadığı yazıldı. İngiltere’de tüketiciler organik ürünlere yüksek meblağlar ödemekten vazgeçebilirler.
İngiliz basınına göre Petrol zengini Arap ülkeleri, kendi gıda güvenliklerini sağlamak üzere, Pakistan ve Sudan gibi yoksul ama tarımsal potansiyeli yüksek ülkelerin topraklarını satın alma ya da kontrat yoluyla kiralıyorlar.
Küresel ısınma balıkçılık sektörünü vuruyor. Sıcak su türleri artıyor, soğuk su türleri sabit kalıyor. El Nino gibi olağanüstü hava olaylarının sayısı artıyor. Okyanuslardaki tuzluluk oranı artıyor.
Dünyanın değişik ekonomi dergilerinin hazırladığı servet listelerine bakılırsa lüks yatları alabilecek 90.000 kişi (300 milyar dolar) bulunuyor. Ancak bu 90.000 kişinin sadece 3500’ünde süper lüks yat var. Bu durum pazarın büyüklüğünü gösteriyor.
Amerika’da arıların azalmasıyla birlikte gıda fiyatlarının yükselmesi bekleniyor. Arı besicileri kolonilerini kaybetmeye devam ediyorlar.
Gıda fiyatlarındaki artışlar, tarıma elverişli alanların azalması, toprağın kendisinden beklentileri artırıyor. 15 cm’lik bir toprağın yeniden oluşması için onbinlerce yıl gerekiyor. Bilimadamları toprağın kendisini yenilemesi için gerekli bu süreyi hızlandırmak ve bazı endüstriyel atıkları pozitif yönde kullanmak suretiyle toprağın yapısını daha verimli hale getirmeye çalışıyorlar.
Ekolojik ambalaj, geleceğin ürünü. Normal plastik ambalajların doğada çözünme süresi 400 yıl sürerken, ekolojik ambalajlar 14-18 ay gibi kısa bir süre içinde kontrollu olarak bio bozunup doğaya karışabiliyor.
Birleşmiş Milletlerin yayınlamış olduğu rapora göre bundan on yıl önce istihdam şampiyonu tarım sektörü idi. 2007 yılında ilk kez servis ektörü oldu. Tarım sektöründeki azalışın servis sektörüne kaydığı düşünülüyor.
Gıda’da gelecek olan krizin 13 ana sebebi olarak 1-enerji açığı ve fiyatlar, 2-biyoyakıtlar, 3-küresel ısınma, 4-tatlı su kıtlığı, 5-ekonomik kaos, 6-yükselen nüfus seviyesi, 7-kötü tarım politikaları, 8-toprağın bozulması, 9-bal arısı sorunu ve doğal polinatör kaybı, 10-tahıl çeşitlerinin azalması ve genetik kirlenme, 11-çiftçi kıtlığı, 12-balıktaki düşüş, 13-gıdaya yönelik genel bilgisizlik gösteriliyor.
Dünyada doğal kaynakların giderek azalması sonucu doğala özdeş aroma pazarının gelişmesi bekleniyor.
Toplum içinde yaşlı nüfus artmasıyla kalp damar hastalıkları ve sinir sistemi şikayetlerinin, stresin artmasıyla diyabet ilaçları ve antidepresanların artması bekleniyor. Elbette bu segmentlerdeki yükseliş sağlık hizmet kalitelerinin ve hasta farkındalıklarının artması ile doğru orantılı olacak.
Şu an için AB ülkelerinin toplam 56 milyon göçmen iş gücüne ihtiyaç duyduğu, bu ihtiyacı karşılamak için Afrikalı göçmen işçilerin AB'ye transferine ilişkin gizli bir proje yürütüldüğü, proje çerçevesinde Afrika ve Kuzey Afrika ülkelerine kayıt bürolarının açıldığı, bu “iş merkezleri”nden ilkinin Mali'de faaliyete başladığı, 2050 yılına kadar 50 milyon işçinin bu merkezler tarafından organize edilip Avrupa'ya transfer edileceği belirtiliyor.
Avrupa Birliği tarıma desteği azaltıyor. Avrupa Birliği (AB), milyarlarca euro tutarındaki tarım sübvansiyonlarının azaltılması konusunda bir reforma imza attı. 2003 yılından bu yana gerçekleştirilen en önemli ilerleme olduğu belirtilen reform kapsamında çiftçilere yapılan doğrudan yardımlar, 2012 yılına dek yüzde beş daha azaltılarak, toplam yüzde 10 oranında kesilmiş olacak.
Tarım ürünlerinde piyasaları takip etmek ve bu tahminlere göre pozisyon almak eskiye oranla daha zorlaşacak. Mevcut 2 ya da 3 bilinmeyenli denklemin yerini onlarca bilinmeyen alacak. Fiyatlara rekolte, iklim şartları, tüketim, enflasyon, arz ve talep, dövizdeki parite, spekülatörlerin yatırım eğilimleri vb. etki yapacak.
Norveç bilim ve teknoloji üniversitesi iktisat bölümünün (Hildegunn Ekroll Stokke) yaptığı bir araştırmaya göre çiftçilerin tarımsal ürünlerini alarak piyasaya süren süpermarketler, 2015’ten sonra yerel çiftçilerin haklarını daha çok koruyan hukuki sınırlamalarla karşılaşacaklar ve çiftçilerin karşısındaki güçlü pozisyonlarını yitirecekler.
Tarım, ormancılık ve balıkçılığın yönetiminde bugüne kadar uygulanan metodların dünyadaki biyolojik çeşitliliğin kaybolmasının esas nedeni olduğu düşünülüyor.
FAO’nun yayınladığı bir rapora göre 2030 yılında dünya nüfusu 9,3 trilyon olacak. Bu artış daha çok gelişmemiş ülkelerden kaynaklanacak. Ancak dünya açlığındaki azalma, az gelişmiş ülkelerdeki gıda tüketimindeki artıştan değil, bu ülkelerin tarımsal üretimlerindeki büyük artıştan kaynaklanacaktır. Açlık ve yoksulluk problemini çözecek gerçek anahtar, gelişmiş ülkelerdeki tarımın kararlı gelişimidir.
Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi'nin dünyamızın 2025 yılına dek olan geleceğini kapsayan bir öngörü raporu yayınlandı. Buna göre ABD dünyayı etkileyecek kararları artık tek başına alabilecek hegemonik güç olmaktan çıkacak. Çin ve Hindistan'ın rolü ise artacak. Dünya çok parçalı hale gelecek. Dünyadaki kıt kaynaklar üzerinde bu kaynakları kendisi için kullanma amaçlı çıkar kavgası artacak. Bu çıkar kavgasını denetlemekte, varolan uluslar arası kuruluşlar etkisiz kalacaklar.
IBM, gelecek 5 yılda insan hayatına girecek 5 yeniliği öngörüyor: 1- Herkesin gen haritası çıkarılmış olacak ve böylece kişiye özel beslenme, kişiye özel ilaçlar mümkün olacak. 2-Bilgisayarlarda, sesle tanıma-arama sistemleri başlayacak. 3- Herkesin dijital asistanı olacak. 4- Evinizin her odasındaki ekranlar, sürekli bizi tarayacak ve size yardımcı olacak. 5- Kaldırımlarda, evlerde kullanılan asfalt, boya ve diğer yalıtım malzemeleri güneş enerjisini hapsedip, elektrik üretebilecek.
Almanya uzun süre uzak kaldığı aktif dünya siyasetinde, varlığını tekrardan göstermek için adımlar atmaya başlıyor.
Türkiye’den
Türkiye Avrupa’nın en yaşlı traktörlerini kullanıyor. Türkiye’de 20 yaşın üzerinde 700 bin traktörün hurdaya çıkacak olması, uluslar arası traktör firmalarının rekabetini artırdı.
TUSIAD tarafından hazırlanan “Türkiye’de su yönetimi” başlıklı rapora göre ülkemiz 2030 yılında su fakiri olacak. Yılda kişi başına 1000 metre küpün altında su kullanan ülkeler su fakiri olarak adlandırılıyorlar.
Türkiye’deki zengin floristik özellikler (3500 endemik bitki), doğal kaynaklarını zamanla kaybetme aşamasına gelmiş gelişmiş ülkelerdeki ilaç sanayinin, koleksiyoncuların, kaçakçıların ve kozmetikçilerin ilgisini çekiyor. Bitkilerin kaçırılıp genleriyle oynanarak (tohumlarından yararlanma şansı da olmadan) tekrar bize satılması da tartışılması gereken başka bir konu.
Yeni bir sektör doğuyor: Anayurt güvenliği sektörü. ABD’de ortaya çıkmış olan ve ülke güvenliğine yönelik çözümler sektörleşme yolunda ilerliyor. Anayurt güvenliği sektörünün yakın zamanda 5 milyar dolarlık pasta yaratması bekleniyor, Türkiye’de halen 20 firma bu sektörde faaliyet gösteriyor. Savunma sanayi imalatçıları derneği sektörün STK’sı durumunda.
İnşaat sektörünün gelişimine paralel olarak geleceği parlak görünen yeni bir sektör var: Tesis ve Mülk Yönetimi. Middle East Strategy Advisor kuruluşunun araştırmasına göre Körfez bölgesinde 892 milyar dolarlık ve Türkiye’de 8 milyar dolarlık bir potansiyel var. Kanadalı uzman firmalar Türkiye’ye geldiler bile.
Dünyada enerjiyi en verimli kullanan ülkeler Japonya, Almanya ve Danimarka. Türkiye enerjiyi OECD ülkelerine göre 2 kat, Japonya’ya göre 4 kat daha verimsiz tüketerek, kriz senaryolarına her gün biraz daha yaklaşıyor. Enerji verimliliği ile binalarda % 20, ulaşımda % 15 tasarruf sağlanarak, yılda 6 milyar dolarlık petrol ve doğalgaz ithalatı engellenebilir. Alınacak önlemler olarak yalıtımlı binalar, son teknoloji ampuller ve gereksiz trafik yoğunluğunun azaltılması, kayıp kaçakların azaltılması öneriliyor.
İlaç sektöründe en hızlı büyüyen segment dünyada tüketimi her yıl % 11, Avrupa’da % 15 ve Türkiye de % 12 artan kanser ilaçları. 2008 yılı sonunda Türkiye’de kullanılan kanser ilaçları tutarının 1 milyar dolara çıkması bekleniyor.
Gemi inşa sektöründe konteynır gemileri, kuru yük gemileri, kargo gemileri, çok maksatlı gemiler, teknolojisi yüksek gemiler gelecek vaadediyor.
Derleyen: Memet Özkan - www.danismend. com
Dünya’dan
Ekonomist Roubini’ye göre Çin’in büyüme hızı 2009’da %7’ye gerileyecek. Bu durum Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini ciddi şekilde etkileyecek.
Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan “İklim değişiklikleri ve Su” konulu rapora göre, 2025 yılında 50 ülke su sıkıntısı yaşayacak; 2050 yılında dünyada 2 milyar insan sudan yoksun kalacak; 30 yıl sonra da 3 milyar insan kullanılabilir su kaynaklarını kaybedecek. Su kaybının durdurulması için yılda 50 milyar dolarlık bir kaynak gerekiyor.
Otomotiv sektörü Avrupa’yı terkederek, yatırımlarını Doğru Avrupa ve Asya’ya kaydırıyor. Rusya’nın enerjiden sağlanan kaynağı, altyapıya aktardığı ölçüde otomotive talebinin süreceği düşünülüyor.
Kapalı alanlarda (sera) yapılan tarım faaliyetleri yerini inşası ucuz ve işleyiş biçimi güvenli, şehit içinde bulunan ve yukarıya doğru onlarca kattan oluşan dikey tarım alanlarına bırakabilir. Böylece 50 000 kişiyi besleyecek bir çiftlik, bir apartman binasına sıkıştırılabilecek. Yedinci katta pirinç, onikinci katta buğday yetiştirilebilecek.
İngiltere’deki Kimya Endüstrisi Derneği’nin dergisinde organik ürünlerin daha sağlıklı olduğuna dair kanıt bulunamadığı yazıldı. İngiltere’de tüketiciler organik ürünlere yüksek meblağlar ödemekten vazgeçebilirler.
İngiliz basınına göre Petrol zengini Arap ülkeleri, kendi gıda güvenliklerini sağlamak üzere, Pakistan ve Sudan gibi yoksul ama tarımsal potansiyeli yüksek ülkelerin topraklarını satın alma ya da kontrat yoluyla kiralıyorlar.
Küresel ısınma balıkçılık sektörünü vuruyor. Sıcak su türleri artıyor, soğuk su türleri sabit kalıyor. El Nino gibi olağanüstü hava olaylarının sayısı artıyor. Okyanuslardaki tuzluluk oranı artıyor.
Dünyanın değişik ekonomi dergilerinin hazırladığı servet listelerine bakılırsa lüks yatları alabilecek 90.000 kişi (300 milyar dolar) bulunuyor. Ancak bu 90.000 kişinin sadece 3500’ünde süper lüks yat var. Bu durum pazarın büyüklüğünü gösteriyor.
Amerika’da arıların azalmasıyla birlikte gıda fiyatlarının yükselmesi bekleniyor. Arı besicileri kolonilerini kaybetmeye devam ediyorlar.
Gıda fiyatlarındaki artışlar, tarıma elverişli alanların azalması, toprağın kendisinden beklentileri artırıyor. 15 cm’lik bir toprağın yeniden oluşması için onbinlerce yıl gerekiyor. Bilimadamları toprağın kendisini yenilemesi için gerekli bu süreyi hızlandırmak ve bazı endüstriyel atıkları pozitif yönde kullanmak suretiyle toprağın yapısını daha verimli hale getirmeye çalışıyorlar.
Ekolojik ambalaj, geleceğin ürünü. Normal plastik ambalajların doğada çözünme süresi 400 yıl sürerken, ekolojik ambalajlar 14-18 ay gibi kısa bir süre içinde kontrollu olarak bio bozunup doğaya karışabiliyor.
Birleşmiş Milletlerin yayınlamış olduğu rapora göre bundan on yıl önce istihdam şampiyonu tarım sektörü idi. 2007 yılında ilk kez servis ektörü oldu. Tarım sektöründeki azalışın servis sektörüne kaydığı düşünülüyor.
Gıda’da gelecek olan krizin 13 ana sebebi olarak 1-enerji açığı ve fiyatlar, 2-biyoyakıtlar, 3-küresel ısınma, 4-tatlı su kıtlığı, 5-ekonomik kaos, 6-yükselen nüfus seviyesi, 7-kötü tarım politikaları, 8-toprağın bozulması, 9-bal arısı sorunu ve doğal polinatör kaybı, 10-tahıl çeşitlerinin azalması ve genetik kirlenme, 11-çiftçi kıtlığı, 12-balıktaki düşüş, 13-gıdaya yönelik genel bilgisizlik gösteriliyor.
Dünyada doğal kaynakların giderek azalması sonucu doğala özdeş aroma pazarının gelişmesi bekleniyor.
Toplum içinde yaşlı nüfus artmasıyla kalp damar hastalıkları ve sinir sistemi şikayetlerinin, stresin artmasıyla diyabet ilaçları ve antidepresanların artması bekleniyor. Elbette bu segmentlerdeki yükseliş sağlık hizmet kalitelerinin ve hasta farkındalıklarının artması ile doğru orantılı olacak.
Şu an için AB ülkelerinin toplam 56 milyon göçmen iş gücüne ihtiyaç duyduğu, bu ihtiyacı karşılamak için Afrikalı göçmen işçilerin AB'ye transferine ilişkin gizli bir proje yürütüldüğü, proje çerçevesinde Afrika ve Kuzey Afrika ülkelerine kayıt bürolarının açıldığı, bu “iş merkezleri”nden ilkinin Mali'de faaliyete başladığı, 2050 yılına kadar 50 milyon işçinin bu merkezler tarafından organize edilip Avrupa'ya transfer edileceği belirtiliyor.
Avrupa Birliği tarıma desteği azaltıyor. Avrupa Birliği (AB), milyarlarca euro tutarındaki tarım sübvansiyonlarının azaltılması konusunda bir reforma imza attı. 2003 yılından bu yana gerçekleştirilen en önemli ilerleme olduğu belirtilen reform kapsamında çiftçilere yapılan doğrudan yardımlar, 2012 yılına dek yüzde beş daha azaltılarak, toplam yüzde 10 oranında kesilmiş olacak.
Tarım ürünlerinde piyasaları takip etmek ve bu tahminlere göre pozisyon almak eskiye oranla daha zorlaşacak. Mevcut 2 ya da 3 bilinmeyenli denklemin yerini onlarca bilinmeyen alacak. Fiyatlara rekolte, iklim şartları, tüketim, enflasyon, arz ve talep, dövizdeki parite, spekülatörlerin yatırım eğilimleri vb. etki yapacak.
Norveç bilim ve teknoloji üniversitesi iktisat bölümünün (Hildegunn Ekroll Stokke) yaptığı bir araştırmaya göre çiftçilerin tarımsal ürünlerini alarak piyasaya süren süpermarketler, 2015’ten sonra yerel çiftçilerin haklarını daha çok koruyan hukuki sınırlamalarla karşılaşacaklar ve çiftçilerin karşısındaki güçlü pozisyonlarını yitirecekler.
Tarım, ormancılık ve balıkçılığın yönetiminde bugüne kadar uygulanan metodların dünyadaki biyolojik çeşitliliğin kaybolmasının esas nedeni olduğu düşünülüyor.
FAO’nun yayınladığı bir rapora göre 2030 yılında dünya nüfusu 9,3 trilyon olacak. Bu artış daha çok gelişmemiş ülkelerden kaynaklanacak. Ancak dünya açlığındaki azalma, az gelişmiş ülkelerdeki gıda tüketimindeki artıştan değil, bu ülkelerin tarımsal üretimlerindeki büyük artıştan kaynaklanacaktır. Açlık ve yoksulluk problemini çözecek gerçek anahtar, gelişmiş ülkelerdeki tarımın kararlı gelişimidir.
Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi'nin dünyamızın 2025 yılına dek olan geleceğini kapsayan bir öngörü raporu yayınlandı. Buna göre ABD dünyayı etkileyecek kararları artık tek başına alabilecek hegemonik güç olmaktan çıkacak. Çin ve Hindistan'ın rolü ise artacak. Dünya çok parçalı hale gelecek. Dünyadaki kıt kaynaklar üzerinde bu kaynakları kendisi için kullanma amaçlı çıkar kavgası artacak. Bu çıkar kavgasını denetlemekte, varolan uluslar arası kuruluşlar etkisiz kalacaklar.
IBM, gelecek 5 yılda insan hayatına girecek 5 yeniliği öngörüyor: 1- Herkesin gen haritası çıkarılmış olacak ve böylece kişiye özel beslenme, kişiye özel ilaçlar mümkün olacak. 2-Bilgisayarlarda, sesle tanıma-arama sistemleri başlayacak. 3- Herkesin dijital asistanı olacak. 4- Evinizin her odasındaki ekranlar, sürekli bizi tarayacak ve size yardımcı olacak. 5- Kaldırımlarda, evlerde kullanılan asfalt, boya ve diğer yalıtım malzemeleri güneş enerjisini hapsedip, elektrik üretebilecek.
Almanya uzun süre uzak kaldığı aktif dünya siyasetinde, varlığını tekrardan göstermek için adımlar atmaya başlıyor.
Türkiye’den
Türkiye Avrupa’nın en yaşlı traktörlerini kullanıyor. Türkiye’de 20 yaşın üzerinde 700 bin traktörün hurdaya çıkacak olması, uluslar arası traktör firmalarının rekabetini artırdı.
TUSIAD tarafından hazırlanan “Türkiye’de su yönetimi” başlıklı rapora göre ülkemiz 2030 yılında su fakiri olacak. Yılda kişi başına 1000 metre küpün altında su kullanan ülkeler su fakiri olarak adlandırılıyorlar.
Türkiye’deki zengin floristik özellikler (3500 endemik bitki), doğal kaynaklarını zamanla kaybetme aşamasına gelmiş gelişmiş ülkelerdeki ilaç sanayinin, koleksiyoncuların, kaçakçıların ve kozmetikçilerin ilgisini çekiyor. Bitkilerin kaçırılıp genleriyle oynanarak (tohumlarından yararlanma şansı da olmadan) tekrar bize satılması da tartışılması gereken başka bir konu.
Yeni bir sektör doğuyor: Anayurt güvenliği sektörü. ABD’de ortaya çıkmış olan ve ülke güvenliğine yönelik çözümler sektörleşme yolunda ilerliyor. Anayurt güvenliği sektörünün yakın zamanda 5 milyar dolarlık pasta yaratması bekleniyor, Türkiye’de halen 20 firma bu sektörde faaliyet gösteriyor. Savunma sanayi imalatçıları derneği sektörün STK’sı durumunda.
İnşaat sektörünün gelişimine paralel olarak geleceği parlak görünen yeni bir sektör var: Tesis ve Mülk Yönetimi. Middle East Strategy Advisor kuruluşunun araştırmasına göre Körfez bölgesinde 892 milyar dolarlık ve Türkiye’de 8 milyar dolarlık bir potansiyel var. Kanadalı uzman firmalar Türkiye’ye geldiler bile.
Dünyada enerjiyi en verimli kullanan ülkeler Japonya, Almanya ve Danimarka. Türkiye enerjiyi OECD ülkelerine göre 2 kat, Japonya’ya göre 4 kat daha verimsiz tüketerek, kriz senaryolarına her gün biraz daha yaklaşıyor. Enerji verimliliği ile binalarda % 20, ulaşımda % 15 tasarruf sağlanarak, yılda 6 milyar dolarlık petrol ve doğalgaz ithalatı engellenebilir. Alınacak önlemler olarak yalıtımlı binalar, son teknoloji ampuller ve gereksiz trafik yoğunluğunun azaltılması, kayıp kaçakların azaltılması öneriliyor.
İlaç sektöründe en hızlı büyüyen segment dünyada tüketimi her yıl % 11, Avrupa’da % 15 ve Türkiye de % 12 artan kanser ilaçları. 2008 yılı sonunda Türkiye’de kullanılan kanser ilaçları tutarının 1 milyar dolara çıkması bekleniyor.
Gemi inşa sektöründe konteynır gemileri, kuru yük gemileri, kargo gemileri, çok maksatlı gemiler, teknolojisi yüksek gemiler gelecek vaadediyor.
Derleyen: Memet Özkan - www.danismend. com
8 Ocak 2009 Perşembe
yaktığın köprü
iki köprü vardı,
biri geçip gidebileceğin köprü,
diğeri yakıp geçebileceğin,
ben o yakıp geçtiğin köprüyüm,
geri dönüşü imkansız
biri geçip gidebileceğin köprü,
diğeri yakıp geçebileceğin,
ben o yakıp geçtiğin köprüyüm,
geri dönüşü imkansız
7 Ocak 2009 Çarşamba
bağlanmak yok hiçbir şeye
'' bağlanmayacaksın bir şeye öyle körü körüne.
"o olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
demeyeceksin işte. yaşarsın çünkü.
öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
çok sevmeyeceksin mesela.
o daha az severse kırılırsın.
ve zaten genellikle o daha az sever seni
senin o'nu sevdiğinden.
çok sevmezsen çok acımazsın.
çok sahiplenmeyince çok ait de olmazsın ''
can yücel
"o olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
demeyeceksin işte. yaşarsın çünkü.
öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
çok sevmeyeceksin mesela.
o daha az severse kırılırsın.
ve zaten genellikle o daha az sever seni
senin o'nu sevdiğinden.
çok sevmezsen çok acımazsın.
çok sahiplenmeyince çok ait de olmazsın ''
can yücel
herkes biliyor
herkes biliyor, zarların hileli olduğunu
herkes parmaklarını çapraz yapar yuvarlarken
herkes biliyor, savaşın bittiğini
herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
herkes biliyor
herkes biliyor, geminin su aldığını
herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini
herkeste bu buruk duygular
sanki babaları ya da köpekleri ölmüş gibi
herkes ceplerine konuşur
herkes bir kutu çikolata
ve uzun bir gül ister
herkes biliyor
herkes biliyor, beni sevdigini bebeğim
herkes biliyor, gercekten sevdiğini
herkes biliyor, sadık olduğunu
bir iki akşam eksik,fazla
herkes biliyor, ihtiyatlı olduğunu
ama tanışman gereken o kadar cok insan vardı ki
giysilerin olmadan
ve herkes bunu biliyor
herkes biliyor,herkes biliyor
hep böyle gider
herkes biliyor
herkes biliyor, ya şimdi ya asla
herkes biliyor, ya ben ya sen
herkes biliyor, senin sonsuza dek yaşadığını
ve sen bir iki replik okuduğunda
herkes biliyor anlaşmanın çürük olduğunu
yaşlı kara joe hala pamuk topluyor
senin kurdelaların ve omuzlukların için
ve herkes biliyor
ve herkes biliyor, salgının yaklaştığını
herkes biliyor, hızlı hareket ettiğini
herkes biliyor, çıplak adamın ve kadının
sadece geçmişin parlayan birer kalıntıları olduğunu
herkes biliyor, sahnenin öldüğünü
ama yatağında bir sayaç olacak
açığa vuran
herkesin bildiği şeyi
herkes biliyor, başının belada olduğunu
herkes biliyor, neler yaşadığını
calvary'nin tepesindeki kanlı çarmıhtan
malibu sahillerine kadar
herkes biliyor, parçalara ayrıldığını
bu kutsal kalbe son bir kez bak
patlamadan önce
ve herkes biliyor
herkes biliyor,herkes biliyor
hep böyle gider
herkes biliyor
leonard cohen- everybody knows lyrics
herkes parmaklarını çapraz yapar yuvarlarken
herkes biliyor, savaşın bittiğini
herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
herkes biliyor
herkes biliyor, geminin su aldığını
herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini
herkeste bu buruk duygular
sanki babaları ya da köpekleri ölmüş gibi
herkes ceplerine konuşur
herkes bir kutu çikolata
ve uzun bir gül ister
herkes biliyor
herkes biliyor, beni sevdigini bebeğim
herkes biliyor, gercekten sevdiğini
herkes biliyor, sadık olduğunu
bir iki akşam eksik,fazla
herkes biliyor, ihtiyatlı olduğunu
ama tanışman gereken o kadar cok insan vardı ki
giysilerin olmadan
ve herkes bunu biliyor
herkes biliyor,herkes biliyor
hep böyle gider
herkes biliyor
herkes biliyor, ya şimdi ya asla
herkes biliyor, ya ben ya sen
herkes biliyor, senin sonsuza dek yaşadığını
ve sen bir iki replik okuduğunda
herkes biliyor anlaşmanın çürük olduğunu
yaşlı kara joe hala pamuk topluyor
senin kurdelaların ve omuzlukların için
ve herkes biliyor
ve herkes biliyor, salgının yaklaştığını
herkes biliyor, hızlı hareket ettiğini
herkes biliyor, çıplak adamın ve kadının
sadece geçmişin parlayan birer kalıntıları olduğunu
herkes biliyor, sahnenin öldüğünü
ama yatağında bir sayaç olacak
açığa vuran
herkesin bildiği şeyi
herkes biliyor, başının belada olduğunu
herkes biliyor, neler yaşadığını
calvary'nin tepesindeki kanlı çarmıhtan
malibu sahillerine kadar
herkes biliyor, parçalara ayrıldığını
bu kutsal kalbe son bir kez bak
patlamadan önce
ve herkes biliyor
herkes biliyor,herkes biliyor
hep böyle gider
herkes biliyor
leonard cohen- everybody knows lyrics
6 Ocak 2009 Salı
Geri verin bana hazin gecemi
Aynalı odamı, gizli hayatımı
Çok ıssız burası
İşkence edecek kimsem yok artık
Mutlak denetim verin bana
Tüm canlılar üzerinde
Gel yanıma uzan bebeğim
Bu bir emirdir!
Crack verin bana ve anal seks
Sökün kalan tek ağacı
Dikin kültürünüzdeki çukura
Geri verin Berlin duvarını
Geri verin Stalin’i ve Aziz Paul’ü
Geleceği gördüm kardeşim
Gelecek katliam...
Bir çığ gibi büyüyecek olaylar dört bir yanda
Kalmayacak artık ölçüsü hiçbir şeyin
Dünyayı saran tipi
Eşiği aştı ve tersyüz etti
Ruhların düzenini
Tövbe et, tövbe et dediklerinde
Anlamadım ne demek istediklerini
Rüzgardan öğrenemezsin kim olduğumu
Bilemezsin, bilemedin
Ben o küçük Yahudiyim
İncil’i yazan
Gördüm yükselişini ve düşüşünü milletlerin
Hikayelerini dinledim, hepsinin hikayelerini
Sadece sevgi ayakta tutar herşeyi
Bendenize öyle söylendi
Açık söyle, hiç acıma:
Bitti, yok daha ötesi
Dönmüyor artık feleğin çarkı
Şeytanın ürünleri hasat ettiğini hissediyorsun
Hazırlan geleceğe:
Gelecek katliam...
Bozulacak kanunu Kadim Batı’nın
İnfilak edecek özel hayatınız birdenbire
Hayaletler gelecek
Sokaklar alev alacak
Ve dans edecek beyaz adam
Bir kadın göreceksiniz ayaklarından asılmış
Elbisesi örtmüş çehresini
Ve boktan küçük şairler çıkacak ortaya
Charles Manson taklitleri
Ve dans edecek beyaz adam
Geri verin Berlin duvarını
Geri verin Stalin’i ve Aziz Paul’ü
Geri verin İsa’yı
ya da Hiroşima’yı
Katledin şimdi bir cenini daha
Çocukları sevmeyiz ki zaten
Geleceği gördüm bebeğim:
Gelecek katliam...
Tövbe et, tövbe et dediklerinde
Anlamadım ne demek istediklerini…
leonard cohen- the future lyrics
Aynalı odamı, gizli hayatımı
Çok ıssız burası
İşkence edecek kimsem yok artık
Mutlak denetim verin bana
Tüm canlılar üzerinde
Gel yanıma uzan bebeğim
Bu bir emirdir!
Crack verin bana ve anal seks
Sökün kalan tek ağacı
Dikin kültürünüzdeki çukura
Geri verin Berlin duvarını
Geri verin Stalin’i ve Aziz Paul’ü
Geleceği gördüm kardeşim
Gelecek katliam...
Bir çığ gibi büyüyecek olaylar dört bir yanda
Kalmayacak artık ölçüsü hiçbir şeyin
Dünyayı saran tipi
Eşiği aştı ve tersyüz etti
Ruhların düzenini
Tövbe et, tövbe et dediklerinde
Anlamadım ne demek istediklerini
Rüzgardan öğrenemezsin kim olduğumu
Bilemezsin, bilemedin
Ben o küçük Yahudiyim
İncil’i yazan
Gördüm yükselişini ve düşüşünü milletlerin
Hikayelerini dinledim, hepsinin hikayelerini
Sadece sevgi ayakta tutar herşeyi
Bendenize öyle söylendi
Açık söyle, hiç acıma:
Bitti, yok daha ötesi
Dönmüyor artık feleğin çarkı
Şeytanın ürünleri hasat ettiğini hissediyorsun
Hazırlan geleceğe:
Gelecek katliam...
Bozulacak kanunu Kadim Batı’nın
İnfilak edecek özel hayatınız birdenbire
Hayaletler gelecek
Sokaklar alev alacak
Ve dans edecek beyaz adam
Bir kadın göreceksiniz ayaklarından asılmış
Elbisesi örtmüş çehresini
Ve boktan küçük şairler çıkacak ortaya
Charles Manson taklitleri
Ve dans edecek beyaz adam
Geri verin Berlin duvarını
Geri verin Stalin’i ve Aziz Paul’ü
Geri verin İsa’yı
ya da Hiroşima’yı
Katledin şimdi bir cenini daha
Çocukları sevmeyiz ki zaten
Geleceği gördüm bebeğim:
Gelecek katliam...
Tövbe et, tövbe et dediklerinde
Anlamadım ne demek istediklerini…
leonard cohen- the future lyrics
tarkovski
IVAN' IN ÇOCUKLUĞU;12 yaşındaki Ivan, 2. Dünya Savaşı’nda Alman mevzilerine sızarak oradan aldığı askeri bilgileri Sovyet cephesine bildiren bir casustur. Küçük yaşta ailesini Almanların öldürmesi ve yaşadıkları, onun intikam alma duygusunu öylesine körükler ki, bu onun yaşama amacı olmuştur. Filmin düşsel ağırlıklı anlatımı, yönetmenin iç dünyasına bir yolculuk niteliğindedir. Tarkovski’ nin ilk filmi olan IVAN’ IN ÇOCUKLUĞU, yönetmenin diğer filmlerindeki felsefi dokuyu taşımaması ve imgelerin doğrudan kullanılması bakımından ayrı tutulabilir.
ANDREI RUBLEV,O güne kadar hayatını manastırın duvarları arasında dini ikon resimleri yaparak geçirmiş olan Andrei Rublev’ i uzak bir şehirden ünlü bir ikon ressamı, yanında çalışmak üzere çağırır. Andrei manastırdan yola çıktıktan sonra, yolda ve daha sonrasında son derece acımasız olan gerçek hayatla karşı karşıya gelir. İyilik düşüncesiyle somut gerçekliğin bağdaştırılabilirliğine duyduğu inancı gün geçtikçe yitirmeye başlayan Andrey, sonunda her şeye karşın başlangıç noktasına; sevgi, merhamet ve kardeşlik fikrine geri dönecektir. Artık acı çeken bir halkın özlem dolu umudunu içinde barındıran bu görüşlerin doğruluğunu bizzat kendi benliğinde hissetmiştir.
SOLARIS, Chris, Solaris gezegeninin üzerine kurulmuş olan bir istasyonda gelişen, açıklanamayan olaylar hakkında merkeze rapor vermek üzere, oraya yollanan bir bilim adamıdır. Ama Solaris gezegenine yapılan uzay yolculuğu ve bu gezegenin okyanusu üzerinde geçen zaman, aslında bir insan beyninin derinliklerine ulaşan analizin yansımasıdır. Okyanus, kendi üzerinde çalışan görevlilerin belleklerinde geriye itilmiş kişilikleri cisimleştirerek karşılarına getirir. Stanislaw Lem'in aynı adlı romanından yola çıkarak Tarkovski'nin ürettiği bu film, son kırk yıl içinde bu tarzda yapılan en iyi filmler arasında sayılabilir.
AYNA, Andrey Tarkovski'nin Ayna adlı filmi, yönetmenin çocukluğundan ve yetişkinliğinden kırıntılara odaklanan, parçalanmış görüntüler dizisi sunar. Bir çocuğun savaş zamanı yaşadığı sürgün, bir annenin politik terörden dolayı yaşadıkları, bir evliliğin bozulması ve kır evindeki yaşam. Bunların arasına yavaş çekim rüya görüntüleri (bir kadının kahverengi saçlarında ve su görüntülerinde ağır ağır geçen zaman) ve korkunç haber filmleri serpiştirilmiştir. “İzlenmesi zorunlu bir giriş filmi” olarak tanımlanan AYNA; yönetmenin, aralarında “SOLARİS” ve “NOSTALGHİA” nında bulunduğu diğer parlak yapıtları için ipuçları sunan bir bilmecedir. Hiç Hollywood tarzı olmayan bir sanatı izleyecek kadar sabırlı izleyiciler için bu film, zamana ve anılara yapılan baştan çıkarıcı bir yolculuktur.
STALKER, Stalker (İz sürücü), insanları ücret karşılığında meteor düşen yasak bir “bölge” ye götüren bir kılavuzdur. Film, hayatında sık sık umutsuzluk anları yaşayan, karısı ve kızına iyi bakmaktan başka bir amacı kalmayan Stalker’dan, onun gibi umut ve hayallerini kaybetmiş ve bunları “bölge” de bulabileceğine inanan bir yazar ve bir bilim adamının “bölge” de yaşadıklarını anlatıyor. Tarkovski, kendiliğinden oluştuğunu söylediği derin atmosfer, uzun planlara sahip kurgu ve etkileyici görüntüleriyle uzun süre unutamayacağımız bir film sunuyor.
NOSTALGHİA, Rus bir şair olan Gorçakov, köle Rus besteci Pavel Sosnovski hakkında belge toplamak için İtalya’ ya gelir. Amacı, bestecinin yaşamını konu alan bir opera metni yazmaktır. Film ilerledikçe Gorçakov’ un yazgısı, araştırmasını yaptığı bestecinin yaşamına benzemeye başlar. Ama kahramanımızın acıyla yoğrulmuş aklı salt bireysel bir kurtuluş peşinde değildir: çağdaş uygarlığın çılgınlığından ve acımasızlığından insanlığı genel olarak kurtarmaktır hedefi. Nostalji, bu bakımdan Tarkovski’ nin hayata ve birey-toplum ilişkisine bakışını başarılı bir şekilde ortaya koyduğu filmdir.
KURBAN, Kurban”, kanserli bir adamın, çektiği acılardan ancak bir kurban vererek kurtulabilen Alexander’ ın, başından geçenleri konu alıyor. Tarkovski, bu filmde bireyin kendi hayatıyla hesaplaşmasını, kendisini bir başkası için ya da bir dava uğruna feda edebilmesi temelinde tartışır. "Kurban", kişisel ve tarihi perspektiflerden dünyaya dair düşünsel ve duygusal yansıtmalar dahil, Tarkovski'nin film kariyerinde ele aldığı tüm konuların, temaların çoğunu topladığı 'son' filmidir.
Zevk, acı ve arkadaşlık ( Epikür'ün gözünden..)
Yunanlı filozof Epikür'e göre zevk, esenlikli bir hayatın hem başlangıcı hem amacıydı. Mutluluğun garantisi, bilgeliğin en önemli aracı da arkadaşlık.
Nasıl yaşamalı? Zevk için, zevk içinde, zevkle, zevkli yaşamalı. Zevk deyince, şehvet peşinde koşmak, sefahat veya aldırmazlıkla, duyarsızlıkla sefa sürmek akla gelebilir. Veya zevk, en leziz yemekleri yiyip yiyip yeniden yemek için kusmak gibi aşırılıklarla ilişkilendirilebilir. Buna karşılık, acı deyince aklımıza hemen işkencenin en ıstıraplısı gelmese de, onu da fiziksel ve zihinsel diye ikiye böleriz.
Oysa zevk de acı da beyinde yaşanır. Duyu organlarının maruz kaldığı acıyla, sevilenin yitiminde zihinde çöreklenen acı elbette ayrı tutulabilir ama tensel acının tinsel acıya, tinsel acının tensel acıya dönüşmesinin çok örneği var. Aynı şekilde tensel zevk tinsel zevki, tinsel zevk tensel zevki hazırlar.
Acıdan kaçar zevke yöneliriz. Epikür 2 bin 300 küsur yıl önce bu argümanı, felsefesinin temeli yapmıştı. "Zevk, sevinçli bir yaşamın ta kendisidir" diyordu, "her seçimin, her kaçınmanın başlangıcıdır, her iyi ona göre ölçülür". O zamanlar saz âşıklarının yanında bir de bilgelik (sophia) âşıkları (philia), yani filozoflar vardı. Epikür de bunlardan biriydi.
Atinalıların asker verme, garnizonluk yapma karşılığında yerleşim hakkı tanıdığı ailelerden birinin çocuğu olarak Sisam'da İÖ'de doğdu. Epikür kargaşa dolu bir çağın tanığı oldu. Büyük İskender Mısır'ı, Pers topraklarını, Yunanistan'ı zaptetmiş, Atina kent devletini (polis) buyruğu altına almış, Yunan kültürünü Afganistan'a dek duyurmuştu. Polis terk edilmekte, yerine cosmopolis, dünya yurttaşlığı doğmaktaydı. Bilmeye ve varlığa dair geleneksel sorular, yerlerini, iyi bir yaşam nedir ve buna nasıl erişilir sorularına bırakmıştı.
Epikür böyle bir çağda, Platoncu filozof kral veya Aristo gibi kral filozofu olmak yerine evinin bahçesini insanlara açtı. Bahçede toplandılar, sohbet edip tartıştılar. "Bahçe filozofları" diye ünlendiler. Komünal bir örgütlenme kurmadılar, tezlerini benimsemeyenleri dışlamadılar, köle özgür, kadın erkek ayrımı yapmadılar. Aralarında hetiara Leontion da vardı (hetira, Antik Yunan'da entelektüel konsomatris demek). Ünlü kadın filozoflardan Themista da, bahçe âşıklarından biriydi. Dönemin Yunan felsefe okulları otoriter tarikatlara dönüşürken bahçe filozoflarının tartışmaları Yunancanın konuşulduğu her yere yayıldı. Roma'nın bir Akdeniz imparatorluğu olmasıyla, Roma'da da kuvvetli bir yankı buldu.
Bununla birlikte köleci Yunanistan'da ve Roma'da köleyi özgürle, kadını erkekle eş tutmak, politikaya dudak bükmek, üstüne üstlük zevki ilkeleştirmek şimşekleri hep üzerilerine çekti. Epikür'ün yaşamı sürgünlerle geçti. Sisam'dan Değirmendere'ye, Sığacık'a oradan Midilli'ye, Lapseki'ye, Atina'ya taşındı durdu. Hep bekâr kaldı, hiç çocuğu olmadı. Zevk filozofu, idrar yolu acıları içinde İÖ 270'te dizanteriden öldü.
Arkadaşlık
Peki zevk, erdemle çatışmaz mı? Zevk "bencilik", erdem "elcilik" değil midir? Ceza ve ödül zıtlığını düşünün. Cezalandırılmayayım diye ihanet edene veya ödül peşinde koşarken elindekini esirgeyip paylaşmayana erdemsizlik yükleriz. Fedakârlık, bağımsızlık erdem çıkarcılık, bağımlılık erdemsizlik değil midir? Öyleyse, kendine yeterlik ile arkadaşlık zıtlaşmaz mı?
Epikür, "Mutluluğu bütün yaşam boyunca güvenceleyecek, bilgeliğin sahip olduğu en önemli araç arkadaşlıktır. Arkadaşlık, mutluluğu tanıyalım diye bizi harekete geçirmek için etrafımızda dans ediyor" diyordu. Epikür'ün bu paradokslara verdiği yanıt, zevki yorumlayışına bağlıdır.
Ona göre "zevkten yoksun olduğumuzda zevki ararız ama acı duymuyorsak zevke de ihtiyaç duymayız". Uykusuzluk, açlık ve susuzluk doğal ve zorunlu ihtiyaçlardır örneğin susuzken suyu arzularız, giderince arzulamayız. Epikür'e göre işte bu doygunluğun kendisi de zevklidir. Acı yokluğu zevki, dertsizlik zevki, fiziksel ve zihinsel dinginlik (ataraxia). Peşinden koşulacak zevk budur. Dolayısıyladır ki zevk, esenlikli bir yaşamın hem başlangıcı hem de amacıdır.
Zevk, arzunun tatmininden oluşur acı, arzunun hüsranından. "Bırakın" diyor, "zorunlu olmayan öyle kalsın zorunlu olmayanı ihtiyaç haline getirmeyin". Kendine yeterliğin ve özgürlüğün koşulu budur ona göre. Güç, servet, ün ve benzeri arzular ise beyhudedir çünkü bunların bir ölçüsü yoktur, dolayısıyla tatmin edilemezler. Ne doğal ne zorunludurlar sürekli daha fazlasını arzulatır dolayısıyla sürekli acı yaratırlar.
Öyleyse arkadaşlıkla zevk nasıl bağlantılanabilir? Öncelikle, Epikür'e göre arkadaşlık yarar ve yardıma dayalıdır. Arkadaşa yararlı olmalı, arkadaş yararlı olmalıdır. "Yalnızlık, yalıtılmışlık, teklik toplumun boş inançlarıdır" diyor Epikür. Bir yanda yukarıdaki anlamda kendine yeterlik, özgürlük arkadaşlığın koşuludur ama aynı zamanda kişi "ancak arkadaşlıkta kendine yeterliğe ulaşılabilir". Böyle bir arkadaşlığın zevkini canlandırmak için işe yarar görünen Japonca bir sözcük var: "Amae."
Amae
Japon psikanalist Takeo Doi, Japoncadaki amae sözcüğünün, bebeğin her canı isteyişinde annesinin memesine sarılmak, müsamahakârca kucaklanmak ve anneyle bir olmak isteyişine göndermede bulunduğunu söylüyor. Ona göre bu duygu, mahcubiyet, sıkılma, utanç duymaksızın, kendini başka bir insana bırakabilme, keyfince ona yakınlaşabilme, sırf siz olduğunuz için kabul görme anlamında yetişkinlikte de sürüyor. Doi'nin anlattığına göre, sözcüğün kökeni, amaeru fiili sevilmeyi ummak anlamına geliyor. Sevgilinin "başını göğsüme yasla" deyişindeki gibi veya misafirliğe gittiğinizde, sizden hiçbir şey beklemeden her türlü ağırlamayı yapan Anadolu konukseverliğindeki gibi kişinin rahatlamasına, gevşemesine hatta şımarmasına izin veren duygusal güvence beklentisini anlatıyor. Türkçede de Batı dillerinde de benzer bir sözcük yok ama Doi, Kore ve Ainu dillerinde eşdeğerinin bulunduğunu söylüyor.
Ayrılıkta birlik sevinçtir. Böyle bir candanlık, aile içerisinde veya aynı değer yargılarını paylaşan grup içerisinde görülse de, Epikür'ün beklediği tek şey sözünde durmak. Güven arkadaşlığın özündedir kişi gerektiğinde ölümü göze almalıdır. Ama bu, kendini başkasında bağlamak, başkasının iradesine tabi kılmak, kendini nesneleştirmektir. Risklidir, ihanete uğranabilir, suistimal edilebilir, ki Epikür'e göre acıların en büyüğü budur. Birlikte ayrılık acıdır. İşte bu acının giderilmesi, güvenin sürekli tazelenmesi zevklidir. Böylece erdem zevkin, zevk erdemin kurucusu olur. "Ancak arkadaşlıkta kendine yeterliğe ulaşılabilir çünkü sadece arkadaşlıkta, acının, yaşamın zevkine karşı olduğu argümanı yalanlanır."
Epikür'ü anlamak için kısaca Aristo'nun arkadaşlık görüşüne göz atmak ilginç olabilir. Aristo'ya göre de arkadaşlık en büyük mutluluktur. Ama kişi, kendinden yola çıkarak sever başkasını. Başkasını sevmek Aristo'ya göre, kendini başkasında sevmektir. Nasıl lir ustası ustalığını çalarak sergilerse, bir erdem olarak cömertlik cömert davranışı gerektirirse, akılla oluşturulan erdem de dışavurulmak zorundadır. Ustayı ancak usta olanın layıkıyla anlayabilmesi gibi, bilge de kendi benzerini arar. Arkadaşın, kendine yeterli, özgür bireye yararı budur. Dolayısıyla, kendini sevmenin ne kadar başkasını sevme olacağı, benzerlik derecesiyle ilişkilidir.
İkisi de yüceltir arkadaşlığı ama Aristo'da arkadaşlık, erdemin hayata geçirilmesidir. Epikür'de ise erdem de zevk de arkadaşlıkla doğar. Aristo kadınla erkeğin arkadaşlığına inanmaz Epikür savunur.
Dünyada çok az arkadaşlık var, öyleyse çok az zevk var.
Kaynak: http://www.kesfetmekicinbak.com/
Nasıl yaşamalı? Zevk için, zevk içinde, zevkle, zevkli yaşamalı. Zevk deyince, şehvet peşinde koşmak, sefahat veya aldırmazlıkla, duyarsızlıkla sefa sürmek akla gelebilir. Veya zevk, en leziz yemekleri yiyip yiyip yeniden yemek için kusmak gibi aşırılıklarla ilişkilendirilebilir. Buna karşılık, acı deyince aklımıza hemen işkencenin en ıstıraplısı gelmese de, onu da fiziksel ve zihinsel diye ikiye böleriz.
Oysa zevk de acı da beyinde yaşanır. Duyu organlarının maruz kaldığı acıyla, sevilenin yitiminde zihinde çöreklenen acı elbette ayrı tutulabilir ama tensel acının tinsel acıya, tinsel acının tensel acıya dönüşmesinin çok örneği var. Aynı şekilde tensel zevk tinsel zevki, tinsel zevk tensel zevki hazırlar.
Acıdan kaçar zevke yöneliriz. Epikür 2 bin 300 küsur yıl önce bu argümanı, felsefesinin temeli yapmıştı. "Zevk, sevinçli bir yaşamın ta kendisidir" diyordu, "her seçimin, her kaçınmanın başlangıcıdır, her iyi ona göre ölçülür". O zamanlar saz âşıklarının yanında bir de bilgelik (sophia) âşıkları (philia), yani filozoflar vardı. Epikür de bunlardan biriydi.
Atinalıların asker verme, garnizonluk yapma karşılığında yerleşim hakkı tanıdığı ailelerden birinin çocuğu olarak Sisam'da İÖ'de doğdu. Epikür kargaşa dolu bir çağın tanığı oldu. Büyük İskender Mısır'ı, Pers topraklarını, Yunanistan'ı zaptetmiş, Atina kent devletini (polis) buyruğu altına almış, Yunan kültürünü Afganistan'a dek duyurmuştu. Polis terk edilmekte, yerine cosmopolis, dünya yurttaşlığı doğmaktaydı. Bilmeye ve varlığa dair geleneksel sorular, yerlerini, iyi bir yaşam nedir ve buna nasıl erişilir sorularına bırakmıştı.
Epikür böyle bir çağda, Platoncu filozof kral veya Aristo gibi kral filozofu olmak yerine evinin bahçesini insanlara açtı. Bahçede toplandılar, sohbet edip tartıştılar. "Bahçe filozofları" diye ünlendiler. Komünal bir örgütlenme kurmadılar, tezlerini benimsemeyenleri dışlamadılar, köle özgür, kadın erkek ayrımı yapmadılar. Aralarında hetiara Leontion da vardı (hetira, Antik Yunan'da entelektüel konsomatris demek). Ünlü kadın filozoflardan Themista da, bahçe âşıklarından biriydi. Dönemin Yunan felsefe okulları otoriter tarikatlara dönüşürken bahçe filozoflarının tartışmaları Yunancanın konuşulduğu her yere yayıldı. Roma'nın bir Akdeniz imparatorluğu olmasıyla, Roma'da da kuvvetli bir yankı buldu.
Bununla birlikte köleci Yunanistan'da ve Roma'da köleyi özgürle, kadını erkekle eş tutmak, politikaya dudak bükmek, üstüne üstlük zevki ilkeleştirmek şimşekleri hep üzerilerine çekti. Epikür'ün yaşamı sürgünlerle geçti. Sisam'dan Değirmendere'ye, Sığacık'a oradan Midilli'ye, Lapseki'ye, Atina'ya taşındı durdu. Hep bekâr kaldı, hiç çocuğu olmadı. Zevk filozofu, idrar yolu acıları içinde İÖ 270'te dizanteriden öldü.
Arkadaşlık
Peki zevk, erdemle çatışmaz mı? Zevk "bencilik", erdem "elcilik" değil midir? Ceza ve ödül zıtlığını düşünün. Cezalandırılmayayım diye ihanet edene veya ödül peşinde koşarken elindekini esirgeyip paylaşmayana erdemsizlik yükleriz. Fedakârlık, bağımsızlık erdem çıkarcılık, bağımlılık erdemsizlik değil midir? Öyleyse, kendine yeterlik ile arkadaşlık zıtlaşmaz mı?
Epikür, "Mutluluğu bütün yaşam boyunca güvenceleyecek, bilgeliğin sahip olduğu en önemli araç arkadaşlıktır. Arkadaşlık, mutluluğu tanıyalım diye bizi harekete geçirmek için etrafımızda dans ediyor" diyordu. Epikür'ün bu paradokslara verdiği yanıt, zevki yorumlayışına bağlıdır.
Ona göre "zevkten yoksun olduğumuzda zevki ararız ama acı duymuyorsak zevke de ihtiyaç duymayız". Uykusuzluk, açlık ve susuzluk doğal ve zorunlu ihtiyaçlardır örneğin susuzken suyu arzularız, giderince arzulamayız. Epikür'e göre işte bu doygunluğun kendisi de zevklidir. Acı yokluğu zevki, dertsizlik zevki, fiziksel ve zihinsel dinginlik (ataraxia). Peşinden koşulacak zevk budur. Dolayısıyladır ki zevk, esenlikli bir yaşamın hem başlangıcı hem de amacıdır.
Zevk, arzunun tatmininden oluşur acı, arzunun hüsranından. "Bırakın" diyor, "zorunlu olmayan öyle kalsın zorunlu olmayanı ihtiyaç haline getirmeyin". Kendine yeterliğin ve özgürlüğün koşulu budur ona göre. Güç, servet, ün ve benzeri arzular ise beyhudedir çünkü bunların bir ölçüsü yoktur, dolayısıyla tatmin edilemezler. Ne doğal ne zorunludurlar sürekli daha fazlasını arzulatır dolayısıyla sürekli acı yaratırlar.
Öyleyse arkadaşlıkla zevk nasıl bağlantılanabilir? Öncelikle, Epikür'e göre arkadaşlık yarar ve yardıma dayalıdır. Arkadaşa yararlı olmalı, arkadaş yararlı olmalıdır. "Yalnızlık, yalıtılmışlık, teklik toplumun boş inançlarıdır" diyor Epikür. Bir yanda yukarıdaki anlamda kendine yeterlik, özgürlük arkadaşlığın koşuludur ama aynı zamanda kişi "ancak arkadaşlıkta kendine yeterliğe ulaşılabilir". Böyle bir arkadaşlığın zevkini canlandırmak için işe yarar görünen Japonca bir sözcük var: "Amae."
Amae
Japon psikanalist Takeo Doi, Japoncadaki amae sözcüğünün, bebeğin her canı isteyişinde annesinin memesine sarılmak, müsamahakârca kucaklanmak ve anneyle bir olmak isteyişine göndermede bulunduğunu söylüyor. Ona göre bu duygu, mahcubiyet, sıkılma, utanç duymaksızın, kendini başka bir insana bırakabilme, keyfince ona yakınlaşabilme, sırf siz olduğunuz için kabul görme anlamında yetişkinlikte de sürüyor. Doi'nin anlattığına göre, sözcüğün kökeni, amaeru fiili sevilmeyi ummak anlamına geliyor. Sevgilinin "başını göğsüme yasla" deyişindeki gibi veya misafirliğe gittiğinizde, sizden hiçbir şey beklemeden her türlü ağırlamayı yapan Anadolu konukseverliğindeki gibi kişinin rahatlamasına, gevşemesine hatta şımarmasına izin veren duygusal güvence beklentisini anlatıyor. Türkçede de Batı dillerinde de benzer bir sözcük yok ama Doi, Kore ve Ainu dillerinde eşdeğerinin bulunduğunu söylüyor.
Ayrılıkta birlik sevinçtir. Böyle bir candanlık, aile içerisinde veya aynı değer yargılarını paylaşan grup içerisinde görülse de, Epikür'ün beklediği tek şey sözünde durmak. Güven arkadaşlığın özündedir kişi gerektiğinde ölümü göze almalıdır. Ama bu, kendini başkasında bağlamak, başkasının iradesine tabi kılmak, kendini nesneleştirmektir. Risklidir, ihanete uğranabilir, suistimal edilebilir, ki Epikür'e göre acıların en büyüğü budur. Birlikte ayrılık acıdır. İşte bu acının giderilmesi, güvenin sürekli tazelenmesi zevklidir. Böylece erdem zevkin, zevk erdemin kurucusu olur. "Ancak arkadaşlıkta kendine yeterliğe ulaşılabilir çünkü sadece arkadaşlıkta, acının, yaşamın zevkine karşı olduğu argümanı yalanlanır."
Epikür'ü anlamak için kısaca Aristo'nun arkadaşlık görüşüne göz atmak ilginç olabilir. Aristo'ya göre de arkadaşlık en büyük mutluluktur. Ama kişi, kendinden yola çıkarak sever başkasını. Başkasını sevmek Aristo'ya göre, kendini başkasında sevmektir. Nasıl lir ustası ustalığını çalarak sergilerse, bir erdem olarak cömertlik cömert davranışı gerektirirse, akılla oluşturulan erdem de dışavurulmak zorundadır. Ustayı ancak usta olanın layıkıyla anlayabilmesi gibi, bilge de kendi benzerini arar. Arkadaşın, kendine yeterli, özgür bireye yararı budur. Dolayısıyla, kendini sevmenin ne kadar başkasını sevme olacağı, benzerlik derecesiyle ilişkilidir.
İkisi de yüceltir arkadaşlığı ama Aristo'da arkadaşlık, erdemin hayata geçirilmesidir. Epikür'de ise erdem de zevk de arkadaşlıkla doğar. Aristo kadınla erkeğin arkadaşlığına inanmaz Epikür savunur.
Dünyada çok az arkadaşlık var, öyleyse çok az zevk var.
Kaynak: http://www.kesfetmekicinbak.com/
5 Ocak 2009 Pazartesi
X
Bir kız ve bir delikanlı,bir motorsikletin üzerinde (180 km )hızla gidiyorlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor;
Kız : Lütfen yavaşla,ben korkuyorum
Delikanlı : Hayır,bak ne kadar eğlenceli
Kız : Lütfen,lütfen,çok korkuyorum
Delikanlı : Peki,beni sevdiğini söyle
Kız : Seni çok seviyorum,lütfen yavaşla
Delikanlı : Şimdi de bana sıkıca sarıl
Kız delikanlıya sıkıca sarılır
Delikanlı : Şapkamı alıp,kendine takar mısın? Başımı çok sıktı.
Ertesi gün gazetelerde şöyle bir haber çıktı: Motorsiklet kazası; Motorsiklet,fren arızası nedeniyle,bir binaya çarptı.Üzerindeki 2 kişiden sadece biri kurtuldu.Gerçek ise şöyleydi;Yolun yarısında,delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu kıza belli etmek istememişti.Bunun yerine,kızdan kendisini sevdiğini söylemesini istemiş ve kendisine son defa sarılmasını istemişti.Sonra da kendi ölümü pahasına,kızın başlığı takmasını ve hayatta kalmasını sağlamıştı.
Kız : Lütfen yavaşla,ben korkuyorum
Delikanlı : Hayır,bak ne kadar eğlenceli
Kız : Lütfen,lütfen,çok korkuyorum
Delikanlı : Peki,beni sevdiğini söyle
Kız : Seni çok seviyorum,lütfen yavaşla
Delikanlı : Şimdi de bana sıkıca sarıl
Kız delikanlıya sıkıca sarılır
Delikanlı : Şapkamı alıp,kendine takar mısın? Başımı çok sıktı.
Ertesi gün gazetelerde şöyle bir haber çıktı: Motorsiklet kazası; Motorsiklet,fren arızası nedeniyle,bir binaya çarptı.Üzerindeki 2 kişiden sadece biri kurtuldu.Gerçek ise şöyleydi;Yolun yarısında,delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu kıza belli etmek istememişti.Bunun yerine,kızdan kendisini sevdiğini söylemesini istemiş ve kendisine son defa sarılmasını istemişti.Sonra da kendi ölümü pahasına,kızın başlığı takmasını ve hayatta kalmasını sağlamıştı.
HORAS
Quintus Horatius Flaccus, İsa'dan önce 65'te Apulia'nın küçük bir şehri olan Venusia'da doğmuştur. Babası fazla serveti olmayan bir azatlı idi. İtinalı bir tahsil gördü. Roma'ya, Atina'ya gitti. Brutus ordusunda askerlik yaptı. Tekrar Roma'ya gelerek, küçük memurluk işleri gördü, ve kendi söylediğine göre fakirlikten gelen cür'etin sevkiyle satirik şiirler yazmaya başladı. 37 'de Virjil ve Varius tarafından Mecenas'a takdim edilerek bu devlet adamına karşı samimi bir sevgi gösterdi ve kendisine Tibur'da oturacak yer verildi. Oktavius ile dost olarak kibar ve kültürlü Roma sosyetesine karıştı. Eserlerinin pek çoğunu bu zamanda yazdı. İsa'dan önce 8'de öldü.
Horas'ın şiirleri dört kitap ''Od''lar ve bir kitap '' Epod ''lar ile iki kitap '' Satirler ve Mektuplar '' dan ibarettir.Mektupları arasında son yazdıkları, bunlardan bilhassa '' Şiir Sanatı'' ( Ars Poetica) adını alan, en meşhuru ve değerlisidir. Horas burada şiirin yüksek değer ve gayesini, şairlik için yetenekle birlikte geniş bir kültür ve çalışmanın lüzumunu ve bu vasıfları taşımayan kötü şairlere olan nefretini anlatmaktadır. Didaktik şiirlerinde sevimli bir Epikür ahlakı telkin eder. Lirik şiirlerinde, coşkun ve engin bir şair olmaktan ziyade, özellikle küçük ve değişik konuları işleyen, zarif, ahenkli, toplu ve mükemmel bir sanatkârdır.
AUGUSTUS'A KASİDE
Savaşları ve mağlup şehirleri şakımak istiyordum; fakat Phoebus sazıyla bana vurdu ve Tyrrheniya denizinde küçük gemimle yelken açmama müsade etmedi. Senin devrin, ey Sezar, tarlalarımıza bereketli mahsüller getirdi, partların mağrur abidelerinden sökülen sancakları Jupiter'e iade etti, savaşlar bitince Romulus'un yaptırdığı Janus Mabedini(1) kapattı, taşkın sefahate dizgin koydu, cinayetleri ortadan kaldırdı ve latin adını yücelten eski faziletleri canlandırdı, İtalya'nın kuvvetini yükseltti, günün battığı Hesperia'dan, doğduğu ülkelere kadar uzanan imparatorluğumuzun şan ve şerefini yeniden yaşattı.
Sezar bizim koruyucumuz bulundukça, yurtdaşların manasız anlaşmazlıkları rahatımızı bozmayacaktır, kılıçları bileyen ve talihsiz şehirleri birbirine düşman yapan zorbalık ve kızgınlık ise asla. Hayır, ne derin Tuna'nın suyunu içen halklar, ne Get'ler, ne Ser'ler ve hain pers'ler, ne de Tanais kıyılarında doğanlar, Sezar'ın kararlarını kırmayacaklardır.
Ve biz, çalışma ve bayram günlerinde, neşeli Bacchus'un lütufları içinde, önce tanrıları anarak, ayine göre, karılarımız ve çocuklarımızla birlikte, faziletli şefler olan atalarımızın adetlerine uyarak, Lidya flütlerine karışan mısralarla Troya'yı, Anchises'i ve lûtufkâr Venüs'ün oğlunu şakıyacağız.
(Kitap IV, Od XV)
(1) Romulus, İtalya'nın en eski kralı Janus adına bir mabet yaptırmıştı. Bunun kapıları Roma'nın barış dönemlerinde kapatılırdı.
Horas'ın şiirleri dört kitap ''Od''lar ve bir kitap '' Epod ''lar ile iki kitap '' Satirler ve Mektuplar '' dan ibarettir.Mektupları arasında son yazdıkları, bunlardan bilhassa '' Şiir Sanatı'' ( Ars Poetica) adını alan, en meşhuru ve değerlisidir. Horas burada şiirin yüksek değer ve gayesini, şairlik için yetenekle birlikte geniş bir kültür ve çalışmanın lüzumunu ve bu vasıfları taşımayan kötü şairlere olan nefretini anlatmaktadır. Didaktik şiirlerinde sevimli bir Epikür ahlakı telkin eder. Lirik şiirlerinde, coşkun ve engin bir şair olmaktan ziyade, özellikle küçük ve değişik konuları işleyen, zarif, ahenkli, toplu ve mükemmel bir sanatkârdır.
AUGUSTUS'A KASİDE
Savaşları ve mağlup şehirleri şakımak istiyordum; fakat Phoebus sazıyla bana vurdu ve Tyrrheniya denizinde küçük gemimle yelken açmama müsade etmedi. Senin devrin, ey Sezar, tarlalarımıza bereketli mahsüller getirdi, partların mağrur abidelerinden sökülen sancakları Jupiter'e iade etti, savaşlar bitince Romulus'un yaptırdığı Janus Mabedini(1) kapattı, taşkın sefahate dizgin koydu, cinayetleri ortadan kaldırdı ve latin adını yücelten eski faziletleri canlandırdı, İtalya'nın kuvvetini yükseltti, günün battığı Hesperia'dan, doğduğu ülkelere kadar uzanan imparatorluğumuzun şan ve şerefini yeniden yaşattı.
Sezar bizim koruyucumuz bulundukça, yurtdaşların manasız anlaşmazlıkları rahatımızı bozmayacaktır, kılıçları bileyen ve talihsiz şehirleri birbirine düşman yapan zorbalık ve kızgınlık ise asla. Hayır, ne derin Tuna'nın suyunu içen halklar, ne Get'ler, ne Ser'ler ve hain pers'ler, ne de Tanais kıyılarında doğanlar, Sezar'ın kararlarını kırmayacaklardır.
Ve biz, çalışma ve bayram günlerinde, neşeli Bacchus'un lütufları içinde, önce tanrıları anarak, ayine göre, karılarımız ve çocuklarımızla birlikte, faziletli şefler olan atalarımızın adetlerine uyarak, Lidya flütlerine karışan mısralarla Troya'yı, Anchises'i ve lûtufkâr Venüs'ün oğlunu şakıyacağız.
(Kitap IV, Od XV)
(1) Romulus, İtalya'nın en eski kralı Janus adına bir mabet yaptırmıştı. Bunun kapıları Roma'nın barış dönemlerinde kapatılırdı.
1 Ocak 2009 Perşembe
madam bovary
madam bovary'i yazarken münzevi bir çıldırı yaşayan Flaubert, başını kitabından kaldırıp mektup yazdığı nadir aralardan birinde, yazma sürecini bakınız şöyle anlatmış:
'' İşimi gözüdönmüş sapkın bir aşkla seviyorum.bir derviş karnını dalayan kıl gömleğini nasıl severse.kendimi çok fazla düzüşmüş bir adam gibi hissediyorum, aynı kendinden geçmişlik, aynı dermansızlık.. ''
'' İşimi gözüdönmüş sapkın bir aşkla seviyorum.bir derviş karnını dalayan kıl gömleğini nasıl severse.kendimi çok fazla düzüşmüş bir adam gibi hissediyorum, aynı kendinden geçmişlik, aynı dermansızlık.. ''
sen isterdin bu sonu
hiçbir sona değişmem
yuvarlandı geldi bariz
durdurmam hiç dur demem
ne güzel uzaklaşır herşey
uyurum nefesim biter
durdurmam bu sonda hiç korkmam ben
ne varsa bundan sonra var
olmaz geri dönmem
hep isterdin hep oldu bak
bu günden geriye dönmem
kopuyorum ah senin teninden
son güne kadar direnmişken
atıyorum ah seni içimden
ben desemde inanma
kaçıyorum ah senin elinden
son güne kadar esirinken
atıyorum ah seni içimden ben
desemde inanma
hiçbir sona değişmem
yuvarlandı geldi bariz
durdurmam hiç dur demem
ne güzel uzaklaşır herşey
uyurum nefesim biter
durdurmam bu sonda hiç korkmam ben
ne varsa bundan sonra var
olmaz geri dönmem
hep isterdin hep oldu bak
bu günden geriye dönmem
kopuyorum ah senin teninden
son güne kadar direnmişken
atıyorum ah seni içimden
ben desemde inanma
kaçıyorum ah senin elinden
son güne kadar esirinken
atıyorum ah seni içimden ben
desemde inanma
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



